23 Eylül 2020, Çarşamba
Home / Güncel Meseleler / Risale-i Nur'ları Sadeleştirme Çalışmalarına Cevap

Risale-i Nur'ları Sadeleştirme Çalışmalarına Cevap

Risale-i Nur kitapları içine

SADELEŞTİRME, MEAL, LUGATÇE, ANSİKLOPEDİK BİLGİLER VS.

Konulması ve çeşitli tasarruflar yapılmasının caiz olmadığına dair bir derlemedir

Sual: Hizmet düsturlarında zamanın şartlarına göre değişiklik getirmek, hikmetin iktizası olduğu söyleniyor, ne dersiniz?

Cevap: Yine aynı 1990 yılında Üstadın Talebeleri tarafından yayınlanan lahika mektubunda deniliyor ki:

Risale-i Nur’daki hakaik-ı imaniyye ve Kur’aniyye dersleri gibi, Nur talebelerinin hizmete, derse ve sair talebelik vecibelerine dair, Lahikalarda ve Mektubat’ta Hazret-i Üstadın müteaddit ders ve talimleri, ihtar ve ikazları vardır. Bu husus Hizmet Rehberinin başında şöyle ifade edilmiştir:

«Risale-i Nur müellifi muazez Üstadımız, uzun yıllar boyunca hizmet-i Nuriyenin muhtelif safhalarında talebeleriyle birlikte maruz bırakıldığı çeşitli hallerde, zaman ve zemine münasib ve o hallere muvafık ders, ikaz ve irşadlarda bulunmuştur.

Risale-i Nurdaki hakaik, nasılki doğrudan doğruya feyz-i Kur’andan mülhem hakikat-ı imaniyedir; zaman ve zemine göre değişmez ebedi hakikatlardır. O kudsi hakikatların ders ve taliminde, neşir ve ilanatında da hizmete taalluk eden irşad, ikaz, teşvik ve tergibi tazammun eden şu gelecek meseleler de herhalde değişmez dersler ve esasattır ki; Nur Talebeleri hayatın ve hizmetin muhtelif saha ve safhalarında onlardan istifade ederler, müşkilatlarını giderebilirler.» (Hizmet Rehberi sh:7)


Sual: Risale-i Nur’un lisanı, asıl Türkçe midir? Türk dilinde yeri ve edebi derecesi nedir?

Cevap: Risale-i Nur’un çok eski, çok sadık ve çok fedakar bir talebesi merhum Halil İbrahim’in lahikadaki fıkrasından bir parça:

“Risale-i Nur Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ kavl-i şerifinin îma ve işaratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, “Risale-i Nur”, Türkçe’de, lisan üzerinde de imam olacağına; yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terkedeceklerine dair işaret-i Kur’aniyedendir demiş olsam hata etmemiş olurum zannederim.» (Emirdağ Lahikası-1- sh:99)

Mekteb-i Fünunda ve ulum-u İslamiyyede gayet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzi’nin Hazret-i Üstadın tashih ve tensibinden geçmiş olan ehemmiyetli ve çok uzun bir mektubun bir kısmında şöyle denmektedir:

“Ey Risale-i Nur! Senin Kur’an-ı Kerim’in nurlarından ve mu’cizelerinden geldiğine, Hakk’ın ilhamı, Hakk’ın dili olup onun emri ve onun izni ile yazıldığına ve yazdırıldığına, artık şek şübhe yok. Fakat acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır?

Türkçe olarak te’lif ve tertib ve tanzim olunan, müzeyyen ve mükemmel, fasih ve belig nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir benzeri görülmüş müdür? Yüzündeki fesahat ve özündeki belâgat ve sendeki halâvet başka eserlerde görünmüyor.

Ehil ve erbabına malûm olduğu üzere âyât-ı beyyinat-ı İlahiyenin türlü kıraat ile hikmet ve hakikat ve marifet ilimlerini ve daha bir çok rumuz ve esrar ve işaret ve ulûm-u Arabiyeyi hâmil olduğu gibi, sen dahi bir çok yücelikler sahife ve satırlarında, hattâ kelime ve harflerinde, talebelerini hayret ve dehşetlere düşüren birçok esrar ve ledünniyat taşıyorsun. İşte bu hal senin bir mu’cize-i Kur’an olduğunu isbat ediyor. Öyle yazılmış ve öyle dizilmişsin ki; insanın baktıkça bakacağı, okudukça okuyacağı geliyor. En âlî bir taleben senden feyiz ve ilm ü irfan aşkı aldığı gibi, en avam bir taleben de yine senden ders duygusunu alıyor. Sen ne büyük bir eser, ne tatlı bir kevsersin.

Bu hâlin Türkçemize büyük bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor. Senin ulviyet ve kerametin Türk dilini bütün diller içinde yükseltiyor. Kur’andan maada hiçbir kitaba ve hiçbir kavmin lisanına sığmayan bu kadar yüksek asalet ve fesahatı seninle dilimizde görüyoruz.

Fesahat ve belâgatın son haddine çıktığı bir devirde Kur’an-ı Kerim’in nâzil olmağa başlamasıyla, Kur’an nuru karşısında üdeba ve bülegânın kıymetten düşüp sönen âsârı gibi, senin de o hududsuz ve nihayetsiz ve emansız fesahat ve belâgatın hutebayı hayretlere düşürmüştür. Sen bir şiir-i destanî değilsin. Fakat o kadar fasih ve belig ve edalı ve sadâlı ve nağmeli yazılmış ve bütün harflerin birbirine dayanarak kelime ve kelâmların siyak u sibak, intizam ve insicam ile dizilmiş ve bunlar birbirine o kadar kuvvet ve kudret ve metanet vermiş ki; mensur ve Türkî ibareli olduğun halde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser bir daha kimseye nasib olmaz.

İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam ondört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlahî ve arşî bir Nur’un, tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması acaba kimin hatır u hayalinden geçerdi? Bu ne büyük nimet, bizler ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık ya Rabbî!

Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır.

Garb dillerinin herbirisine tercüme ve nakil olunan Mevlâna Câmî ve Mevlâna Celaleddin’in ve Hazret-i Mısrî ve Bedreddin’lerin âsâr-ı mübarekeleri sana bakıp "Bârekâllah, zehî saadet sana ey Risale-i Nur, hepimize baştacı oldun!" diye tebrik ve tehniyelerini sunmaya ve rûy-i zeminin insanla beraber bütün zîhayat mahlukatı dahi seni kabule hazırlanıyorlar.

Hele o güzel teşbih ve tabirlerin bir misli, bir daha bulunup söylenemez. Sendeki mukayese ve muhakemelerin, vak’a ve temsillerin bir benzeri ve bir naziri bir daha getirilemez.

Kur’an-ı Arabî’den Türkçe Sözler’e akan ve bugün öz Türkçeden fışkıran bu feyz ve bu nurlar, kalblerde senin bir nümune-i kudret ve nişane-i rahmet olduğuna hiç bir rayb ve güman bırakmıyor. Sen âyine-i idrake cilâ ve âlem-i kalbe safa ve ruh-u revana gıdasın.

Allah Allah! Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır. Gözleri nurlandırıp, gönülleri sürurlandıran bu hüccetler ve tabiratın ve bu kelimat ve teşbihatın arş-ı a’zamdan inen Kur’an-ı Hakîm’in delil, hüccet ve bürhanları olduğu muhakkaktır. Çünki kederleri gidererek insana neş’e ve neşat veriyor. Okunurken hiçbir itiraz sesi ve hiçbir inkâr kokusu duyulmuyor. O zaman akıl ve mantık duruyor, nefs-i insanî safileşiyor, hem duruluyor. Sanki senin bütün hakikatların, evvelâ Rabbanî ve Rahmanî fabrikaların ulvî ve Samedanî tezgâhlarında işlenerek, sonra Nur-u İlahî deryasında yıkanıp çıkarıldıktan sonra gülyağı fabrikasına verilmiş, orada yedi defa gülyağlarına batırıldıktan sonra hâlis öd ağacı ile buhurlanmış ve bunlar ile yazılmışsın. Bütün mes’ele ve maddelerin hep sayılı ve saygılıdır. O muntazam ve mükemmel, müzeyyen ve münevver sözlerin şimdiye kadar yazılan ihtilaflı eserleri büküp hepsini bir yana bırakmış ancak kendini nazargâh-ı enama arzeylemiştir.» (Konferans sh:83)

Sual: Bu tespit ve nakillerinizin ortaya koyduğu delillere rağmen ‘’Risale-i Nur sadeleştirilmelidir’’ diyenlere ne dersiniz?

Cevap: Evvela, Risale-i Nur’u anlamak ve istifade etmek hususunda şu durum ve hadiseler müşahade edilmiş ve ediliyor: Risale-i Nur’u ciddi ve samimi olarak ve ihtiyaç duyarak anlamaya teveccüh edenler ve merakla gayret gösterenler, anlayıp istifade etmişlerdir. Bu husus, seneler boyunca meşhud vakıalardır, inkar edilemez. Kabiliyetleri az olanlar azıcık anlamalarından başka; dersin kudsiyetinden, ifadelerdeki manevi ahenkten feyiz almışlar ve sihiramiz bir tarzda kemalat ve takva mertebelerine ermişlerdir. Halbuki harici tasarruflarla sadeleştirme yapılsa, bu sır zedelenir. Bilhassa merak ve teveccühlerini afakiyatta dağıtanlar, kabiliyetli ve kültürlü olmalarına rağmen hakiki istifade ve tefeyyüz edemedikleri görülüyor. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

“O ulûm-u imaniye ve o edviye-i ruhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir.” (Mektubat sh:358)

«Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır. (Emirdağ lahikası-1 sh: 64)

«Fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrar mütalaa ile izdiyadına çalışmalıyız.» (Sözler sh: 93)

«Yazılan parçaları dikkatle ve tekrarla okuyunuz.» (Şualar sh:321)

«Gazete gibi okumayınız. » (Mektubat sh:42)

«Bir mevhibe-i İlahiyye olan o esrar, halis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle gelebilir.» (Mektubat sh:70)

«Başlardaki başların çoğu sarhoş; okumaz. Okusa da anlamaz. (Lem’alar sh:105)

“Risale-i Nur, siyasetle alakası olmadığından; siyasî bir kafa çabuk takdir edemiyor.” (Emirdağ Lahikası –1- sh:223)

Mezkur beyanlar gibi daha pek çok ifadelerden sarahatla anlaşılıyor ki; anlamak ve tefeyyüz için dikkat, teveccüh, ihtiyaç duyma gibi şartlar gerekiyor.

Risale-i Nur’u anlama zorluğu hakkındaki iddialar, takriben 70 sene evvel Eski Said devresindeki eserleri için dahi ileri sürülmüştü. Fakat Hz. Üstad; ’’Evet dediğiniz doğrudur, eserler sadeleştirilmeli ve kolay anlaşılır hale getirilmelidir demeyip aksine muhatabların ihtiyaç duyup manaya teveccüh etmekteki eksiklikleri sebebiyle anlamada geri kaldıklarını ve yazılan risaleler kendi ihtiyarıyla olmadığını beyan eder ve der ki:

«Malûm olsun ki, bana deniliyor; insanlar diyorlarmış ki; "Onun eserlerinin çok yerlerini anlayamıyoruz. Böyle kalırsa bu eserlerin zayi’ olmasından korkulur."

Ben de derim: "Cenab-ı Hakk’ın izniyle inşâallah zayi’ olmayacaklardır. Ve bir zaman gelecek, ekser dindar mütefekkirler, onları anlayacaklardır. Çünki bu risaledeki ekser mes’eleleri; nefsimde tecrübe ettiğim, Furkan-ı Hakîm’in bana i’ta etmiş olduğu ilâçlardır. Fakat mümkündür ki, sair insanlar, benim bitamamihâ anladığım gibi anlamasınlar. Zira benim nefsim sû’-i ihtiyarıyla baştan ayağa dek, çeşitli yaralarla mülemma’ olmuştur. Öyle ise hayat-ı kalbiyesi selim olan kimseler; heva-i nefis yılanının ısırmasından hastalanan kimse gibi, tiryakın derece-i tesirini anlayamaz.

Hem de ben sünuhat-ı kalbiyemde izahat için tahririnden gelen aczden ve tağyirinden gelen havftan dolayı tasarruf edemiyorum. Ancak kalbime doğduğu gibi yazıyorum.» (Mesnevî-i Nuriye Tercümesi/A. Badıllı sh:234)

Görülüyor ki; risaleleri anlayabilmek için o hakikatlara ihityaç duymak ve teveccüh etmek gerekiyor

«Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes’elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.» (Şualar sh:98)

Demek oluyor ki: Risaleler sadeleştirilse, elleri uzun olanların hissesi kaybolur. Yani havas tabakası okumaz. Halbuki avam alabildiği hissesiyle zamanla ve giderek terakki eder, anlayışı ve istifadesi artar, tekamül eder diye Üstad Hazretleri dikkatimizi çekiyor;dikkat etmek gerek!

Sual: Bediüzzaman eserlerinde, kendisi tasarrufta bulunmuş mudur?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri diyor:

«… Yazdığım vakit, irade ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeği muvafık görmediğim için bir parça fehmi işkal edecek bir vaziyet aldı.» (Şualar sh:98)

Mezkur ifadeye dikkat edelim. Hazret-i Üstad gibi bir dahi-yi a’zam ve hem müellifi olduğu halde risale üzerinde tasarrufa gitmiyor ve bizlere bu hususu hatırlatıyor. O halde bizim insafla hareket etmemiz gerekmez mi?

Asar-ı Bediiyye eseri sh:403’de şu kat’i hüküm var:

«Başkasının tashihine de kat’iyyen razı olamıyorum. Zira külahıma püskül takmak gibi başkasının sözü, sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor. sözlerimden tevahhuş eder.»

Aynı hükmü te’yiden Hastalar Risalesinde de şu ihtar var:

«Kalbe fıtrî bir surette gelen hatıratı, san’atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkikata lüzum görmedik. Okuyan zatlar, hususan hastalar bazı nâhoş ibarelerden veyahud ağır kelimelerden ve ifadelerden sıkılıp gücenmesinler, bana da dua etsinler.» (Lem’alar sh:205)

Bediüzzaman Hazretleri ifadelerindeki mana hassasiyetine dair bir ihtarı da şöyle:

«Ahmed Bey’e haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit sıhhatine pekçok dikkat etsin. Çünki ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazan bir noktanın yanlışıyla bir mes’ele değişir, mana bozulur.» (Şualar sh :486)

Mevzu edilen risalede mesele iyi ifade edilemediği beyan edildiği halde, Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’a aşina ve edip talebelerine bu bahsi okuyup düzeltin diye niye emretmedi ve aynen yazıldığı gibi neşredildi. Demek izin yok. Hazret-i Üstadın bazen söylediği “tashih edebilirsiniz” diye olan ifadeleri hem tevazu makamında hem talebelerine bir iltifat manasınadır.

Çünkü böyle tasarruflu tashihler kitablarda tahakkuk etmediği gibi, bazıların yaptığı tasarruf ve ilavelere Hazret-i Üstadın revaç vermediği de naşirlerce bilinmektedir.

Bunlardan bir numune:

«Hazret-i Üstad hizmetkarlarının şehadetiyle Muhakemat eserini 1953’lerde Kur’an hattıyla teksiri için, katip ve naşir bir zata vermiş. Fakat o ise, daha önceleri kandisine iltifaten verilmiş tanzim izinlerine binaen “Muhakemat” bu haliyle anlaşılmaz diyerek sadeleştirme cihetine gitmiş ve mumlu kağıtlara sadeleştirdiği şekilde geçirerek, Hazret-i Üstada göndermiştir. “Muhakemat”ın başına gelenleri gören Hazret-i Üstad, hemen o katibe başka vazifeler göstererek o şekilde neşri durdurmuştur.

Mustafa Sungur Ağabey rivayet ediyor: O hadise üzerine Üstadımız bizleri topladı ve

-“Siz hakem olun, bakınız şurada ben şu manayı kasdetmişim; fakat o, bakınız başka şekilde anlamış ve yazmıştır. O halde bu şekilde “Muhakemat” olarak neşri caiz midir?” mealinde konuştu.

O katib zatın sadeleştirdiği Muhakemat’ın bir iki fasikülü bizde de mevcuttur.» (Risale-i Nur’un Neşir Tarihçesi/A. Badıllı sh:42)

Naşir talebelerin yaptığı tashihler ancak “orijinal” asıl nüshalara göre yapılıyor. Hazret-i Üstadın bazen talebelerine iltifat ve tevazukarane tanzim ve tasfiye edebilirsiniz gibi sözlerine dikkat edilse nazikane müsaadesizlik olduğu anlaşılır. Mesela:

«Hakâika dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünûhat-ı ilhâmiye nev’inden olduğundan hemen umumiyetle şübhesizdir, kat’îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişârem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünki, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.» (Barla Lahikası sh:138)

«Biliniz ki; şu zamanda şu vazife-i îmaniye çok mühimdir. Benim gibi, zaif, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakâik; biz, zâhiri vesile olup çıkıyor. Tanzim ve tasfiye, tasvir ise, kıymettar, muktedir ders arkadaşlarıma aittir. Bazan onlara vekâleten tafsilâta, tanzimata girişiyorum, noksan kalıyor.» (Barla Lahikası sh:138)

«Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, İŞÂRÂT-I KUR’ANİYYE namına hakikattır. Hakikat ise hak söyler, doğru konuşur. Eğer yanlış bir şey gördünüz, muhakkak biliniz ki: Haberim olmadan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş.» (Sözler sh: 651)

Mezkur ifadelerden ve aynı meselede külliyat müvacehesindeki muhtelif beyanlardan –ki bir kısmı bu derlemede görülüyor- aldığı dersle sadakatlı bir talebe şöyle düşünür:

Üstadım gibi bir dahi zat Risalelere tasarruf etse, noksan kalırsa, bizim tasarrufumuz manayı bozar diyerek haddini bilir ve anlar ve Hazret-i Üstadın nazikane ikazını da anlamış olur. Çünkü fikir mahsulü değil ki, fikirle tasarruf edilsin. Risaleler, Kur’anın İ’caz-ı manevisinden tereşşuh etmiştir.

Sual: Bu tabir ve kelimeleri bilmeyenler ne yapacaklar? Bu kelimlere bilinmezse, manalar kapalı kalmaz mı?

Cevap: Ortaya konan bunca İslâmî Lugat kitapları, elbette ki bu ihtiyacın cevabı olarak yazılmışlardır. Kitabların orijinal yapısına tasarruf etmeye hiç ihtiyaç yoktur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri İslami tabir ve ıstılahların sadeleştirilip asliyetini bozmaya değil, belki bu manidar ve nur menbaları olan kelimlerin tarihî seyri ve istikrarını akıl ve kalblerde de tesbitini istiyor ve diyor ki:

«Her mü’mine bilmesi lâzım olan mücmel manaları, yani muhtasar bir meali ise, en âmî bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler malayaniyat ile dolduran adamlar, bir-iki haftada hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimat-ı mübarekenin meâl-i icmalîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl müslüman olurlar, nasıl "akıllı adam" denilirler? Ve öyle heriflerin tenbelliklerinin hatırı için, o nur menba’larının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir!..» (Mektubat sh:341)

«Acaba kendine müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime Firengî lügatından taallüm ettiği halde; elli senede ve her günde elli defa tekrar ettiği Sübhanallah, Elhamdülillah ve Lâilahe İllâllah ve Allahü Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için, bu kelimat-ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler! Onları tehcir ve tağyir etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.» (Mektubat sh:434)

Evet dünyevi ve fani hayatın menfaati için yapılan ve milli şa’şaa ve teşvikle ve büyük paralar harcanarak yürütülen firengi lisanı öğrenme ve öğretme faaliyetinde gösterilen alaka ve gayretin çeyreği kadar bir gayret, ebedi saadetin kazanılmasına gösterilse ve şa’şaalandırılsa heralde cemiyetimizde avam tabakası kalmazdı. Hayat-ı uhreviyeye bu kadar alakasız insanlar için fikrî, ilmî ve hissi olan ve manevi değerleri taşıyan tabirat-ı diniye asrın ruhsuz kelimelerine mahkum edilemez.

Sual: Sadeleştirmede ortaya çıkacak büyük mahsurlar var mı ki, asliyyeti muhafazada bu kadar ısrar gösteriliyor?

Cevap: Buraya kadar sadeleştirmeye izin vermeyen hükümlerle hikmetleri cem’ eden Risale-i Nur’un ifadeleriyle bazı hadiseleri gördük. Şimdi de sadeleştirmede ortaya çıkacak pek çok mahzurlardan bir kaçını görelim. Şöyle ki:Mi’rac risalesinde Resul-i Ekrem (ASM) için deniliyor… Ta Kab-ı Kavseyn makamına çıkarmış, ehadiyet ile kelamına ve rü’yetine mazhar kılmıştır. (Sözler sh:563)

Malum olduğu üzere Mi’ractaki Rü’yetullah hakkında ulema-yı İslamın Resulullah Miracta Allahı gördü-görmedi şeklinde farklı reyleri vardır. Halbuki İmamların reylerin hakikat payı vardır. O halde bu mütezadiyetin hakikatı nedir?

Hazret-i Üstad ise mezkur ifadesinde “Ehadiyet” kelimesiyle bir kaydı koymuştur. Bu kayıt lüzumsuz bir tatvil-i kelam değildir ve olamaz da. Bizce bu kayıt , üzerinde hayli reyler beyan edilmiş olan Rü’yetullah meselesini gayet sühuletle halletmiştir. Çünkü “ehadiyet” ve “vahidiyet” tabirleri Risale-i Nurda misallerle anlatıldığı üzere; Allahın Ehadiyetle görülebileceği, Vahidiyetle görülemeyeceği hakikatını ortaya koymuştur. Eğer bu Ehadiyet tabiri sadeleştirilse, bu çok ehemmiyetli ince mana yok edilmiş olur. Daha bunun gibi ilmimizin yetersizliğinden farkında olmadığımız nice nice manalar sadeleştirmekle öldürülebilir. Hem bu kısımda geçen “Ehadiyet” gibi pek çok tabirler var ki, sadeleştirme denilen başka bir kelime ve tabirle ifade edilemez. Bunlar hususi tabirlerdir. mana inceliklerini, herkes fikri ve kalbî inkişaf derecesine göre hisseder ve anlar ve böylece risaleler hayat boyu okunur , istifade edilir.

Hem mesela; 30. Söz 2. Maksad mukaddimede geçen ve bir sahifelik haşiye ile izah edilen “İmam-ı Mübin”, “Kitab-ı Mübin” ve izahında geçen ve Risale-i Nur külliyatı müvacehesinde çok ince manaları bulunan “Emr-i İlahi”, “Şecere-i Hilkat” gibi tabiratın ve bunlar gibi daha pek çok mana-yı mahsusuyla müzeyyen kelime ve terkiblerin ve merhum Tahiri Mutlu ağabeyin müteaddiden Hazret-i üstaddan naklettiği: “Ben bu tabirlerden maşrabadan su içer gibi marifetullah içiyorum, siz ise kokluyorsunuz, size yetiyor.” mealindeki ifadesiyle manidarlığı haber verilen tabirat-ı nurun manevi mana hassasiyetlerini asrın maddi ve ruhsuz kelimeleriyle ifade etmek imkanı var mı? Bu hususta hayli örnekler verilebilir.

Sadeleştirmeyi kabul etmeyen diğer bir mahzur da, Risale-i Nur’daki tevafukatın muhafaza edilememesidir. Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’da hayli yer verip nazara arzettiği tevafukatın , Risale-i Nur’un makbuliyetine gaybî bir işaret olduğunu beyan etmiştir. Halbuki risaleler sadeleştirilip elfaz değişse bu tevafukat bozulur. Bu ise bir iltifat ve ikram-ı İlahi olan işarat-ı gaybiyeye karşı hürmet ve takdir gerekirken muhalefettir ve istihfafdır.

Sual: Risale-i Nur’dan istifade edebilmenin şartları nelerdir?

Cevap: Risale-i Nur’un meziyetlerini, mahiyet ve hakkıyetini bir derece anlayabilmek, Risale-i Nur’u sadıkane, halisane, müdakkikane ve sebatla okuyup taallüm ve tefeyyüz etmek derecesine bağlıdır. Evet, Kur’an (29:43), (34:6) ve emsali ayetlerin bildirdiği gibi, Kur’anî hakikatları, hakiki manada ehl-i hakikat anlar.

Risale-i Nur’u kolay anlayıp tefeyyüz edebilmek ve ettirebilmek için halis bir niyetle ve cehd ü gayretle okumaya teveccüh etmek ve ettirmek ve Risale-i Nur’un Kur’andan tereşşuh ettiği haysiyetiyle sahib olduğu kudsiyetini telkin etmek ve nazarları kemal-i ciddiyetle ona çevirici takriz, teşvik ve tezekkürlerle alakaları uyandırmak ve okuma ciddiyetini zayıflatan şahıs ve cazip şeyleri şa’şaalandırıp nazarları harice dağıtmamak gerekiyor. Bir asra yaklaşan Nurculuk faaliyetinde cari olan tarz budur, sadeleştirmek değildir. Nurlardan istifade etmek ve ettirmek sadeleştirmekle olsaydı, başta Hz. Üstad olarak has dairedeki hakiki ve fedaî nurcular, 60 senelik Nur hizmetleri içinde bu sadeleştirmeyi çoktan yaparlardı veya en azından yapanlara mani olmazlardı. Hatta bazı sadeleştirme teşebbüslerine ;külliyatın tamamında değil, külliyatın cüz’i bazı bahislerinde, hatta mevkutelerde dahi izin verilmemiştir.

Dine karşı en üstün derecede teveccühleri bulunan sahabeler hakkındaki bir mavzuda Üstad Bediüzzaman, tabirat-ı diniyeden istifade ve istifaza etmenin veya edememenin sebebini şahıslardaki bazı haletler olduğunu anlatırken diyor ki:

Mezkur ifadede Hazret-i Üstad tabirat-ı diniye ve kelimat-ı mübarekeyi anlayıp zevkedebilmek için sadeleştirip basitleştirmeyi değil, tefekküri bir ameliyat yani okumada manaya cehd ve teveccüh etmek gerektiğini nazara veriyor. Evet tekamül kanunu olan mübareze-i iman ve küfür, ehl-i dalaletin hayat ve düşüncelerinin çirkinliği hissedilmekle ciddiyet kazanır. Yoksa onlarla ihtiyatsız ihtilat ve hayatlarını taklid ile, hassasiyet-i vicdaniye ve hissiyat-ı diniye zayıflar ve bid’atların çirkinliği hissedilmez ve tekamül kanununa bedel tedenniye kapı açılır. Arife işaret yeter.

Bediüzzaman Hazretleri lisanımızın korunmasını istemiştir

Bediüzzaman Hazretleri, asıl Türkçe olan fakat şimdi Osmanlıca dediğimiz lisanın muhafazasını istemiş ve o kelimeleri bilerek tercih etmiştir. Risale-i Nur’da Osmanlıca kelime ve tabirlerin muhafaza edilmesinin çok hikmetleri vardır. Üstad Hazretleri bu kelimelerin öz Türkçelerini bildiği halde değiştirmemiştir. Nitekim metinlerde bir çok öz Türkçe kelimeler, daha önce geçen Osmanlıca kelimelerin manalarını izah edecek şekilde ardarda veya başka cümlelerde onların yerine kullanıldığı görülmektedir.

Bunun çok sayıda örnekleri vardır. Misâl olmak üzere birkaçını zikrediyoruz. Bu misaller “Sözler”den alınmıştır.

(Parantez içindeki rakamlar, Envar Neşriyatın son baskısındaki sahifeleri gösterir. )

-anahtar (535), miftah (536)

-tahammül edemez ve yüklenemez (537)

-istinad eder. . . . dayanır (627)

-ince ve dakik (627)

-müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan (628)

-tezyin ettiği gibi süslendirip (654)

-sever, muhabbet eder (620)

-gerek, lazım (621) -mâhir, usta (623)

-tevkif ve durdurma (624)

-istab’ad. . . . akıldan uzak ve muhal görür (65)

-nihayetsiz, gayr-i mütenahi (552)

-âlem-i ahiret (531), öteki alem (556)

-me’yus, ümitsiz (584) -umum, bütün (586)

-kanat, cenah(589)

-küreyvat-ı hamra, yuvarlak kırmızı mevcut (592)

-lisaniyle, diliyle (592) -beden-i insani (593),

insanların bedeni (594) -şuunat, işler (595)

-zaptetmek, ele geçirmek(596)

-semanın (603), göğün (603) -yüz, sima(606)

-istiğna-yı mutlak var, hiçbir cihetle ihtiyaç yok (607)

-ekl, kelam ve fikirdir, yani yemek, söylemek ve düşünmektir (608)

-elinde, kabzasında (609) -gölgesi, zılali (611)

-geniş, vüs’atli (508) -vahşî, hiç şehir görmemiş (508)

-hâlidir, boştur (508) -hakir, küçük (508)

-âkil-ün nebat, ot . . . . yerler (508)

-âkil-üs-semek, balık. . . . . yerler (508)

-nardan, ateşten (508) -nurdan, ışıktan (508)

Demek oluyor ki; Hazret-i Üstad bilerek ve kasden Osmanlıca kelimelerin unutulmayıp muhafazasını istiyor. Ehl-i insafça biliniyor ki; lisan tahrifi ve Osmanlıca’yı unutturma gayretleri geniş sahada icra olunmuş ve hayli tahrifat ve tahribat yapılmıştır. Risale-i Nur asrın her türlü tahribini tamirle mükelleftir.

Netice

Bu derlemeyi hazırlamakta maksadımız, hakikat-ı hali tam bilemiyen iyi niyet sahibi olan bazıların doğruyu kitabdan görüp yanlışa düşmemelerine yardım etmek ve her meselemizi Risale-i Nur Külliyatında aramaya dikkat çekmek ve bu Derlemede ele alınan Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi hakkında, kitabî istikameti ve müvazeneyi görüp göstermektir.

İttihad İlmî Araştırma Heyeti

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …