28 Kasım 2020, Cumartesi
Home / Güncel Meseleler / Laiklik Bize Uyar mı?

Laiklik Bize Uyar mı?

MÜSLÜMAN LAİKLİĞE TARAFTAR OLUR MU?

İslâm Hukukunu mer’iyetten kaldırmak esasına dayanan laiklikle, halk ek­seriyetine istinad eden cumhuriyet; büyük çoğunluğu müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem’ olamaz, birbirini nakzeder. Zira laikliğin benim­senmesiyle iman te’lif edilemiyor.

Memleketimizde bir insan ömrüne yakın tatbik edilen ve bir türlü gerçek tarifi kasten yapılmayan veya yapılamayan laiklik nedir? Yıllardır isteyen istediği gibi laiklik adına konuşmuş ve gerçek inanç sahiplerini zaman zaman rencide etmişlerdir. Batıdan gelen bu sistemin doğuşu ve batı için uygulaması ve daha sonra bizim memleketimiz için uygulanmasını bir parça inceleyip takdim ediyoruz.

Şimdi bu konudaki çalışmalara katkıda bulunmak ve fikir verebilmek için iki bölüm halinde neşrediyoruz. Birinci bölüm laikliğin Avrupadaki çıkış sebepleri ve tatbikatı; İkinci bölüm de 1923 den sonra bizim memleketimizde tatbikatı ve nihayet 1937 de Anayasa’ya konması şeklinde inceleyeceğiz.
Laiklik: (Fr. laic yahut laique = laik kelimesinden laicisme = laisizm yani laikleştirme akımı ve laicite = laisite yani laiklik, laik olma vasfı; Os. Laik = lâdinî ve laiklik = lâdiniye) Umumi manada ve ilmî bir ifade olarak laik: Dine istinad etmeyen, ruhani olmayan kimse. Dinî olma­yan şey, dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensib.
La­iklik ise: Devleti, dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esas ve kanunların menşeini ve teşri’de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etmeyip insanın ve cemi­yetin sadece dünyevî menfaat ve anlayış ölçüsüne terkeden, diğer bir tabirle, İlahî kanunu terkeden, beşerî nizamla cemiyeti idareye çalışan sistem manalarına gelir.
Laik kelimesinin aslı, Latince “laıcus” (laikus) kelimesi olup “ra­hiplerin dışında kalan halktan kimseler manasında kullanılıyordu. Bu terim Batı’da siyasî ve hukukî bir prensip olarak kullanılmadan önce kiliseye, ruh­banlığa, dine ait olmayan kişi ve eşya için kullanılmıştır.
Meselâ “laik kişi”, din adamı sınıfından olmayan; “laik elbise”, ruhban sınıfına veya dinî tören­lere mahsus olmayan elbise demektir. Bu terimin kullanma sahası zamanla genişleyerek, düşünce ve sanat hakkında da din dışı olma vasfını ifade için başvurulan bir terim olmuştur. Laik müzik: Kilise mü­ziği dışında kalan mü­zik; laik resim, laik mimari, laik şiir, daha umumi bir tabirle laik sanat: dinî gaye, dinî kayıt ve endişe taşımadan icra edilen sanat gibi…
Laikliğin çeşitli tarifleri vardır. Siyasî tarifiyle laiklik; demokrasinin temel esaslarına yani hür seçim, kanun hâkimiyeti, din ve vicdan hürriyeti, söz hürriyeti gibi demokraside değişmeyen prensiplere aykırı olmamak şar­tıyla devletin, her türlü düşünce ve inanışlara bağlı olan ferd ve cemaatlere karşı tarafsız kalmasıdır. Diğer bir ifade ile lâiklik, dine ve dindarlara, dinsiz­liğe ve dinsizlere dokunmaz ve dokun­durmaz ve tarafsız bir devlet idare şeklindedir. Bediüzzaman Hazretleri bir ese­rinde “dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet” (Ş.363) şek­linde tarif eder.
İşte halk ekseriyetinin kabulüne dayanmak şartıyla, bu tarif edilen laik devletin icraat ve müdahale sahası, milli bünyede maddî hayatın tanzi­midir. Yani yollar, hastahaneler, beşerî münasebetlerde vukua gelen teca­vüzleri önleyen adalet mercileri ve askerî gücün teşkili gibi faaliyetlerdir. Bu devlet şeklinde ne devlet dine ve ne de din devlete mahkûm değildir. Av­rupa’da, hususan Amerika’da olduğu gibi…
Laikliğin hukukî tarifine gelince: Hukukun kaynağını ve teşri’de (kanun yapmada) nokta-i nazarı dinî olmaktan çıkarıp beşerî anlayışa terketmektir. Yapılan bir kanun, dinî bir kanuna denk gelebilir. Fakat bu ka­nun böyle bir niyetle yapıl­mamıştır ve bu yüzden dinî mahiyete de sahib ol­maz.
Esasen kanun, kötülüğü men ve iyiliği emreden bir mahiyete sahib ol­malıdır. Fakat iyi ve kötünün ölçüsü ne olacaktır? Bu ölçü nedir? İslâm hu­kukçuları Kur’ana dayanarak hülasaten şu hakikatı beyan ediyorlar. İnsanın herhangi bir şeye iyi veya kötü demesi, iki ana ölçüye dayanır:
Birincisi: Allah, halkettiği şeyleri sonsuz hikmetine göre halk eder. O şeylerin hakiki değeri de, o hikmete göredir. O halde her şeyin hakiki hük­münü, hikmetine göre Allah tayin etmiş ve Kur’anla bildirmiştir. Âlem ve beşerin bütün ahvali, esma-i İlahiyenin iktizalarına ve âhiret hayatına bakar çok küllî ve derin İlahî hikmetlere sahibdir. İnsanın bu hikmetlere uygun dü­şünmesi ve yaşaması, ancak Allah’ın bil­dirmesi ile mümkündür.
İnsanın bu İlahî esasa dayanan, bu niyetle yapılan ferdî ve ictimaî bütün hare­ketleri ibadet sayılır. Çünkü ibadet, Allah’ın bildirdiği şeyleri, bildirdiği için yap­maktır. Aksi halde ibadet olmaz.
İkincisi: İnsan yalnız dünya hayatındaki menfaat ve lezzeti “iyi” için, za­rar ve elemi de “kötü” için ölçü alacaktır ki bu da maddeci ve egoist bir anlayıştır. Bu ikinci ölçü ancak dinin hükmetmediği mübah şeylerde caiz olur. Laikliğin felsefi tarifi ile de alâkalı olan bu ölçü, Kur’an nazarında, kişi­nin kendi heva ve arzularına göre hayatını de­ğerlendirmesi olup, hakka ve hakikata uygun değildir. Ezcümle 1936 sene­sinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ilk baskısı yapılan “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirinde bu husus şöyle beyan ediliyor:
“(13:37) وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُم بَعْدَ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ“Sana gelen ilim­den sonra onların hevalarına ittiba edecek olursan” yani, Kur’anın ba’zı ah­kâmını inkâr eden hiziblerin inkârları, hevadır. Onlar hakkında hükmünden hoşlanmazlar da hevalarına, gönüllerinin arzusuna uyarlar, kendi hevaları hâkim olsun isterler.” (E.T.2997)
(28:50) فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ “Artık bil ki sırf hevalarına tabi’ olu­yor­lardır.”
وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِّنَ اللَّهِ“Halbuki Allah’tan hiç bir de­lil olmaksızın mücerred hevasına tabi olandan daha sapkın, daha şaşkın kim olabi­lir.” (E.T.3743)
“Onun için o şeriata ittiba et, kendini ona uydur da, (45:18)
وَﻻَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ ﻻَ يَعْلَمُونَ“bilmiyenlerin hevalarına uyma.” Al­lah’ın ahkâmına ilmi bulunmayan veya ilmin muktezasına tabi’ olmayan kimseler, sırf kendi keyf ü heveslerinin arkasında koşarlar. Hevalar ise ferde göre ihtilaf eder, Benî İsrail gibi ihtilafa düşürür, Allah’ın gadabına götürür. Şeriat ise toplar, tevhid ile rızasına götürür. Şeriatı ta’kib et de cahillerin hevalarına uyma.” (E.T.4318)
Bundan başka, Kur’an (2:120,145) (5:48,49) (38:26) (42:21) (47:14) (53:4) emsali âyetleri Hakka bedel, insanın arzu ve hevasına uymasının haktan udul oldu­ğunu beyan eder.
İşte cemiyet hayatını ve beşerî münasebetleri tanzim edecek olan ka­nunlar, temel yapısı itibariyle mezkûr iki ölçüden birine dayanacaktır. O ce­miyet dahi bu ölçülerden birisi ile şeklini alıp cemiyetin ferdlere tesiri de buna göre olacaktır. Yani ya hakkın veya hevanın tesiri hâkim rol oynar. İşte en hürriyetçi addolu­nan Avrupa ve Avrupaî memleketlerde yeti­şen gençliğin durumu ki, bütün demok­rat memleketlerde vatanperver ve hamiyetperverleri endişeye düşüren bir merha­leye gelmiştir.
Laikliğin Tarihi Seyri
Şimdi doğuş ve gelişmesinin temelinde Hümanizm cereyanının da te’siriyle felsefi tarifine doğru kaydırılan laikliğin tarihi sey­rine ge­çelim. Şöyle ki:
Laiklik teriminin Batı’da devlet ve hukuk prensibi olarak kabul ve tatbik edil­mesini hazırlıyan şartlar ve gelişmelerin kökleri, Ortaçağ’a kadar uzanır. Bilindiği gibi Batı’da içtimaî hayat ve nizam, Ortaçağ’da tamamen Katolik kilisesinin kont­rolü ve otoritesi altında bulunuyordu. Siyasî ve içtimaî hayat kadar felsefe, ilmî ve sanat faaliyetleri de bu kontrolün içinde yer alıyordu.
Meselâ felsefe, Katolik kilise­sinin hizmetinde idi ve vazifesi de Katolik inançlarının müdafaasını yapmak; akıl, ilim ve felsefe ile uzlaştırmaktı. Bu çalışmalardan kilisenin resmi felsefesi olan Sko­lastik Felsefe doğmuştur. Bu felsefenin Katolik inançlarını akıl ve ilimle uzlaştırma çabaları başarılı ola­mamış ve bir takım tezatlara yol açmıştır. Neticede Katolik mezhebi, inanç ve fikriyat birliğini koruyamamıştır.
Bu mezhebin inançlarının akıl, ilim ve felsefe ile bağdaşamıyacağını gö­ren mü­tefekkirler, dinî inancı vicdanî bir mesele olarak kabul etmek icabettiğini müdafaa eder oldular. Kilise, Katolik inançlarının tehlikede ol­duğunu görerek otoritesini ve birliğini sağlamak için tahakküm ve baskı yo­luna başvurmuştur. Buna karşılık Eski Yunan ve Roma medeniyetlerine ait ilmî, felsefi ve sanat eserlerinin Batı dünya­sında yeniden rağbet görmesiyle tesirinin artması neticesi Rönesans ve Reform ha­reketleri ortaya çıkmıştır.
Rönesans mütefekkir ve sanatçıları kiliseden bağımsız yani laik bir dü­şünce ile hareket ederek uhrevî hayata karşı dünyevî hayatı ön plana alan, İlahî olan yerine beşerî olanı tercih eden bir dünya görüşünü işleyip geliştir­meye başlamışlardır. Ki­lise dışında uhrevîlikten dünyevîliğe yönelen bu akımlar yanında kilise içindeki fikir ayrılıkları, Reform hareketlerine ve mez­hep ayrılıklarına yol açmış, Hristiyanlık dünyası parçalanarak Protestan, Anglikan gibi mezheplere bölünmüştür. Buna pa­ralel olarak da devletler ve milletler Katolik kilisesine karşı istiklallerini ortaya koy­muşlardır.
Batı dünyasının mezheplere ve milli devletlere bölünmesi, kilisenin baskı ve otoritesini sarsmakla birlikte, yeni ihtilaflara da yol açmıştır. Bunun neticesinde uzun süren mezhep kavgaları ve savaşları başlamıştır. Bu müca­deleler bir çok ma­sum insanların ölümüne, ızdıraplara sebebiyet vermiştir.
Diğer taraftan, Yeni­çağ’dan itibaren ilim ve teknikte ilerlemelerin hızlan­ması, dünyevî hayatın cazibesini arttırmıştır. Artık din dışında bir takım maddî imkânları keşfeden, maddî dünyaya hükmetmeye başlıyan ve bu sebeble kendinde bir kudret vehmederek kendine gü­veni artan Batı insanı, dine karşı şüpheci ve inkârcı bir tavır alır. Fransız ihtilalini hazırlıyan ve ya­panların benimsedikleri esas düşünce de bu olmuştur. Kilisenin tek­lif ettiği dinî bir nizam yerine, beşerî bir nizam hâkim olacaktır.
Geçmişteki kilise hâ­kimiyeti ve onunla müttefik olan Aristokrasi’nin baskılarına ve Avrupa insa­nını bıktıran mezhep mücadelelerine karşı ihtilal, herkese düşünce ve inanç hürriyeti, eşitlik ve adalet vadediyordu. Bu sebeble yeni kurulan siyasî rejim, din ve siyasî oto­ritenin ayrılığını esas alan laiklik prensibini kabul etmiştir. Laiklik esasına göre; dün­yevî hayat nizamı devlete, uhrevî hayat nizamı dine ve dinî otoriteye aittir. Devlet ve din müessesesi birbirine karşı bağımsızdır ve birbirlerinin sahasına müdahale edemez.
Laik devlet düzeni, Batı dünyasında kolaylıkla benimsendi. Çünkü dinle devlet ayrılığı aslında Hristiyanlığın kabul ettiği mevcut İncil’e ters düşmüyordu. Bu muharref İncil, “Allah’ın hakkını Allah’a, kralın hakkını krala ver” demektedir. İn­cil’de, dinî hayat ve ibadet şekilleri ile içtimaî haya­tın hakukî nizamına ait kaideler mevcut olmadığı için, sonradan “Kilise ba­baları” denilen Hristiyan din büyükleri bir takım kaideler vaz’ etmişlerdir. Bunların değiştirilmesi de, Hristiyanlığın esasına bir zarar vermez. Çünkü bu kaideler İlahî değil, beşerî mahiyettedir. Bu sebeble re­form hareketleri yapı­labilmiştir. İhtilaf, Katolik kilisesinin otorite birliğini sağlamak gayretinden doğuyordu.
Laikliğin felsefî, siyasî ve hakukî manaları az çok farklıdır. Laikli­ğin fel­sefî manası, insanın şahsî ve içtimaî hayatı üzerinde İlahî iradenin hâ­kimiyetini red­detme, insan hayatına insanın kendisi tarafından, kendi akıl ve iradesi ile ve yalnız dünyevî hayatı için kaide ve nizam vaz’ etmesini esas al­maktır.
Laikliğin bu manasına göre devletin dinden bağımsız olması yetmez, aynı za­manda dinini ilim, felsefe, sanat, ahlâk, eğitim ve öğretim, aile, ekonomi gibi cemi­yet hayatının hiçbir sahasına müdahale ve tesir icrasına izin verme­mek, dinî hayatın her türlü tezahürünü ortadan kaldırmak ve sadece kişinin vicdanında hapsetmek hatta mümkünse kişi vicdanından da silmek icabeder. Bu manada laiklik, devletin dinsizliği esas almasıyla eş manadadır.
Kökleri eski Yunan reybiye ve izafiyetçilere (şüpheci ve rölativist­lere) ka­dar uzanan ve her şeyin ölçüsü olarak insanı alan, cemiyet ve cemi­yetteki din ve ahlâk dahil bütün müesseseleri insan eseri olarak telakki eden, maddeyi ve dünyevî hayatı esas alan bu inkârcı çığır, Rönesansla beraber ye­niden ortaya çıkıp gelişmeye başlar ve 19. yy. da sistemleşir.
Batı memleketlerinde bu düşünce paralelinde bir laiklik tatbikatı olma­mıştır. Çünkü Fransız İhtilalinden sonra fikir ve inanç hürriyetiyle birlikte çok partili ser­best seçimli demokrasi de gelişip yerleşmeye başlamıştır. De­mokraside hâkimiyet millette kabul edildiği için, devlet halka rağman halkın istemediği bir prensibi, din aleyhtarı bir düşünceyi tatbik edemezdi.
Nitekim halkı temsilen seçilip gelen mec­lislerin hazırladıkları anayasalarında, Allah inancı ve dinin kutsallığı açıkça belirtil­miştir.
Meselâ, Batı demokrasisine ör­nek gösterilen ülkelerde birisi olan İngiltere’de Kral veya Kralice Anglikan Kilisesinin tabii reisidir. Hamen mer’î olan Act of Settlement’e göre “İşbu tahta cülus edecek kimse, kanunen müesses İngiliz Kilisesi mezhebine ria­yetkâr olacaktır.
“Yani bizim tabirimizle söylersek; laik İngiltere’de Kral veya Kraliçe siyasî makamları ve sıfatları yanında aynı zamanda Anglikan Kili­sesi­nin halifesi durumundadırlar.
İsveç Anayasası’na göre Evanjelik Loteriyen Ki­li­sesi, isveç’in milli kilisesidir. Bu kiliseye mensup olmıyanlar milletvekili olamaz, dinî tedrisatta vazife alamaz, resmî dinle ilgili mevzularda hâkimlik yapamaz ve memur ise mütalaa, profesör ise ders veremez.
Norveç anaya­sası’na göre Luteriyen Mez­hebi, devletin resmî dinidir. Bu dine mensup olan halk, çocuklarını bu dinle terbiye ile mükelleftir.
Jesuitlere (Cizvitlere) karşı müsamaha yoktur. Kral daima resmî dine sa­dık ol­maya, bu dini yaşatmaya ve korumaya mecburdur. Resmî dine mensup olmıyanlar, Devlet Kilisesine müteallik müzakere ve kararlara katılamazlar.
Danimarka’nın 1953 yılında yürürlüğe giren Anayasasının 4. maddesi: “Devletin milli kilisesi, Evanjelik Luteriyen Kilisesidir. Bu sıfatla devletten yardım görür.” Altıncı madde­sine göre de Kral, resmi kiliseye sahip olmalı­dır.
İtalya’nın 1848 tarihli anayasasında “Apostelik ve Romen Katolik Dini, devletin yegane dinidir” kaydı mevcuttur.
İkinci Dünya Harbi’nden sonra yapılan anayasa değişikliğinde şu hükümler kon­muştur: “Devlet ve Katolik Kilisesi kendi aralarında bağımsız ve egemendirler.”
devam edecek…

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …