25 Eylül 2020, Cuma
Home / Güncel Meseleler / Sebat ve Metanet Esası

Sebat ve Metanet Esası

3- SEBAT VE METANET ESASI

1- «Mesleğimizde, ihlâs-ı tâmmeden sonra en bü­yük esas, sebat ve metanettir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 248)

Sebat etmek hasletini kazanmak yolu:

2- «Meselâ, şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fâni umur­lara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada değme­yen birşeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli birşeye inat namına sebat eder. Ba­kar ki, bu kuv­vetli his böyle şeyler için veril­memiş onu onlara sarfet­mek, hik­met ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lü­zumsuz umur-u zâileye verme­yip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhrevi­yeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli se­bata inkılâb eder.» (Mektubat sh: 33)

3- «Acaba, Risale-i Nur şakirdlerindeki bu cehd ve kuvvetin, bu fe­ra­gat ve fedakârlığın ve bu derece sebat ve sadakatın sebebi nedir? diye bir sual soru­lursa, bu sualin cevabı muhakkak ki şu olacaktır: Risale-i Nur’daki cerh edilmez yüksek hakikatler, iman hizme­tinin yalnız ve yal­nız rızâ-yı İlâhî için yapılması ve Bediüzzaman Hazretlerinin âzamî ihlâ­sıdır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 165)

Hizmetin neticelerine kanaat etmemek sebatkârlığı za­yıflatır:

4- «Bu zamanda insanlar, ihsanını, muhtaçlara çok pahalı satarlar. Me­selâ: Benim gibi bir bîçareyi, sâlih veya veli zannedip, sonra bir ek­mek ve­rir ve mukabilinde makbul bir dua ister. Bu kadar fiat vermekten ise, bu ih­sanı istemiyorum, diye hediyelerin adem-i kabulüne bir sebeb gösterdiğim gibi; –Risale-i Nur’un has şakirdleri müstesna olarak– başka­ları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gös­terir.

Hem mukabilinde, dünyada, ehl-i velayet gibi nuranî neticeleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile manevî ihsan eder. Böylelerin bu nevi ihsanlarına karşı, istediği fiyata sahib olamadığım için mahcub olu­yorum.

Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri va­kit inkisar-ı hayale uğrar­lar, belki hizmette fütura dü­şerler. Gerçi umur-u uh­reviyede hırs ve kana­at­sizlik bir cihette makbuldür. Fakat mesle­ğimizde ve hizmeti­mizde, –bazı ârı­zalarla– inkisar-ı hayal cihetiyle, şükür yerine, meyusi­yetle şekvâ et­meye sebep olur belki de hizmet­ten vazge­çer. Onun için, mesleğimizde kanaat, daima şükrü ve me­taneti ve sebatı netice verdiği için, ihlâs dai­re­sinde, hiz­met noktasında çok hırs ve kanaatsizlik gös­terdiğimiz halde, neticele­rine ve seme­ratına karşı kana­atle mükellefiz.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 90)

Sebatkârlar, hareketsizleri hareketlendirir:

5- «Sizin faaliyetiniz ve sebatkârâne çalışma­nız, Risale-i Nur daire­si­nin zembereği hükmünde biz­leri ve çok yerleri harekete getiriyorsunuz. Allah sizden ebeden razı olsun. Bin âmin, âmin.» (Kastamonu Lâhikası sh: 105)

6- «Risale-i Nur Külliyatının mazhar olduğu İlâhî fü­tuhat, hep bu en­biya mesleğinde sebat kahra­manlığının şaheser misali ve harikulâde neti­cesidir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 14)

7- «Dalâlet cereyanlarının karşısında ehl-i iman feda­kârla­rından bü­yük bir şahs-ı mânevî meydana çı­ka­rarak, muhkem bir sedd-i Kur’ânî ve imanî tesis edip mü’minle­rin nokta-i istinadı ol­masıdır. İnandığı kudsî dâvâya gös­terdiği azim ve sebatla, mü’­minlerin kalblerini ihtizaza vere­rek, ruh­larda İslâmî aşk ve heyecanı uyandırmasıdır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 23)

8- «Aziz, sıddık kardeşlerim,

Sizin sebat ve metanetiniz, masonların ve münafık­ların bütün plân­larını akîm bırakı­yor.» (Şualar sh: 302)

9- «Evet, azim ve sebâtınız ve ihlâs ve ciddiye­tiniz, ehl-i dünyayı mağ­lûp etmiş ve ediyor. Yoksa, bir­ tek Tesettür Risalesiyle yüz yirmi adamı tev­kif edenleri, yüz otuz risaleyle birtek adamı tev­kif edemedikle­rinin se­bebi, ihlâsınız ve metanetinizdir, hükmedi­yor.» (Kastamonu Lâhi­kası sh: 143)

10- «Ey birader! Düşman hariçte olsa, insan silâh­sız o düş­manla ge­çi­nebilir. Fakat düşman kale içine girse ve gizlense, o va­kit o düşmana karşı silâhlanmak, zırh giy­mek ve gayet dikkat et­mek, hem pek ciddi se­bat et­mek lâzımdır. Ta ki hayat-ı ebedî­sini hafi dar­belerden kurta­rabil­sin.» (Nu­run İlk Kapısı sh: 143)

11- «Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedîyi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, âzamî fedakârlık ve âzamî sebat ve meta­net ve her­şeyden istiğna etmek lüzumu karşısında ben bir sünnet-i seniyye olan evlenmek âdetini terket­tim ki, tâ çok ha­ramlara girmeye­yim. Ve çok vaciple­ri ve farzları yapa­bileyim.» (Hanımlar Rehberi sh: 26)

Hizmette sebat etmeye teşvik ve sebatkârların ma­nevî dere­cesi:

12- «Hizmet-i Kur’âniyenin bir silsile-i kerameti ve o hizmet-i kudsiyenin etrafında izn-i İlâhî ile neza­ret eden ve himmet ve du­asıyla yar­dım eden Gavs-ı Âzamın bir nevi kerameti beyan edile­cek. Tâ ki, bu hiz­met-i kud­si­yede bulunanlar, ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat et­sin­ler.» (Lem’alar sh: 40)

13- «Madem İmam-ı Âzam gibi eâzım-ı müçte­hi­dîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed İbni Hanbel gibi bir mü­cahid-i ekbere, Kur’ân’ın birtek meselesi için ha­piste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, ke­mâl-i sa­bırla se­bat edip o meselelerde sü­kût et­memiş. Ve pek çok imam­lar ve al­lâmeler, sizlerden pek çok zi­yade azap verildiği halde, kemâl-i sabır içinde şükredip sarsıl­mamışlar. Elbette sizler, Kur’ân’ın müte­addit ha­ki­katleri için pek büyük sevab ve kazanç aldı­ğınız halde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcu­nuzdur.» (Lem’alar sh: 265)

14- «İns ve cin şeytanları az bir fiil ile büyük tahribat ve dehşetli mâ­nevî yangınlar yaparlar. Evet bütün fenalıklar ve günahlar ve şerlerin mâyesi ve esasları ademdir, tahriptir. Sureten vücudun altında, adem ve bozmak saklıdır. İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerirler bu noktaya is­tina­den gayet za­yıf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl-i hak ve hakikatı Cenâb-ı Hakkın dergâhına ilticaya ve kaçmaya her va­kit mecbur ettiğin­den, Kur’ân, onları himaye için büyük tahşidat yapar. Dok­san dokuz esmâ-i İlâhiyeyi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etme­lerine çok şiddetli emirler verir(Şualar sh: 258)

15- «Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkındaki malûmu­nuz muhavereyi tahattur ettim. Sonra sizi dü­şündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız za­manda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hal­lerden sarsıl­mayan bu sami­mî dindarlar ve ciddî Müslümanlar eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutup görünse, benim naza­rımda şimdi verdiğim ehemmi­yeti ve alâkayı pek az zi­ya­deleştirecek ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi ver­diğim kıymeti hiç noksan et­meye­cek diye karar verdim.» (Şualar sh: 307)

16- «Risale-i Nur‘un o zahmet çekenlere kazan­dır­dığı iman-ı tahkikî ve iman-ı tahkikî ile hüsn-ü hâ­time ve şirket-i mâneviye ile yüzer adam kadar a’mâl-i saliha o acı zahmeti tatlı bir rahmete çe­virdiğinden, bu iki neti­cenin fiyatı, sarsılmaz bir sadakat ve sebat­kâr­lıktır. Onun için, pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasârettir. Şakirdlerin dünya ile alâkası olma­yan veya pek az bulu­nanları için bu hapis daha hayır­lıdır, bir cihette hürriyet yeridir. Ve alâkası bulunan ve idaresi yerinde olanlara, sarf edilen para­ları muzaaf sa­daka­lara ve geçirilen ömür saatleri muzaaf ibadet­lere çevir­me­sinden, şekvâ yerine şükür etmeleri iktiza edi­yor. Ve fakir ve zaif kısmı ise, zaten hapsin haricinde onlara faidesiz sevab­lar, mes’uli­yetli meşakkat ver­diğin­den, bu hayırlı, çok sevablı, mes­’uliyetsiz ve arka­daşla­rının müte­kabil tesellileriyle hafif­le­şen meşakkat, onlar için medar-ı şükrandır.» (Şua­lar sh: 316)

17- «Mahkemede son söz olarak yüzlerine söyle­di­ğim bu cümle, “Mil­yonlar kahraman başlar feda olduk­ları bir kudsî hakikate ba­şımız dahi feda olsun” ile, bizim nihayete kadar sebat edeceğimizi dâvâ etmi­şiz. Bu dâvâ­dan vazgeçilmez. İçinizde vazge­çe­cek yok ümid ediyo­rum. Madem şimdiye kadar sab­retti­niz, “Daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi” diye ta­hammül ve sabrediniz.» (Şualar sh: 339)

18- «Bu defaki mektubunuzun verdiği şevk ve sü­rur ile derim ki: Ben, hizmet-i Kur’âniyedeki tam sa­dakat ve gayret ve sebat ve metanetinizi gör­dükten sonra tam bir istirahat-i kalb ile mevti ve eceli kabul eder, ar­kamda siz varsınız yeter diyerek dünyadan sü­rurla ve­daya hazırım.» (Kasta­monu Lâhikası sh: 32)

19- «Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müf­ritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve se­bat ve müfritane irtibat ve ihlâs lâ­zımdır. Onda te­rakki etmeliyiz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 89)

20- «Hem, yirmi senedenberi tahribkârâne eşedd-i zulüm al­tında o de­rece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sa­dakat kaybolmuş ki, ondan, belki de yirmiden birisine itimat edilmez. Bu acib hâlâta karşı çok fevkalâde se­bat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâ­zımdır; yoksa akîm kalır, za­rar verir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 90)

21- «Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli ma­razına karşı Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçla­rının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metîn, sarsılmaz, sebat­kâr, hâlis, sâdık, feda­kâr şakirdleri muka­vemet edebilir. Öy­leyse, herşeyden ev­vel onun daire­sine gir­meli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam iti­madla ona yapışmak lâzım ki, o acib has­talı­ğın tesirinden kurtulsun.» (Kastamonu Lâ­hikası sh: 105)

22- «Risale-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şakird­le­rine ka­zandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat ola­rak, o şakirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî ve sarsılmaz bir se­bat ister. Evet, Risale-i Nur on beş se­nede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, yirmi sene­de, yirmi bin zat tecrübele­riyle şehadet ederler.

Hem, iştirak-i a’mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şakirdine, herbir günde binler hâlis lisanlarla edilen mak­bul duaları ve bin­ler ehl-i salâhatin işledikleri a’­mâl-i sali­hanın misil sevablarını kazandırıp, herbir hakikî, sâ­dık ve sebatkâr şakirdini amelce binler adam hükmüne getir­di­ğine delil, kerametkârâne ve tak­dirkârâne İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü’nün üç ihba­rı ve ke­ramet-i gaybiye-i Gavs-ı Âzamdaki (K.S.) tahsin­kâ­râne ve teşvik­kârâne be­şareti ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın kuv­vetli işaretiyle o hâlis şakirdler, ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet ola­cakla­rına müj­desi pek kat’î isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat is­ter.» (Kastamonu Lâhi­kası sh: 122)

23- «Çok mühim ve mübarek kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın bize ver­dik­leri ehemmiyetli hadise-i taar­ru­ziye haberi bizi hayrete düşürdü. Ve Üstadımızın o za­manda endişelerinin ve heyecanının hikmetini an­ladık. Bir hiss-i kablelvukuyla mütemadiyen bizlere der idi: “Dikkat ediniz, se­bat ediniz! Münafıklar, taarruz plânı çeviriyor­lar” diye bizi ihtiyata sevk edi­yor, “Hem bir halt edemez­ler”» (Kastamonu Lâhikası sh: 126)

24- «Sizler, ara sıra, İhlâ’ıs ve İktisad Lem’alarını ve bazan Hücumat-ı Sitte Risalesini mâbeyninizde bera­ber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fev­kalâde se­bat ve metanet ve tesanüd ve ittifakınız, bu mem­le­kete me­dâr-ı iftihar olacak ve istikba­lini kurtara­cak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesa­nüdünüzü bozma­sın.» (Kastamonu Lâhikası sh: 223)

25- «Senin ağlamana ve ağlayan mektubuna işti­rak ettim.

Evet, sen de benim gibi, dünyayla iki cihetle alâ­kan kesiliyor. Hem öyle lâzım. Senin gibi Risale-i Nur’un bir fedaisi alâkası ol­mamalı ve alâka peyda et­memeli. Alâkalı olsa, fevkalâde bir se­bat, bir ihlâsın lü­zumu ile beraber, bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fe­da­kârlık edemez.

O havalinin kahramanları elhak müstesnadırlar. Alâkalar onları sars­mıyor. Fakat bazıları, Hüsrev gibi, Said gibi ve Âtıf ve emsali gibi bü­tün bütün alâkasız da bulun­mak lâzım.» (Kastamonu Lâhikası sh: 231)

26- «Isparta ve havalisindeki Risale-i Nur şakird­le­rinde fev­kalâde bir sadakat ve sebat ve uhuvvet ve ih­lâs ve kahramanlık var ki, bu acib za­man­da binler es­bab-ı fe­sad ve ifsad içinde vahdetlerini ve ittifaklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhafaza ediyorlar.

Bu kadar fırtınalı hadiseler içinde Risale-i Nur’u mu­attal bı­rakmadı­nız, söndürmediniz belki öyle parlat­tınız ki, bizi de ışık­landırıp gayrete getirdi­niz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 243)

27- «Bu şuhur-u selâse-i mübarekenizi tebrik edi­yo­ruz. Sizin kalem­le­rinizin yadigârları ve Risale-i Nur’dan ayrılmamak ve sebat etmek senetle­ri olan yazılarınızı ve dininizi dünyanın çok fevkinde tutmanıza işa­ret veren dünya sureti üstündeki çizgi­leri­nizi ve iman hizmetinde dai­ma sebat etmenize, vesi­kalar hükmündeki imzaları­nızı, kemâl-i memnu­niyetle aldık, kabul et­tik. Cenab-ı Hak sizlere, hazine-i rahme­tinden onla­rın huru­fatı ade­dince defter-i a’mâ­linize ha­seneler yazsın. Âmin.» (Kasta­monu Lâhika­sı sh: 246)

28- «Hasan Âtıf’ın mektubunda, cesur ve sebatkâr zâtlar­dan –ki “efe­ler” tâbir ediyor– bahis var. Biz, o ce­sur, sebatkâr yeni kardeşleri­mizi ruh u canla kabul edi­yo­ruz. Fakat Risale-i Nur da­iresine girenler, şahsî cesa­retle­rini kıymetleştirmek için, sarsıl­maz bir sebat ve metanete ve ihvanlarının tesanüdüne cidden çalış­maya sarfedip, o cam parçası hük­münde şahsî cesa­re­tini, hakikatperestlik sıddıkiyetindeki fedakârlık el­masına çevirmek ge­rek­tir.

Evet, mesleğimizde, ihlâs-ı tâmmeden sonra en bü­yük esas, sebat ve metanettir. Ve o metanet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuat var ki, öy­leler, her­biri yüze mukabil bu hizmet-i Nuriyede mu­vaffak olmuş âdi bir adam ve yirmi otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki velîlere te­fev­vuk etmişler var.» (Kastamonu Lâhikası sh: 248)

29- «İmam-ı Ali’nin üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur’dan ha­ber vermesine dairdir.

Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu tetkik etmiş, itiraz et­memişler. Yalnız demişler: “Bu yazılmamalıydı. Keramet sahibi, kerametini yaza-maz.”

Ben de onlara cevab verdim ki:

“Bu, benim değil, Risale-i Nur’un kerame­tidir. Risale-i Nur ise, Kur’ânın malıdır ve tef­siridir” dedim. Onlar sustular, demek kabul et­tiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazıl­masaydı daha münasibdi, fakat bu kadar hadsiz mu­arızlar ve çok kuvvetli ve kes­retli düşmanlar karşısında az ve fakir ve zayıf olan biz­lere kuvve-i mâneviye ve gaybî imdat ve teşcî ve sebat ve meta­net vermek için mecburi­yet‑i kat’iye oldu, ben de yazdım.» (Emirdağ Lâhi­kası-I sh: 13)

30- «Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i ma­işet meşga­lesi hen­gâmı ve şuhûr-u selâsenin çok se­vablı iba­det vakti ve zemin yüzün­deki fırtınaların si­lâhla de­ğil, dip­lomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu ci­hetle, gayet kuv­vetli bir metanet ve vazife-i nuriye-i kudsiyede bir sebat ol­mazsa, Risale‑i Nur’un hiz­meti zararına bir atâlet, bir fü­tur ve tevak­kuf baş­lar.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 43)

31- «Kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz ol­duğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakikat-i ihlâs ile, her­şeyin fevkinde ha­kaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle bin­ler adamı irşad etmek­ten daha ehemmiyetli görüyorum.

Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fev­kinde gördük­lerinden, sebat edip, o çekirdekler hük­münde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 75)

32- «Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebe­min kalbinde zerre ka­dar intikam emeli beslememesini ve on­lara mukabil Risale-i Nur’a sa­dakat ve sebatla ça­lışmalarını tavsiye ederim.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 81)

Sebat edip etmeme cihetinde kaderin imtihanı:

33- «İşte bu meselemizde elmaslar şişelerden, sıd­dık feda­kâr­lar müte­red­dit sebatsızlardan ve hâlis muhlisler, benlik ve men­faatini bırak-ma­yanlardan ay­rılmak için bu şiddetli imtihana gir­memizin iki sebebi var:

Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına do­ku­nan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalâde hiz­met-i diniye­dir. Zulm-ü beşer buna baktı.

İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesanüdle tam liyakat göstermediği­miz­den, kader dahi buna baktı.» (Şualar sh: 300)

Sebatkârları dağıtmak için münafıkların planları:

34- «O plânların en mühim bir esası, has, sebatkâr kardeş­lerimizi so­ğutmak, fütur vermek, mümkünse Risale-i Nur’dan vazgeçirmektir. Bu nok­tada o kadar acib yalanları ve desise­leri istimal ediyorlar ki, Is­parta ve ha­valisi, Gül ve Nur fabrikası­nın kahraman şakirdleri gibi, çelik ve de­mir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost suretinde hulûl edip, kor­kutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip ev­ham ve­riyor­lar.

“Aman, aman Said’e yanaşmayınız! Hükûmet tâ­kip ediyor” diye za­yıfları vazgeçirmeye çalışıyor­lar. Hattâ bazı genç talebe­lere, hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat ediyor­lar. Hattâ Ri­sale-i Nur er­kânla­rına karşı da, benim şahsımın kusurâ­tını, çü­rüklüğünü göste­rip, zahi­ren dindar ehl-i bid’a­dan bazı şöhretli zatları gös­terip, “Biz de Müslümanız, din yal­nız Said’in mesleğine mahsus değil” deyip, bize karşı perde altında cephe alan zındıklara ve anarşilik hesa­bına o safdil ehl-i diya­net ve hocaları âlet edip is­timal ediyorlar. İnşaallah bunların bu plânları da akîm kalacak.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 125)

35- «Mücmel bir mânevî ihtar ile bir meseleyi kalbe geldiği gibi be­yan edeceğim. Altı makamata giden ve ga­lebe eden müdafa­atın cevabı gelmiş ve bize teca­vüze çare bulamamışlar. Yalnız bir makamın, gizli bir iş’ar ile, benim fedakâr kardeşlerimi benden soğutmak ve şiddetli alâka­larını gev­şetmek planı var. Zaten çok­tan beri, beni ihanet­lerle ve iftira­larla ve tecrit­lerle, bu kudsî ve uhrevî ve imanî alâkayı bozmaya çalıştı­lar, muvaf­fak olamadılar. Şimdi Nurcuları ürkütmek, za­yıf bir damar bulup nazar­ları­nı başka tarafa çe­vir­meye bazı bahaneleri bu­luyorlar. İnşaallah, demir gibi metin Nurcuların kahramanane se­bat­ları ve ta­hammülleri ve mücahid-i ekber olan Nurun hakikat­leri, onun elinde birer elmas kılıç bu­lunan şakirdle­rin şahs-ı mânevîsinin pek harika fedakârlığı, onların bu plâ­nını da akîm bırakacak. Evet, Cennet ucuz ol­madığı gibi, Cehennem dahi lü­zumsuz değil. Sizlere tekrarla be­yan edil­miş: Eski zama­nın kahraman mücahidlerine nisbeten en az zahmet, ağır şerait ve bu zamanın şid­det-i ihti­yaç cihetiyle çok sevab kazanan, inşaallah halis Nur­culardır. Ve boş boşu­na, bâd-ı hevâ, belki günahlı, za­rarlı giden birkaç sene öm­rünü, böyle kudsî bir hiz­met-i imaniye ve Kur’âniyeye sarf eden ve onunla ebedî bir ömrü ka­zanan, Nur talebe­leridir. Ben, kendi his­seme düşen bütün bu hü­cumlarına karşı, pek çok zaafiyetimle be­raber taham­müle karar verdim. İnşaallah, kuvvetli, feda­kâr, genç, kahra­man kardeşle­rim benden geri kal­maz ve kaçmazlar ve ka­çanları da geri çevir­meye, şimdiye kadar çalıştıkları gibi çalışa­caklar.» (Tarihçe-i Hayat sh: 595)

36- «Sizin fevkalâde sebat ve ihlâsınızın galebesi ve o musibeti def’in­den sonra, ehl-i dünya cepheyi değiştirdi. Zendekanın desiseleriyle bu ha­valide bizlere karşı perde altında maddî ve manevî tahşidatı başla­mış. Ga­yet dikkatle ve şeytancasına, şakirdlerin hakikî kuvvetleri olan tesanüdü bozmağa çalışıyorlar. Sizlere risaleleri iade ettikleri halde, kurnazcasına dolaplar çevriliyor. Biz sizin bir şubeniz hükmünde oldu­ğumuz halde, bizi asıl ve merkez telakki ettiklerinden, daha ziyade desiseleri bize karşı istimal ediyorlar. Hâfız-ı Hakikî Cenab-ı Hak’tır. İnşâallah hiçbir zarar edemeyecekler. Fakat bu şuhur-u mübarekenin ey­yam ve leyali-i mübarekesinde hâlis dualarınız ile bize yardım ediniz. Birşey yok. Fakat mümkün oldukça ihtiyatlı ve dikkatli olunuz. Hazret-i Ali (Radıyallahü Anhü) ve Gavs-ı Geylanî (Kuddise Sırruhu) gibi kahramanların manevî teminatı قُلْ وَ لاَ تَخَفْ ve وَلاَ تَخْشَ hitabları, bize her vakit cesaret ve kuvve-i mânevî veriyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 152)

Düşmanların taarruzundan kurtulmak için hiz­metten çekil­mek daha zi­yade ezilmeye ve büyük mesuli­yete sebe­bi­yet verir:

37- «Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. “Bu musibetten kurtulmak için ne yapa­ca­ğız?” lisan-ı hâl ile dediniz. Be­nim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza ve­riniz. Çünkü, birbi­rinden ve Risale-i Nur’dan ve ben­den çe­kinmek ve inkâr et­mek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi ted­birle­ri yapanla­rın zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim, eğer bilseydim ki benden teberri et­mekle kurtu­lacaksınız, beni tah­kir ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek is­teyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor za’fı­nızdan, teberrîniz­den cesa­ret alır, daha ziyade ezer.» (Tarihçe-i Hayat sh: 431)

38- «Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak im­kânı bul­madık. Ben his­setmiştim, fakat çare yoktu. Bîçare mer­hum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâki kurtu­lamadılar. Demek bu musibette biz birbirimizden şekvâ et­mek hem haksız, hem mânâsız, hem za­rarlı, hem Risale-i Nur’dan bir nevi küsmektir. Sakın, sa­kın, has rükünlerin göster­dikleri faaliyeti bu musi­bete bir sebep görüp onlardan gücenmek ise, Risale-i Nur’dan çe­kilmek ve hakaik-i imani­yeyi öğ­renmeden pişman olmaktır. Bu ise, maddî mu­sibet­ten daha büyük bir mânevî musibettir.» (Şualar sh: 322)

39- «Kardeşlerim, madem bir kısmın mâhiyetleri bu tarzdır onlara, o kısma teslim olmak, bir nevi intihardır, İslâmiyetten pişman olmaktır, belki din­den insilâh etmek­tir. Çünkü o derece ilhadda taassub etmiş ki, bi­zim gibi­lerden yalnız teslimiyetle ve ta­sannu ile razı olmuyorlar. “Kal­bi­ni ve vicdanını bı­rak, yalnız dünyaya çalış” derler. İşte bu vaziyete karşı inayet-i Rabbâniyeye dayanıp me­tanet ve sabır ve te­vekkül ederek dört sandık Risale-i Nur eczaları o merkeze yetişip, kuv­vetli hakikat­lerle ga­lebe çalmasına dua etmekten başka çare yoktur. Biz birbi­rimiz­den çekinmekle ve gücenmekle ve Risale-i Nur’dan çekilmekle ve onlara teslim ve hattâ ilti­hak etmekle faide vermediği şimdiye kadar tec­rübe edildi. Hem hiç merak etmeyiniz. O Vekilin o farfaralı telâşı, zaa­fına ve tam kor­ku­suna delâlet eder. Tecavüze değil, belki tedâfüe mecbu­riyeti bildiri­yor.» (Şualar sh: 335)

40- «Vehham ve zarardan sakınmak için bizden uzaklaşan bazı dost­la­rın kuvve-i mâneviyelerini te’yid için ve hizmetimizden bazı maksadlarla çekilen ve maksadla­rının aksiyle tokat yiyenleri, çok misâl­lerden yedi kü­çük misâl ile gösterir ki siperini bırakıp ka­çanlar, daha ziyade yaralanır­lar.» (Mektubat sh: 506)

41- «Hem, ey kardeşlerim, çoğunuz askerlik et­miş­siniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsin­ler ki, en ziyade ya­rala­nanlar, siperini bıra­kıp kaçanlardır. En az yara alan­lar, siperinde sebat eden­lerdir. قُلْ اِنَّ اْلمَوْتَ الَّذِى تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلاَقِيكُمْ mânâyı işarîsiyle gösteriyor ki, firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha zi­yade karşılı­yorlar.» (Mektubat sh: 417)

Hizmette sebatsızlık, hem hizmete, hem hizmet eh­linin şev­kine zarar olup mesuliyete sebebiyet verir:

42- «Kardeşlerim, herhalde bu kadar sıkıntı ve za­rarı çeken zayıf bir kı­sım aile sahipleri, bir derece Risale-i Nur’dan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zannıyla, tahli­yeden sonra de­ğişmek ih­timaline binaen derim: Bu derece kıymet­tar bir mala bu maddî ve mânevî fiyat veren ve bu azabı çeken, o maldan vazgeçmek büyük bir hasârettir. Hem herbirisi, Risale-i Nur’un eczalarını ve alâkadarla­rını ve bizi muhafa­za ve yardım ve hizmeti birden bı­raksa, hem ona, hem bizlere lü­zumsuz bir zarardır. Onun için, ihtiyatla beraber, sada­katı ve ir­tibatı ve hizmeti değiştirmemek lâzımdır.» (Şualar sh: 342)

43- «Risale-i Nur’un tesettür perdesinden çı­kıp ga­yet bü­yük ve umumî bir meselede kendi kendine merkez­lerinde mübare­zesi zamanında şakirdlerini ar­kasında bul­mak ve kaçmamakla sarsılmaz ve mağlûp ol­maz bir ha­kikata bağlandıklarını mü­tered­dit ve mütehayyir ehl-i imana gös­termesi gayet lü­zumlu oldu­ğunu dahi nazarı­nıza ve meşveretinize alınız. Sakın, sakın bir­birinizin ku­suruna bak­mayın. Hiddet yerinde hürmet ediniz, itiraz yerinde yardım edi­niz.» (Şualar sh: 327)

Kur’an-ı Kerim lügatında beyan olunduğu üzere sebat keli­mesi, tezellül ve ızdırabın zıddı olan rasih, istikrarlı ve sabit ol­mak mânâsına gelir. (Bak. İslâm Prensipleri Ansiklopedisi, 3940/11.p.)

Sebat meziyetinin ehemmiyeti hakkında Risale-i Nurdan alı­nıp yukarıda sıralanan sarih beyanlar, sebatın kuvvetli bir esas olduğunu isbat eder

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …