21 Eylül 2020, Pazartesi
Home / Güncel Meseleler / Musibetlere bakış tarzı, yani isabetli değerlendirme nasıl olmalıdır?

Musibetlere bakış tarzı, yani isabetli değerlendirme nasıl olmalıdır?

(Soma’da meydana gelen maden felaketiyle ilgili olarak..)
Her şeyde olduğu gibi zelzele, hastalık, sel felaketi, savaşlar, yangın ve kazalar gibi her türlü musibetler için en önemli husus, nokta-i nazardır. Yani bakış tarzı, yani isabetli değerlendirmedir.
Evet, beşer aleminde, biri ilâhî, diğeri beşerî olarak iki nokta-i nazar vardır.
İlahî nokta-i nazar: Allah’ın (c.c.) ya­rattığı varlıklar ve hadiseleri, O’nun takip ettiği maksad ve hikmetleri nazara alarak değerlendirmektir. Bilhassa esma-i İlahiyeye ve ahiretteki sonsuz hayata bakan gayelere göre düşünmek, yani Kur’an’dan alınan ilim ve iman nazarıyla bakmak, isabetli ve selametli tek yoldur.
Evet, her şeyi, karanlıklı, felaketli ve korkunç veya sa­adetli, hikmetli, nurlu ve neşeli gösteren mezkür iki nokta-i nazar, insan aleminde manevî cehennem veya cennet vesilesi olduğundan, mevzuya girmeden önce bir miktar bu nokta-i nazar üzerinde durulacaktır.

Kur’an’a dayanmayan beşerî ve dünyevi nazar ve an­la­yış, her şeye dünyevî menfaat ve lezzetinin derecesi nis­be­tinde iyiliğine, zarar ve elemine göre de kötülüğüne hük­meder. Halbuki insanların beğendiği, hoşlandığı çok şeyler var ki, Kur’an onları beğenmez ve insanların hoşlan­madığı çok şeyler de var ki Kur’an onların menfaatli oldu­ğunu bildi­rir. Mesela Kur’an’ın, (2/216), (3/180), (4/19.) ayetleri örnek verilebilir.

İMANİ NOKTA-İ NAZAR İLE MUSİBETLER
Bediüzzaman Hazretleri dehşetli dinsizlik cereyanı­nın tahrikiyle işkenceli hapishanelere düşen talebelerine, manevî ve uhrevî faideler nokta-i nazarıyla diyor ki:
«Risale-i Nur’dan tam ders alan ve dünya fâni ve tica­retgâh olduğunu bilen ve herşeyi imanı ve âhireti için feda eden ve bu dershane-i Yusufiyedeki muvakkat sıkıntıların daimî lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ih­laslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak haletini, tebrik ve sebatınızı gayet istihsan ve takdir etmek haletine çevirdi.
Ben de الْحَمْدُ ِللّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلاَلِ dedim. Bana ait bu faide­ler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale-i Nur’un, hem rama­zanımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, “Ya Rabbena! Şükür. Bu kaza ve kader-i İlahî, hakkımızda bir inayettir.” dedirtecek kanaatım var.
Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu mu­sibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat ma­nen pek çok hafif geldi. İnşâallah çabuk geçer.
 عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ(*) sırrıyla müteessir olmayınız. Said Nursî» (Şualar: 294) (*) Bakara Sûresi, 2:216.
Bu parçada ifade edilen büyük sıkıntıyı ve eziyetli yolu tercih ettiren ancak imanî nokta-i nazardır. Halbuki, dün­yevî nokta-i nazar, bu meşakkatli yolu tercih etmeyi, akla aykırı görür. İşte peygamberler ve ümmetlerinin hali ve on­lara isyan edenlerin durumları, bu hakikatın en berrak delil ve manzarasıdır.
Aynı hakikatı te’yid eden Üstad’ın diğer bir mektubu da aynen şöyledir:
«Aziz, sıddık kardeşlerim! اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَرَهُ اللّهُ ve عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْsırrıyla, Risale-i ehemmiyetle celb-i dik­kat ise Risale-i Nur’un parlak fütuhatına ve düş­manlarına da hayretle kendini okutmasına yol açar. Hattâ Eskişehir Mahkemesindeki çok mütemerridleri ve mü­tehayyirleri ve muhtaçları tenvir edip kurtardı, o zahmeti­mizi rahmete çevirdi. İnşâallah bu defa daha geniş bir sahada, daha çok mahkemeler ve merkezlerde o kudsî hizmeti görecek…
Sizin tahliyeniz bu hakikata zarar vermez; fakat benim beraatım, zarardır. Umum âlem-i İslâmı alâkadar eden bir hakikatın hatırı için değil yalnız dünya hayatını, belki lüzum olsa uhrevî hayatımı ve saadetimi dahi ehl-i imanın Risale-i Nur ile saadetleri için feda etmeyi nefsim de kabul ediyor.»(Şualar: 324) (*) Bakara Sûresi, 2:216.
Bu mektuplarda açıkça görülüyor ki, dine hizmet yo­lunda çekilen müdhiş eziyetler başta rıza-yı İlahî’yi kazan­mak olarak uhrevî faydalarından dolayı bir ihsan-ı ilahî diye tavsif ediliyor ve şükrediliyor ve memnun olunuyor. Yani musibetlere dünyevî hayat nokta-i nazarıyla değil, uhrevî hayat nokta-i nazarıyla bakılıyor. Böylece dünyada İlâhî imtihan kazanılıyor.
ZAHİREN ÇİRKİN HADİSELERİN ALTINDAKİ HAYIR VE GÜZELLİKLER
Bahsimiz olan nokta-i nazarın kevnî hadisata, yani şu­unat-ı İlahiye’ye bakan Risale-i Nur’daki örneklerinden biri de أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ (*) Secde Sûresi, 32:7. ayetidir. Şöyle ki:
«Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet kâinattaki her­şey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzel­likler ve intizamlar var. Ezcümle:
Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazîn firak perdeleri arkasında tecelliyat-ı celaliye-i Sübhaniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tazibinden muhafaza etmek için nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin taze güzel bir bahara yer ihzar etmektir.
Fırtına, zelzele, veba gibi hâdise­lerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çi­çeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü ne­masız kalan birçok istidad çekirdekleri, zahirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılablar ve küllî tahav­vüller, birer manevî yağmurdur.
Fakat insan, hem zahirperest, hem hodgâm olduğundan zahire ba­kıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki eşyanın insana aid gayesi bir ise, Sâniinin esmasına aid binlerdir.» (Sözler: 231)
Bu beyanatta, İlahî hikmet nokta-i nazarı ile, beşerî nokta-i nazar, pek zâhir olarak ifade edilmiştir. İnsan kendi hayat anlayışını bu İlâhî hikmet nokta-i nazarına uydurmaya çalışmazsa, kâinat hadiseleri altında ezilir.
Her şeye ve hadiselere iman ve ilahî hikmet nazarıyla bakmayan insanları ikaz eden Bediüzzaman Hazretlerinin şu izahları da dikkat çekicidir:
«Hiç bir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur. Çünki şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır. Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edi­lemez.
 وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ
(Mü’minûn Sûresi, 23:71.)
Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.
Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyor­sun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyor­sun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sine­ğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!..» (Mesnevi-i Nuriye: 192)
«Hem insanın hodgâm hevesatı ve süflî ve akibeti görmeyen hissiyatı, kâinatta cereyan eden rahmaniyet ve hakîmiyet ve rububiyet kanunlarına mikyas ve mehenk ve mizan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb; kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür.
Fakat iman gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hurisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev’ini bir kâinat-ı suğra ve herbir insanı bir âlem-i asgar müşahede eder.» (Şualar: 611)
FELSEFE GÖZLÜĞÜ VE İMAN GÖZLÜĞÜ İLE BAKIŞ FARKLARI
Evet, Bediüzzaman Hazretleri dinden kopuk beşerî düşünce diye ifade edilebilen menfi felsefenin bakış tarzı hakkında diyor ki:
«Felsefe, her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şef­faf, berrak, nuranî bir gözlüktür.» (Şualar: 753)
Yine aynı bahsin devamında bütün alem ve hadisatına iman ve felsefe nazarıyla bakan değerlendirme tarzlarının harika mukayeseleri şöyle nazara veriyor:
«Bütün mahlukatla alâkadar ve herşeyle bir nevi alış-verişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzan ve ma­nen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mec­bur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.
İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mez­kûr cihetlerde bulunan mahlukatı, ahvali görebilir.
Sağ Cihet: Bu cihetten maksad, geçmiş zamandır. Binaenaleyh felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı za­man, mazi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, me’yusiyete maruz kaldığında şübhe yoktur.
Fakat iman gözlüğü ile o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ül­kenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sâkinleri daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukur­lar da, nuranî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telakki edilecektir. Demek imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itminan, inşirah, binlerce “Elhamdülillah” dedirten bir nimettir.
Sol Cihet: Yani, gelecek zamana felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere ye­dirip imha edecek, zulümatlı, korkunç, büyük bir kabir şek­linde görünecektir.
Fakat iman gözlüğü ile bakılırsa, Cenab-ı Hakk’ın Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm’in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefis, leziz me’kûlât ve meşrubata zarf olan bir maide ve bir sofra-i Rahmanî şeklinde görünecektir. Ve binlerce “Elhamdülillah” okutturarak tekrar ettirecektir.
Üst Cihet: Yani, semavat cihetine felsefe ile ba­kan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kü­relerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür’atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya maruz kalacaktır.
Fakat imanlı bir adam baktığı vakit,o garib, acib manevranın bir kumandanın emri ile nezareti altında yapıldığı gibi; semavat âlemini tezyin eden ve o yıldızın bize de ziyadar kandiller şeklinde oldukla­rını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsi­yet ve muhabbet edecektir. Âlem-i semavatı şöylece tasvir eden iman nimetine elbette binlerce “Elhamdülillah” söyle­mek azdır.
Alt Cihet: Yani, arz âlemine felsefe gözü ile bakan insan; küre-i arzı başıboş, yularsız, şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telaşa düşer.
Fakat iman ile ba­karsa, arzın Rahmanî bir sefine olup, Allah’ın kumandası altında bütün me’kûlât, meşrubat, melbusatı ile beraber, nev’-i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefine şek­linde görür. Ve imandan neş’et eden şu büyük nimete büyük büyük “Elhamdülillah”ları söylemeğe başlar.
Ön Cihet: Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki: Bütün canlı mahlukat -insan olsun, hayvan olsun- kafile be-kafile büyük bir sür’atle o cihete gidip kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yol­cusu olduğunu bildiğinden, teessüründen çıldıracak bir hale gelir.
Fakat iman nazarıyla bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri, seyahatları adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fâni menzilden bâki menzile, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup, adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar. Fakat yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatlar netice itibariyle saadetlerdir. Çünki, nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ: Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur. Ve keza, rahm-ı maderden dünyaya gelen ço­cuk, mahud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nâil oluyor.
Arka Cihet: Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; “Yahu bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suale bir cevab alınamadığından -tabiî- hayret ve tereddüd azabı içinde kalı­nır.
Fakat nur-u iman gözlüğü ile bakarsa, insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garib acib kudretin mu’cizelerini görmek ve mütalaa etmek için Sultan-ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütalaacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mu’cizenin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezelî’nin azametine derece-i delaletlerine kesb-i vukuf ettik­leri nisbetinde derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan-ı Ezelî’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar ve bu anla­yış nimetini kendisine îras eden iman nimetine “Elhamdülillah” diyecektir.
Mezkûr zulmetleri izale eden iman nimetine “Elhamdülillah” diye edilen hamd dahi bir nimet olduğundan, ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamda da üçüncü bir hamd, üçüncüye dördüncü hamd lâzım.
وَهَلُمَّ جَرًّا Demek bir hamd-i vâhidden doğan hamdler­den ibaret gayr-ı mütenahî bir silsile-i hamdiye husule geli­yor.» (Şualar: 753-755)
Bu mevzu Şualar adlı eserde (Birinci Nokta) dan sonra (Dokuzuncu Nokta) ile tamamlanır.
İMAN VE KÜFÜR NAZARIYLA DÜNYA
Bediüzzaman Hazretleri, iman ve küfür nazarıyla gö­rünen dünyayı da şöyle tasvir eder:
«Sonra muazzam bir perde daha açıldı, âlem-i Arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavanin-i ilmiyeleri, hayale dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesin­den daha sür’atli bir hareketle, yirmibeşbin sene mesafeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalan­mağa müstaid ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı Küre-i Arz içinde, âlemin hadsiz fezasında seyahat eden bîçare nev’-i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı.
Birden Hâlık-ı Arz ve Semavat’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabb-üs Semavati Vel-Arz ve Müsahhir-üş Şemsi Vel-Kamer isimleri; rahmet, azamet, rububiyet burcunda tulû’ ettiler.
O âlemi öyle nur­landırdılar ki; o halette bana Küre-i Arz gayet muntazam, müsahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi tenezzüh ve keyf ve ticaret için müheyya edilmiş bir şekilde gördüm.» (Mektubat: 410)
Risale-i Nur’da ehemmiyetine binaen pek çok yer­lere serpilen ve çeşitli makamlarda ve muhtelif tasviratla ya­zılan ve insanın düşünce ufkunu açan nokta-i nazarlar var. Evet, kâinat sahibinin yarattığı kâinat hakkındaki ihata-i mutlaka ve isabet-i mutlaka ile cezalet-i beyaniyesini ta­zammun eden Kur’anî nokta-i nazara karşı, beşerî nokta-i nazarın sönüklüğünü gösteren Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vah­dete, âhirete, uluhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür.
Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabi­ata bakar, ona göre görür.
Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i Usûl-üd Din ve ülema-i İlm-i Kelâm’ın makasıdı içinde gö­rünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler.
Fakat hakikî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlahiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler.
Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüv­vet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.
Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat’iyyesi, Kur’anın hakaik-i kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dame­nine erişemez. Nümune olarak bir misal zikrederiz:
Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazarıyla ba­kılsa hakikatı şudur ki:
Güneş etrafında mutavassıt bir sey­yare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk.
Fakat ehl-i Kur’an nazarıyla ba­kıldığı vakit -Onbeşinci Söz’de izah edildiği gibi- hakikatı şöyledir ki:
Semere-i âlem olan insan; en câmi’, en bedi’ ve en âciz, en aziz, en zaîf, en latif bir mu’cize-i kudret olduğun­dan, beşik ve meskeni olan zemin; semaya nisbeten madde­ten küçüklü­ğüyle ve hakaretiyle beraber manen ve san’aten
  • bütün kâina­tın kalbi, merkezi..
  • bütün mu’cizat-ı san’atının meşheri, ser­gisi..
  • bütün tecelliyat-ı esmasının mazharı, nokta-i mihrakı­yesi..
  • nihayetsiz faaliyet-i Rabbaniyenin mahşeri, ma’kesi..
  • hadsiz hallakıyet-i İlahiyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli enva’-ı sagiresinden cevvadane icadın medarı, çarşısı ve
  • pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve
  • mensucat-ı ebediyenin sür­’atle işleyen tezgâhı ve
  • menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve
  • besa­tîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sün­büllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte Arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’an-ı Hakîm; semavata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren “Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz” diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et ve anla ki:
Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur’anın parlak, ruhlu haki­katleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.» (Sözler: 350)

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …