27 Eylül 2020, Pazar
Home / Güncel Meseleler / Şahsı Değil, Kitabı Esas Almak Esası

Şahsı Değil, Kitabı Esas Almak Esası

Risale-i Nur Mesleğinde

27- ŞAHSI DEĞİL, KİTABI ESAS ALMAK, BİR ESASTIR

Şahıs merciiyetine bedel, tahkik mesleğinin lâzımı ola­rak hakaik-ı Kur’aniyeyi câmi’ olan Risale-i Nur Külliyatının esas alınması ve düsturlara teba­iyet:

1- «Üstad Bediüzzaman’ın âzamî ihlâs, âzamî sa­da­kat ve âzamî fedakârlık mânasını ihtiva eden mesle­ğini nazara vermek lâzım gelmektedir. Tâ ki, hizmet-i Nûriyede bulunacak Kur’an Şâkirdleri kıyâmete kadar bu düsturlar muvacehesinde hare­ket etsinler.» (Hizmet Rehberi sh: 6)

2- «Dersimizi Hakaik-ı Kur’âniye ve envar-ı îmâ­niye hazinesi olan Risale-i Nur’dan aldığımız gibi, bir­birimizle mânevî münase­bet, alâka, uhuvvet ve mu­habbet düstur­larımızı da hep o Risale-i Nur’dan ders alacağız.

Evet bu zamanda, bu dehşetli ve cihanşümûl hâ­dise­ler hen­gâmında Kur’an Şâkirdleri cüz’î ve küllî, ferdî ve içtimaî bütün ders ve îkazlarını Risale-i Nur’la tahsil ede­ceklerdir. Çünki, Kur’an’ın bu asra bakan vechesini ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu zamandaki vezaif-i dîniye tavrını küllî bir mâna ile şimdi, bu suretle Risale-i Nur’la görmüş, anla­mış bulu­nuyoruz.» (Hizmet Rehberi sh: 8)


3- «Risale-i Nur’daki hakaik, nasılki doğrudan doğ­ruya feyz-i Kur’an’dan mülhem hakaik-ı imâniyedir za­man ve zemine göre değişmez ebedî hakikatlardır. O kudsî hakaikın ders ve tâliminde, neşir ve ilânatında da hizmete taallûk eden irşad, îkaz, teşvik ve tergîbi ta­zam­mun eden şu gelecek mes’eleler de herhalde değiş­mez dersler ve esasattır ki, Nur Talebeleri hayatın ve hizmetin muhtelif saha ve safhalarında onlar­dan istifade ederler,(Hizmet Rehberi sh: 9) müşkilâtlarını giderirler.»

Bediüzzaman Hazretleri diyor:

4- «Ben size nispeten kardeşim mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkada­şıyım. Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârâne dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet bekleme­niz değil, bana him­met etmenize istihkakım var. Cenab-ı Hakkın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana men­faatli bir hizmette taksimü’l-mesâi ka­idesiyle işti­rak etmişiz. ….

Risale-i Nur’un talimatı dairesinde ve biz­lere bahşet­tiği hizmet noktasında feyizli makamlara ka­naat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine,sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlâs lâzım­dır. Onda te­rakki etmeliyiz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 89) fevkalâde

5- «Bu asrın ehemmiyetli ve mânevî ve ilmî bir mür­şidi olan Risaletü’n-Nur’un heyet-i mecmuası…» (Kastamonu Lâhikası sh: 10)

6- «Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olan­lar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm‑u ima­niye cihe­tinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimle­ridir. Çünkü, çok emârelerle an­lamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, da­iremiz içinde nefsin enâniyet-i ilmi­yeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde birşey yazsa, soğuk bir mu­araza veya nâkıs bir tak­litçilik hükmüne ge­çer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahak­kuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtı­dır bizler, tak­simü’l-a’mâl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife de­ruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiri­yoruz.» (Mektubat sh: 426)

7- «Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhud­dur. Taklit değil, tah­kiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ de­ğil, dâvâ içinde bur­handır.» (Mektubat sh: 376)

8- «Hem Kur’an-ı Hakîm lisanıyla اَفَلاَ تَعْقِلُونَ * اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ * اَفَلاَ يَتَفَكَّرُونَ gibi kudsî havaleler ile aklı is­tişhad edi­yor ve ikaz ediyor ve akla havale ediyor, tah­kike sevk ediyor. Onunla, ehl-i ilim ve ashab-ı akla, din namına makam veriyor, ehemmiyet veriyor. Katolik mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i te­fekkürü sus­turmu­yor, körü körüne taklit istemiyor.» (Mektubat sh: 436)

9- وَ تِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا * وَ حَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ

Yani, “İşte, Risale-i Nur’un sözleri, hurufları ki, onlara işaret­ler eyledik. Sen onla­rın hassalarını topla ve mâ­nâlarını tah­kik eyle. Bütün ha­yır ve saadet onlarla tamam olur” der. “Hurufların mânâlarını tahkik et” karinesiyle mânâyı ifade etmeyen hecaî harfler mu­rad olmayıp, belki kelime­ler mânâsındaki “Sözler” na­mıyla risale­ler muraddır.» (Şualar sh: 298)

10- «Vakta ki mazi derelerinde hükümferma olan garaz ve husumet ve meylü’t-tefevvuku tevlid eden hissi­yat ve müyûlât ve kuvvet idi. O zamanın ehlini irşad için iknaiyat-i hitabiye kâfi idi. Zira hissiyatı okşayan ve müyû­lâta tesir ettiren, müddeâyı müzey­yene ve şâşa­alandırmak veyahut hâile veya kuvve-i belâgatle hayale me’nus kıl­mak, burhanın yerini tu­tardı. Fakat bizi on­lara kıyas et­mek, hareket-i ric’iye ile o zamanın köşele­rine sokmak demektir. Herbir zama­nın bir hükmü var. Biz delil isteriz tasvir-i müd­deâ ile aldanma­yız.

Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tez­yin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor. Burhan is­teriz.» (Muhakemat sh: 36)

11- «Ben vaizleri dinledim nasihatleri bana tesir et­medi. Düşündüm. Kasâvet-i kalbimden başka üç se­bep buldum: Birincisi: Zaman-ı hâzırayı zaman-ı sâli­feye kı­yas ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübalâ­ğalı gös­teriyorlar. Tesir ettirmek için ispat‑ı müd­deâ ve müte­harrî-i hakikati iknâ lâzım iken, ihmal ediyorlar.İkincisi: Birşeyi tergib veya terhib et­mekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan, hale mu­tabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete mü­nasip söz söyle­mezler. Güya insanları eski zaman köşe­lerine çe­kiyorlar, sonra konuşuyorlar.» (Divan-ı Harbi Örfî sh: 80)

12- «Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan iti­ka­dın istinad kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perde­lenmiş olduğundan, her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet et­tirecek gayet kuv­vetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lü­zumlu ve nazik bir va­kitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, ha­kaik-i Kur’âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlile­rini gayet kuvvetli bur­hanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sâdık şakird­leri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehir­lerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü’­minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bi­linme­dikleri ve gö­rünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve‑i mâneviye-i itikad­ları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalble­rine verip mü’­min­lere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar.» (Mektubat sh: 466)

13- «Acaba bu yirmi sene zarfında imân-ı tahkik­îyi pek kuv­vetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı bu dehşetli asırda, acip inkı­lâp ve infi­lâklarda bu mübarek vatan, Kur’ân’ını ve imanını deh­şetli sadme­lerden tam muhafaza edebi­lir miydi?» (Mektubat sh: 482)

14- «Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet-i umumiyeyi bozmaya dehşetli çalışmasına karşı, Risale-i Nur ve şakirdleri, iman-ı tahkikî kuvvetiyle bu vatanın her tara­fında o müthiş ifsadı durduruyor ve kı­rıyor» (Lem’alar sh: 261)

15- «Madem, bin seneden beri iman ve Kur’ân aley­hinde te­raküm eden Avrupa filozoflarının itiraz­ları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Ve bir sa­adet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bâkiyenin ve bir Cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan er­kân-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette herşeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuv­vetlen­dirmeliyiz.» (Şualar sh: 166)

16- «Hem âyat-ı Kur’âniye başlarında ve âhirle­rinde beşeri aklına havale eder, “Aklına bak” der. “Fikrine, kal­bine müracaat et, meşveret et, onunla gö­rüş ki bu hakikati bilesin” diyor.

Meselâ, bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikati bilesiniz.” “Biliniz” ve “Bil” haki­katine dikkat et. “Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl-i mürek­kebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyor­lar, di­va­neliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuş­lar? Neden insan sergüzeşt-i hayatında, hâdi­sat-ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikamet yo­lunu bulsun? Neden te­fekkür ve tedebbür ve aklen muha­keme etmi­yorlar, dalâlete düşü­yorlar? Ey insan­lar, ibret alınız! Geçmiş kurunlardan ibret alıp gelecek mânevî belâlardan kurtulmaya çalışınız” mânâsında gelen âyet­lerin bu cümle­lerine kıyasen, çok âyetlerde, beşeri, aklına, fikriyle meşverete havale ediyor.

Ey bu Câmi-i Emevîdeki kardeşlerim gibi âlem‑i İslâmın cami-i kebirinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alı­nız. Bu kırk beş senedeki bu dehşetli hadisattan ibret alı­nız. Tam aklınızı başınıza alınız, ey mütefekkir ve akıl sahibi ve kendini münevver telâkki eden­ler!

Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur’ân şakirdleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz, akıl ve fi­kir ve kalbimizle ha­kaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı akl­îye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit et­tiren Kur’ân hükme­decek.» (Hutbe-i Şâmiye sh: 26)

17- «Mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi ga­yet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet‑i tah­sile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan ta­al­lüm edil­meye ve müderrisînin ağ­zından ikti­bas olmaya muhtaç olmadan, herkes derece­sine göre o ulûm‑u âliyeyi, me­şakkat ateşine lüzum kal­madan anlayabilir, kendi ken­dine istifade eder, muhak­kik bir âlim olabilir.» (Şualar sh: 690)

18- «Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima su­ret-i hak­tan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan al­mayınız. Zira çok si­lik söz ticarette ge­ziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söyledi­ğim içinhüsn-ü zan edip tama­mını kabul etmeyi­niz. Belki ben de müfsidim. Veya bil­mediğim halde if­sad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sö­zün kalbe gir­mesine yol vermeyiniz. İşte, size söyle­diğim sözler ha­yalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üs­tüne ve bed­duayı arkasına takınız, bana reddediniz, gön­deri­niz.» (Münazarat sh: 14)

19- «Hattâ Said de—el’iyâzü billâh—Risale-i Nur’un aleyhine dönse, bizim sadakatimiz ve alâ­kımızı inşaallah sars­mayacak”» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 125)

20- «S – Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir bü­yük âlime karşı nasıl hür olaca­ğız? Onlar mezi­yetleri için bize tahakküm etmek hak­larıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.

C – Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni te­vazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm de­ğildir. Demek, tekeb­bür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanı­mayınız.» (Münazarat sh: 23)

21- «İlm-i mantıkta “kaziye-i makbule” tâbir et­tik­leri, yani büyük zatların delilsiz sözlerini ka­bul etmektir mantıkça yakîn ve kat’iyyeti ifade etmi­yor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i mantıkda bur­han-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıs­lara bakmı­yor, cerh edilmez de­lile bakar ki, bütün Risale-i Nur hüc­cetleri, bu burhan-ı yakinî kısmındandır.

Çünkü, ehl-i velâyetin amel ve ibadet ve sülûk ve ri­yazetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında mü­şa­hede ettikleri ha­kaik-i imaniye, aynen onlar gibi, Risale-i Nur, ibadet yerinde, ilim içinde haki­kate bir yol açmış sülûk ve evrad yerinde, man­tıkî burhanlarla ilmî hüccet­ler içinde hakika­tü’l-hakaike yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve ta­rikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-i akîde ve usûlü din içinde bir velâyet-i kübrâ yo­lunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâlet­lere galebe ediyor, meydanda­dır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 91)

22- «Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mâ­nevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı mâ­nevîsi “Ferid” ma­kamına(Kastamonu Lâhikası sh: 196) mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mut­lakayla Hicaz’da bulunan kutb-u âza­mın tasarru­fundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına gir­meye mecbur değil.»

23- «İstibdad-ı hissiyatın seyyielerindendir ki: Mesalik ve me­zahibi ikame edecek, galiben taassup veya tadlil-i gayr veya safsata idi. Halbuki üçü de nazar-ı şe­ri­atta mezmum ve uhuvvet-i İslâmiyeye ve nisbet-i hem­cinsiyeye ve teâvün-ü fıtrîye münafidir. Hattâ o de­rece oluyor, bunlardan biri taassup ve safsatasını terk ederek nâsın icmâ ve tevatürünü tasdik ettiği gibi, bir­den mez­hep ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyor. Halbuki, taas­sup ye­rinde hak ve safsata yerinde burhan ve tadlil-i gayr ye­rinde tevfik ve tatbik ve isti­şare ederse, dünya birleşse, hak olan mezhep ve mesleğini bir parça tebdil edemez. Nasıl ki, zaman-ı saâdette ve Selef‑i Salihîn za­man­larında hükümfermâ hak ve burhan ve akıl ve meş­veret olduklarından, şükûk ve şübehatın hükümleri ol­mazdı.

Kezalik görüyoruz ki: Fennin himmetiyle, zaman-ı halde fil­cümle, inşaallah istikbalde bitamamihî hüküm­fermâ, kuv­vete bedel hakburhan ve tab’a bedel akıl ve he­vâya bedel hüdâ ve ta­assuba bedel metanet ve garaza bedel ha­miyet ve mü­yûlât-ı nefsani­yeye bedel temayülât-ı ukul ve his­si­yata bedel efkâr ola­caklardır —karn-ı evvel ve sanî ve salisteki gibi ve beşinci karna kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şim­diye kadar kuvvet hakkı mağ­lup eylemişti. ve safsataya bedel

Saltanat-ı efkârın icrâ-yı hasenesindendir ki: Hakaik-i İslâmiyetin güneşi, evham ve hayalât bulutla­rından kur­tulmuş, her yeri tenvire başlamıştır. Hattâ dinsizlik batak­lığında taaf­fün eden adamlar dahi o ziyayla istifadeye başlamıştır­lar.

Hem de meşveret-i efkârın mehasinindendir ki: Makasıd ve mesalik, burhan-ı kàtı’ üzerine teessüs ve her kemale mü­midd olan hakk-ı sabitle hakaikı rapteyleme­sidir. Bunun neticesi: Batıl, hak suretini giymekle efkârı aldatmaz.» (Muhakemat sh:37)

24- «Kur’ân’ın zincirini muhkem tut. Onun sözüne kulak ver. Başkaları seni aldat­masın. Şu zamanın gafil sarhoşları içinde seni, terk-i şeaire ve medeniyet-i dün­yaya davet edenlere de ki: “Hey sersem gafiller! Benim halim sizi dinlemeye müsait değil.» (Nurun İlk Kapısı sh: 143)

Daha bunun gibi tesbiti mümkün beyanlardan a­çıkça görü­lür ki: Risale-i Nur mesleğinde taklit değil tahkik esastır ve akıl­ları ta’lim, kalbleri irşad ve ten­vir eden hakaik-i Kur’aniye asıl mürşid ve mercidir.

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …