24 Eylül 2020, Perşembe
Home / Güncel Meseleler / İslam ve Demokrasi

İslam ve Demokrasi

Zamanımızda ehemmiyetle üzerinde durulan önemli meselelerden biri de, demokrasinin İslâmiyetle bağdaşıp bağdaşmadığı meselesidir.
Evvela, demokrasiyi ele alacağız. Şöyle ki; demokrasi, kendi anayapısını teşkil eden esaslarına ters düşmeyen her şekle ve anlayışlara açık bir sistemdir. Yani halk çoğunluğunun tercih ettiği sistem ve anlayışa göre şekillenir. Halk çoğunluğunun tercihi değiştikçe esaslarını muhafaza etmek şartiyle o da değişir.
Nazariyatta bilinen bu mütehavvil demokrasi, tatbikatta görülen demokrasiden maalesef farklıdır. Nazariyattaki demokrasi, halk egemenliğini gerçekleştiren,
  • hür seçim,
  • hukukun hakimiyeti,
  • kanun karşısında müsavat,
  • din ve vicdan hürriyetleri,
  • fikir, kelam ve neşir hürriyetleri
gibi temel yapıya dayanır ki bu esaslar demokrasinin anayapısıdır ve değişemez ve değiştirilemez.
Bu yazıda daha çok demokrasinin asliyetinden bahsedilecektir.
Tatbikatta ise, çok kere kitablarda kalan demokrasi esaslarının zıtları hükmeder. Dolambaçlı yollarla demokrasi adına ideolojik ve şahsî garazların mücadelesi, cemiyet ve siyaseti çıkmazlara sokar.
Mezkür demokrasinin en çok dikkat çeken bir hususiyeti vahye, yani dine dayanmak veya dayanmamak mecburiyetinin olmamasıdır. Evet, demokrasi mücerred asliyetiyle renksizdir. Yani, tatbikat öncesinde (esaslarının dışında) hususiyetler taşımaz.
Halbuki İslâmiyet siyasi iktidar sahibi değilken de prensip ve itikadî cihetiyle vahye dayanan inancı esas alır. İslâm, vahyin tebliğini ve hâkimiyetini yani bütün kainata hâkim olan Allah’ın gönderdiği ahkâmın, beşerin şahsî ve İçtimaî hayatına hükmetmesini ve tebliğ yoluyla bu hâkimiyete zemin hazırlanmasını ister.

Demokratik iktidar ise, vahyi esas almayan bir topluluğa dayanıyorsa, kendini iktidara getiren bu topluluğu temsil ederek dine dayanmaz. Zira demokrasinin temel prensiplerinden biri halk hakimiyetidir.
Eğer cemiyette çoğunluk olarak vahyi esas alan yani dine bağlı bir topluluk mevcutsa, iktidar da bu topluluğun temsilcisi olarak dine dayanan bir iktidar olur.
Bediüzzaman Hazretleri bu hususu hatırlatır mânâda diyor ki:

«Madem ki meşrutiyette hâkimiyet millettedir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir. Zira Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatlı revabıt ve milliyetleri, İslâmiyet’ten başka bir şey değildir.» (Hutbe-i Şamiye sh: 93)
İşte Bediüzzaman Hazretleri bu ifadesiyle bir cemiyetin ekseriyeti müslümansa, İslâm iktidarının yani, İslâm Cumhuriyetinin hâkimiyeti, kaçınılmaz bir netice olacağını hatırlatır.
Tatbikatta görülen demokrasi adı altındaki siyasî iktidarlar, imkân buldukça antidemokratik ve dolambaçlı yollara başvurarak ve hür rejimin esaslarını ihlal ederek, muhalefet partilerine ve bilhassa İslâmiyete ve müslümanlara tasallut ederler. Maalesef ki bu tasallut, asrın siyaset dünyasında bir nev’i maharet addedilir olmuştur.
Oysa İslâm iktidarı, tecavüz etmeyen gayr-ı müslim bir topluluğa dahi tasallut etmez, sadece tebliğde bulunur. Çünkü tebliğ, hür rejimlerin reddedemeyeceği en meşru bir yoldur. Hür rejimlerde fikir ve söz hürriyetine ve tebliğe engel olunamaz. Aksi halde hür rejimin en mühim esaslarından olan din, vicdan, fikir ,söz ve neşir hürriyetleri çiğnenmiş olur.
Şu halde hür rejimin temel prensiplerinden birisi olan çoğunluk hakimiyeti prensibi, bir İslâm cemiyetinde halkın kendisini Allah’ın emirlerine uygun olarak idare etmek istemesi şeklinde ortaya çıkar. Bunun aksini düşünmek tenakuz olur. Çünkü İslâmiyete bağlı bir milletin, bilerek, Allah’ın insan hayatındaki hakimiyetinin tahakkukunu sağlayan kanunların ilgasını isteyeceği düşünülemez.
Şu halde İslâm cemiyetinde demokrasi, bir İslâm Cumhuriyeti olarak ortaya çıkar.
Yoksa millet çoğunluğunu teşkil eden müslüman halkın, bilgi yetersizliğini istismar ederek girişilen aldatıcı propagandalarla, dolambaçlı ve maksatlı yapılan seçim sistemleriyle ve aşırı müstebit bir dogmatizm mânâsını taşıyan bir kısım prensiplere peşinen uyma mecburiyeti getiren kayıtlar yoluyla iktidar olmak, emsalsiz bir antidemokratik hareket olur. Bu yollarla ele geçirilen iktidar da gayr-ı meşru olup vahşet mânâsını taşır.
1- Halk çoğunluğunun hakimiyetini sağlayan âdil ve serbest seçim,
2- Fert veya zümre hakimiyetini kaldıran hukuk devleti olma prensibi,
3- Fikir ve söz hürriyeti, yani düşünce ve inancını tebliğ, tedris ve neşir hürriyetleri; zira söz ve yazı ile ifade edilemeyen insanın inanç ve düşünceleri için hürriyet ve serbestlik kaidesinin varlığından bahsetmek gereksiz ve mantıksızdır,
4- Din ve vicdan hürriyetleri gibi esaslardır.
Bu esaslarla beraber; insanlığın lâzımı olan aile müessesesi ve iktisadi hayatın temeli olan hür teşebbüs ve mülkiyet hakkı prensipleri de medeniyet dünyasında değişmez esaslardan olmalıdır.
Bu esasları İslâmiyet en mükemmel şekliyle 1400 sene önce getirmiş olduğunu insaflı Avrupa fikir adamları dahi itiraf etmişlerdir.
Ezcümle,«Külliyet-ül Hukuk Kongresi»nin cem’iyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki:
«Ben itikad ediyorum ki: Muhammed’in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkilâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsalemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsalemet ve saadet-i hayatiyeye ne kadar şedid ihtiyacı var olduğunu herkes anlar! » (Mektubat sh: 215)
«Bugünkü medenî cem’iyetler, Kur’anın yüksek hakikatlerini, yüksek terakki ve medeniyet düsturlarını tatbik edebilecek seviyeye henüz erişememişlerdir. Bu büyük hakikatı meşhur İngiliz mütefekkiri Bernard Shaw şöyle ifade etmişti:
«Demokrasiyi en ileri götüren millet İngilizlerdir. Bunun daha ötesi Müslümanlıktır.» (Nur Çeşmesi sh: 184)
Yukarıda bahsedilen prensipler ve hürriyetlerin şekil ve hudutlarının tayininde beşerî ve semavî ölçülere göre farklılıklar vardır.
Bu farklılığın en ciddi ciheti şudur ki: Prensip ve kanunlar, hak ve adaleti, iyiyi ve faydalıyı koruyan; batılı, zulmü, şer ve zararı durduran mahiyette olmaları umumî bir kaidedir. Fakat iyinin ve kötünün tayininde semavî ve beşerî nokta-i nazar ve kıstaslardan hangisi tercih edilecek?
Bu hususta, demokrasiye göre, cemiyet dine bağlı değilse beşerî anlayış, cemiyet dindar ise, semavî kıstaslar hükmedecektir.
Mesela bir İslâm cemiyetinde İslâm hukuku; milli ahlakı bozan ve manevî hukuka ve değerlere zarar veren durumları önler. Sosyal hayatın tesiri inkâr edilemez. Mesela açık saçık gezmek hürriyeti isteyen bir kadın, bu haliyle müslümanların manevî hayatına ve en kudsî varlığı olan uhrevi saadetine zarar verip manevî hayatına ve hukukuna tecavüz ediyor. Hatta böyle serbestlikler, bir İslâm cemiyetinin bozulmasına, hatta anarşiye kadar yol açabilir.
Beşerî nokta-i nazar ise, böyle manevî zararın varlığını düşünmüyor. O halde müslüman ekseriyetine istinaden kurulan bir İslâm devletinde, bu ve buna benzer manevî zararların önlenmesi lazımdır.
Evet, İslâmî şeair tatbik edilip bu şeaire zıd olan bid’atlar önlenmelidir.
Bediüzzaman Hazretleri ilk kurulan Cumhuriyet Meclisine hitaben yazdığı ve mebuslara ve kumandanlara dağıttığı on maddelik beyannamesinde bu hususu ehemmiyetle nazara veren ifadelerinden bazıları aynen şöyledir:
«Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz. Muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.» (Tarihçe-i Hayat sh: 139)
«Madem Şarkı intibaha getirdiniz.. fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa’yiniz ya hebaen-mensurâ gider veya sathî kalır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 140)
«İslâmiyet, metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâubaliyane, Avrupa medeniyet-i habisesinden süzülen bir cereyan-ı bid’akârâne sinesinde yer tutamaz. Demek Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvari bir iş görmek; İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir; başka olamaz, hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.» (Tarihçe-i Hayat sh: 141)
«Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, manâ-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzat imtisâl etmek ve ettirmekle manâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç; fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan, şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye, mânâ-yı hilâfeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek; ve o mânâyı idame etmek için, kuvveti dahi verecek. Halbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise, وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا (3/103) Âyetine zıddır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 142)
«Bilirsiniz ki; ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir.
Yoksa şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise, düşmanı tevkif etmez, teşçi eder.» (Tarihçe-i Hayat sh: 142)
Yukarıda anlatılan millî ahlak ve vicdanı bozan yaşayış şekline yapılan bu şer’i müdahale, halk ekseriyetine dayanan hür rejiminde icabıdır. Her iki tarafın isteğini icra etmek mümkün değildir. Bu gibi meselelerde azınlığın isteğini yapmak, ekseriyetin hakkını ve iradesini ilga etmek demektir. Bu da İslâm’a zıt olduğu gibi aynı zamanda antidemokratiktir.
Bir cemiyet içinde azınlıkta olanlar, başkalarına zarar vermeyecekleri sahalarda serbest olabilirler, gayr-ı müslimler, başkasına zarar vermeyen ve vicdan hürriyeti içinde yerini alan fikir ve inançlarında serbest ve hürdürler. Bir müslüman azınlığın da gayr-ı müslim bir devlete aynı hak ve hürriyetleri vardır. Yukarıda bahsi geçen uygulamayı hür rejime aykırı görmek, ekseriyete rağmen azınlığı hâkim kılmayı istemek demektir.
Hür rejim esaslarına dayanan bir devlet bünyesinde görevli bir devlet adamı, resmî sıfatıyla millet içindeki fikrî ve dinî cemaatlara karşı bîtaraftır. Çünkü devlet, milletin bilâtefrik idare merciidir. Devlet adamı, devlet adamı sıfatıyla bîtaraf kalır ve fikren muhalif olduğu taraflara da âdil muamele etmesi gerekir. Devlet adamı, vazife makamında, eğer ideolojisi hesabına tarafgirane hareket ederse, devletin itibarına zarar verir ve umumi huzurun bozulmasına ve milli, bünyede gruplaşmaları tahrik ederek tefrikaya yol açar.
Bir memleketin kendi içtimaî hayatındaki müşterek ve umumi ihtiyaçlarını, iktisadî şartları içinde temin ve icrası için teşkil ettiği hukukî ve idarî teşkilatı olan devletin sahibi, devleti kuran millettir. Devlet memuru ve âmirleri, hakkın ve halkın hâdimleri ve maaşlı işçileri mânasındadır. Bir hadiste buyurulduğu gibi:
«سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ(*) hakikatıyla, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil.
Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za’fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir mertebe tarzına getirdiğinden; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet adalet olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin; belki nefsanî haksızlıklara vesile olur.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 173)
(*) el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463
İşte bu hakikat-ı hadisiyeye aykırı olarak ve enaniyetin hâkimiyeti zevkiyle, bir kısım devlet adamları, milletin şahsî hayatına, kıyafetine hatta düşünce ve itikadına kadar müdahale etmek istemeleri, antidemokratik olduğu gibi devletin müdahale sahasını da hayli genişletmiştir.
Halbuki devletin müdahale sahası, ciddî bir ihtiyaç olmadıkça genişletilmemelidir. Çünkü genişlerse, ferd hürriyetlerine müdahalesi artar ve böylece devlet, memuru olduğu milleti rahatsız eder. Halbuki devletin sahibi millettir.
Devletin dahildeki vazife sahası; askerî teşkilat, adalet müesseseleri, devlet gelirlerine ve gelir kaynaklarına bakmak ve hastane, yol, muhaberat ve fakirlere yardım hizmetleri gibi vazifeler çerçevesine kalır ve lüzumu kadar vazife yüklenir. Yoksa devlet bürokrat durumuna ve giderek aşırı devletçiliğe kayar ve devletin sahibi olan milletin üstünde mütehakkim bir kadro olarak ortaya çıkar. Bilhassa harb veya ihtilal hâdiselerinin neticesinde «istibdadat-ı askeriye» ve bir nev’i askerî saltanat şekline döner.
İslâm hukukunun mer’iyetten kaldırmak esasına dayanan lâiklikle, halk ekseriyetine istinad eden cumhuriyet; büyük çoğunluğu müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem’ olamaz, birbirini nakzeder. Zira lâikliğin benimsenmesiyle iman birleşmiyor. Bu hüküm dinde kesindir. (İslâm Prensipleri Ansiklopedisi 2196. Parağrafına bakınız)
Demokrasinin temel prensiplerinden birisi olan halk hâkimiyeti; bir İslâm cemiyetinde halkın kendisini Allah’ın emirlerine uygun olarak idare edilmesini istemesi şeklinde ortaya çıkar. Bunun aksini düşünmek tenakuz olur. Çünkü İslâmiyete bağlı bir milletin Allah’ın insan hayatındaki, hâkimiyetinin tahakkukunu sağlayan kanunlarının ilgasını isteyeceği düşünülemez.
Amma dolambaçlı yollarla yani milletin saflıklarından istifade ederek veya baskılar yoluyla müslüman çoğunluk, inancına aykırı bir yola sürüklenebilir.
Bediüzzaman Hazretleri, Peygamberimizin hakkaniyet delillerini anlatan bahsin bir kısmında diyor ki:
«Evet tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.
Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidadların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-i hakikattan muktebes hârikulâde bir mu’cizedir.» (İşarat-ül İ’caz sh: 109)
Şu halde hür rejimin, insaniyet ve medeniyetin taraftarı olanlar, zorba ve şiddet yollarına girmezler. Medenî insanlar, halk çoğunluğunun tasvib etmediği düşünce ve isteklerini zorba yoluyla kabul ettirmekten ve icra etmekten çekinirler. Ancak söz anlamayan vahşiler müstesnadır.
Bilindiği gibi aristokrasi, ihtisas, dirayet ve liyakat gibi şartlara dayandığından halkın reyine yer vermez. İktidarı, imtiyazlı azınlığın hakkı olarak kabul eder. Buna karşılık demokrasi, halk ekseriyetine dayanır. İslâmiyette ise, şer’î ahkâmla tayin edilmemiş sahalarda teşri’ için, havastan kurulan şura heyeti vasıtasıyla ihtisas, dirayet ve ahlak cihetlerinden liyakatlı olan mebus namzetlerinin tesbiti yapılır. Sonra bu şahısları milletin reyine arz eder. Seçilenler vazifeyi deruhte eder. Böylece İslâm, kendine has ve ulvî meziyetleri yanında hem aristokrasinin liyakat ve hem de demokrasinin halk iradesinin hâkimiyeti gibi maslahatlı taraflarını da cem eder. Yani İslâm, hakkın hakimiyetini esas aldıktan sonra ihtisas ve faziletin ve halkın hakkını da verir.
İçtihat yapmak salahiyetinde olmayan kişilerden müteşekkil bir heyet dinin hükmetmediği saha olan mubahatta yani «entüm a’lemu biumuri dünyaküm« (Sahih-i Müslim, 44. Kitab-ül Fezail 38. Bab) mânâsındaki hadislerin mânâ çerçevesine giren umur-u dünya hakkında maslahatlara göre kanun yapabilir. Fakat dinde hükme bağlanmış ve dinin teşri sahasına girip müctehidlerin yeni içtihadını gerektiren meselelerde ictihad salahiyeti bulunmayan bir heyet, maslahat anlayışıyla teşri yapamaz.
İkinci Meşrutiyet devresinde teşri’ organı hakkında Bediüzzaman’a sorulan bir sual ve cevabı, bu meseleye güzel bir örnektir.
«Sual: «Meclis-i Meb’usanda hıristiyanlar, yahudiler vardır. Onların reylerinin şeriatta ne kıymeti vardır:
Cevab: Evvela, meşverette hüküm ekserindir. Ekseriyet ise müslümandır. Altmıştan fazla ulemadır. Meb’us hürdür. Hiçbir te’sir altında olmamak gerektir. Demek hâkim İslâmdır.
Saniyen: Saati yapmakta veyahut makinayı işletmekte sanatkâr bir Hoço veya Berham’ın reyi mu’teberdir. Şeriat reddetmediği gibi, Meclis-i Meb’usan’daki mesalih-i siyasiye, menafi-i iktisadiye dahi ekseri bu kabilden olduğundan reddetmemek lâzım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise zaten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki, meşverete ihtiyaç gösterir.
Meb’usların vazifesi o ahkâm ve hukuku su-i istimal etmemek ve bazı kadı ve müftülerin hilelerine meydan vermemek için, bazı kanunları yapmak, etrafına sur etmektir. Aslın tebdiline gitmek olmaz. Gidilse intihardır.» (Asar-ı Bediiye sh: 417)
Allah’ın sonsuz ilminden gelen dindeki hükümler, sabit olup beşerî müdaheleleri kaldırmaz. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Kur’anın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir.»(Sözler sh: 408)
Evet,«Şeriat-ı Garra Kelâm-ı Ezelî’den geldiğinden ebede gidecektir. Zira şecere-i meyl-ül istikmal-i âlemin dalı olan insandaki meyl-üt terakkinin mahsul ve semeresi olan istidadın telahuk-u efkârla hasıl olan netaicinin teşerrüb ve tegaddi ile büyümesi nisbetinde, Şeriat-ı Garra aynen maddî zîhayat gibi tevessü’ ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhan-ı bahirdir.» (Divan-ı Harb-i Örfî sh: 76)
Yani beşer, fünün-ü müsbete denilen kâinat ilimlerinde, teknik keşfiyatta ve fikrî inkişaflarda ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur’anın bitmez ince mânâları, istikbale bakan işaretleri, cemiyet hayatının ahvaline bakan ahkâm-ı ictihadiyesi, beşeriyet alemine gereken dersleri daima verecek ve irşadatı yapacak ve gayelerini ve hedeflerini gösterecektir.
Evet, Kur’anın mâna câmiiyeti küllîdir, bütün zaman ve mekânları kaplar. Zira Kur’an, kâinatı yani, alem-i şehadet ve alem-i ebediyi hikmetlerine göre yaratan zâtın, yarattığı kâinatı, bütün gaye ve hususiyetleriyle anlatan kelâmıdır.
Onun sözleri, kâinat hakikatlarına, olmuş ve olacak bütün hadisat ve vakiata tamtamına mutabıktır ve mutabık olacak ve ebede doğru gidecektir.
Şeri’atı inkâr etmek, kâinat hakikatlarını ve onda keşfolunan fıtrat kanunlarını, yani müsbet fen ve ilimleri inkâr etmek manasını taşır. Kâinatı, hikmetinin iktizası üzere yaratıp tanzim eden Zâtın gönderdiği şeri’at, insanı fıtrat kanunlarına uygun istikamet ve selâmet yoluna sevk eder.Şeri’atı, dinlemeyip muhalefet edenler ise, fıtrat kanunlarına ters düşerler.
Bu hakikatı en güzel tarif eden Bediüzzaman Hz., Muhammed (a.s.m.)’ın getirdiği şeri’at hakkında diyor ki:
«Öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki; iki cihanın saadetini temin edecek desatiri câmi’dir. Ve câmi’ olmakla beraber, kâinatın hakaikını ve vezaifini ve Hâlık-ı Kâinat’ın esmasını ve sıfâtını, kemal-i hakkaniyetle beyan etmiştir.
İşte o İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda muhit ve mükemmeldir ve öyle bir surette kâinatı kendiyle beraber tarif eder ki, onun mahiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinatı yapan zâtın, o kâinatı kendiyle beraber tarif edecek bir beyannamesidir ve bir tarifesidir. Nasıl ki bir sarayın ustası, o saraya münasib bir tarife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir tarife kaleme alır; öyle de: Din ve şeriat-ı Muhammediyede (A.S.M.) öyle bir ihata, bir ulviyet, bir hakkaniyet görünüyor ki; kâinatı halk ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinatı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine odur. Evet o nizam-ı ekmel, elbette bu nazm-ı ecmeli ister.» (Mektubat sh: 193)
Evet, Resul-u Ekrem (a.s.m) «İnsanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü’ ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev’-i beşerin ahvalini tanzim eder.
O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’cazıyla cevaben diyecektir ki: Biz Kelâm-ı Ezelî’den ayrıldık, nev’-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev’-i beşer dünyadan kat’-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev’-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.»(İşarat-ül İ’caz sh: 114)
Evet, Muhammed (a.s.m.) «Küre-i zeminden daha büyük bir hakikatı omuzuna almış ve bütün nev’-i beşerin saadetine tekeffül eden bir şeriatı ki: o şeriat, fünun-u hakikiye ve ulûm-u İlahiyenin zübdesi olarak istidad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü’ edip iki âlemde semere vererek ahval-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti tesis eder.
Eğer o şeriatın nevamisinden sual edersen ki: Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz? Sana şöyle cevab verecekler ki: Biz kelâm-ı ezelîden gelmişiz. Nev’-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilirse de; daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.» (Muhakemat sh: 137)
İşte yukarıdan buraya kadar kısmen naklolunan parçalarda tarif edilen İslâm şeri’atı bütün beşeriyete hakikî istikameti göstermekte mümtazdır. Nitekim Kur’an, (3:19, 73, 83, 85) (5:3) (39:3) gibi âyetler, mezkür hakikatı nazara verir. Bu şeri’ata hakkıyla bağlı olan İslâm ümmetinin Kur’an (3:110) ve emsali âyetleriyle bütün insanlığa örnek bir ümmet olduğu bildiriliyor. Böyle bir millet İslâmın dışındaki milletleri örnek alamaz, onlarla anlayış ve yaşayış ortaklığına giremez.
İnsanların ekserisi nefsani temayüllere sahip oldukları cihetle, böyle bir ekseriyeti temsil eden ve dine dayanmayan demokrasilerin içtimai hayattaki neticelerinin müsbet olması ihtimali zayıftır.
Madem demokrasi, halka uyar. Yani temel yapısının dışında kalan sahada halk çoğunluğunun iradesi geçerlidir. Halkın ekseriyeti eğer sefih hayatı, medenî hayat deyip benimsiyorsa, kuracağı idare sisteminde de sefahete hürriyet hakkı verecek ve ona medenî hayat diyecektir.
Evet demokrasi, manevî değerler ve hayat anlayışı gibi ideolojik sahalarda mütehavvildir. Ancak temel yapısı sabittir ve o esaslara dokundurmaz. Bu esaslar ise; Hür seçim, hukukun hâkimiyeti, kanun karşısında eşitlik, din ve vicdan, fikir, söz ve neşir hürriyetleri gibi değişmez esaslardır.
Siyasi tarih araştırmacıları, demokrasinin en eski yurdu sayılan eski Yunan’dan zamanımıza kadar cereyan eden hâdiseleri değerlendirince (her seferinde muttarid ve kesin olmamakla beraber) umumiyet itibariyle dine dayanmayan demokratik idarelerin peşini anarşinin takib ettiğini, anarşinin de yerine kan ve diktatör idarelere bıraktığını müşahede etmişlerdir. (Parkinson, L’evolution de la Pensée Politigue 1,22; 2,60,211)
Cemiyette ekseriyetçe yaşanan hayat tarzı, çok defa cemiyetin çoğunluğuna tesir eder ve aşılanır. Bu müessiriyet içtimaî (sosyolojik) bir kanundur. Eğer cemiyetin hayat tarzı kısmen de olsa nefsani ise, daha çabuk yayılır.
Bediüzzaman Hazretleri ahirzaman fitnesine ait bir hadîsi izah ederken der ki: «Müştehiyat ise, nefisler tarafdar olduğundan çabuk sirayet eder.»(Şualar sh: 586)
Bozuk cemiyetlerde fikir yoluyla yapılan müsbet telkin ve tebliğler, azınlıkta kalan bazı iyi niyetliler için fayda sağlar, fakat mezkûr kaide ve nokta-i nazara göre, sefih ve nefisperest bir cemiyette ıslahtan daha çok ifsad ve anarşi artar.
Bu sebebledir ki, İslâm hukuku: «Def’-i mefasid celb-i menafiden evladır» kaidesini koymuşlardır.
Bu hakikatı resmi makamlara ehemmiyetle bildiren ve cemiyette mimsiz medeniyetin yaydığı bid’aları kaldırıp İslâmî şeairin ihyasına dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri, beyanatının bir kısmında diyor ki:
«Evet hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâübalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonrabu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtîsi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur’anın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedar belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtînin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatı verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz….
Evet eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an’anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i emmareye tâbi’ olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat’iyyen men’etti.» (Emirdağ Lahikası-l sh: 21)
İşte Bediüzzaman Hz. bu ikazlariyle 1996-1997 ve sonrasında milletin ve siyasetin çıkmaza sürükleneceğini haber veriyor. Çünkü mezkür yazı 1946-1947’lerde yazıldığından, aynı yazıda dört defa tekrar edilen «50 sene sonra» kaydı 1996-1997 ve sonrasına parmak basar.
Görüldüğü gibi halkın nefsani temayülatına hürriyet hakkı veren demokrasilerde netice böyle vahim oluyor.
Bediüzzaman Hazretleri, müslüman bir cemiyet hayatından dini ayırmanın helâkete sebeb olacağını anlatan ve lâik anlayışa meyili olan Jön Türk’lere hitab eden yarı manzum yazısında da diyor ki:
«Din ile Hayat Kabil-i Tefrik
Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler
Şu jön-türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,
Medeniyet sistemi (Haşiye) bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat’iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı…
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi…» (Sözler sh: 716)
(HAŞİYE) Tam bir işaret-i gaybiyedir. Sekeratta olan dinsiz zalim medeniyete bakıyor.
Bununla beraber Bediüzzaman Hazretleri geleceğe ümitle bakar ve beşeriyetin sulh-u umumi dairesinde bir saadetli hayata kavuşacağını da müjdeler.
Bediüzzaman Hazretleri bu müjdelerinin birinde şöyle der:
«Eski zamanda İslâmiyet’in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def’etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlub edip dağıtacak.» (Hutbe-i Şamiye sh: 35)
«İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet’in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.» (Hutbe-i Şamiye sh: 36)
Mezkür nakillerde görüldüğü üzere, Kur’an en yüksek medeniyeti, yani farklı anlayışlara veya dinlere bağlı olup maddî ve manevî tecavüzkârlık yapmayan milletlerin, sulh içinde yaşamalarını temin eden umumî düsturları bünyesinde toplamıştır.
Bediüzzaman Hazretlerinin bir mahkeme müdafaasında bu hükmü teyid eden şu beyanları dikkat çekicidir:
«Malûmdur ki, her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartiyle, hiç kimse vicdaniyle, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes’ul olmaz. Bu hukukî bir mütearifedir.
Dininde çok mutaassıb ve cebbar bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyade Müslümanlar, İngilizlerin küfür rejimlerini kabul etmeyip Kur’an ile reddettikleri halde, İngiliz mahkemeleri, şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.
Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudiler, Nasraniler tâbi oldukları memleketin dinine, kudsî rejimine muhalif, zıd ve mu’teriz bulundukları halde o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten ilişmediler.
Hazret-i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir hıristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hıristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede, onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki; komünist olmıyan Şarkta, Garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve hâkimdir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 651)
Bediüzzaman Hz. hürriyeti şöyle tarif eder:
«Hürriyet budur ki:
Kanun-u adalet ve te’dibden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin.
Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun.
لاَيَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِاللَّهِ
nehyinin sırrına mazhar olsun.» (Münazarat sh: 21)
«Rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat’a hizmetkâr olan adam,
  • başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi;
  • başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz.
Evet bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tenezzül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi, o hizmetkâr tenezzül etmez.
Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet…» (Münazarat sh: 23)
«İmandan gelen hürriyet-i şer’iye, iki esası emreder:
Yani: İman bunu iktiza ediyor ki;
  • tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve
  • zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek.
Allah’a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah’tan başka- kendinize Rab yapmayınız!… Yani Allah’ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder.» (Hutbe-i Şamiye sh: 61)
Çok az bir miktar nakledilen mezkûr parçalardan anlaşılıyor ki; İslâmiyetin getirdiği hakiki hürriyet, insanlığı huzura kavuşturacak ve ona yakışır hakiki kemalatı kazandıracaktır. Hem İslâmiyet vahşi olmayan bütün milletleri umumi bir sulh dairesinde yaşatabilecektir.

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …