Menu Content/Inhalt

Hicrî Takvim

ittihad.com.tr ittihad.com.tr - Güneş Üflemekle Sönmez

Güncel Konular

Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında İlmi Bir Tahlil (1965/2006)

Süfyan Cereyanının Sonu!

Ayasofya İbadete Açılmalı

Ahirzamanda Bazı Müslümanların Durumu

Siyasi Muvaffakiyet

Şahsı Manevi Kuvveti

Adalet Nasıl Sağlanır?

Asıl Mehdi Gelmedi mi?

Hristiyanların Necatı

Türkiye'nin Terör Meselesi ve Çaresi

Milletin Halini Nazara Alın

Yahudilerin İçyüzü

Mehdi Meselesi Hakkında

Teali-i İslam Cemiyeti ve Bediüzzaman Said Nursi

Türkiye'de Laiklik Serüveni

Mehdi Hadisleri

Laiklik Hakkında

Hoşgörü Meselesi (Müsamahada Ölçü)

Küçük Deccal Büyük Deccal Kavramları

Din Düşmanları ve Planları

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı

Kürd Milleti Hakkında

Ahirzaman Fitneleri-04

Ekonomik Kriz Sebeb ve Çareleri

Musibetlerde Nokta-i Nazar

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı (3)

Din ve Vicdan Hürriyeti

Devlet İçin Fert Feda Edilir mi?

Geniş Daire Hizmetleri

Ahirzaman Fitnesinden Uzak Durmak

İngilizler de İslam Birliğine Taraftar Olacak

Radyo Televizyonla Yapılan Tahribat

Nifak Cereyanı Dağıtılmalı

Ahirzaman Fitneleri-02

Yüz Sene Önce Ekilen Tohumların Sümbüllenmesi

Üç Mehdi Meselesi ve Hz.İsa'ın (a.s.) Nüzulü

İki İddiaya Cevap

Bediüzzamandan 7 Mektup

Zamanımıza da Bakan Bazı İşaretler

Zübeyr ve Tahiri Abiler Hakkında Hatıra Notları

Yüzüncü Yılında 31 Mart Hadisesi

Süfyaniyetin Rükünleri Kimler?

İslam Kahramanı Milletimiz

Dersim Hadisesi ve Said Nursi

Örtünme Müdafaası ve Bediüzzaman

Geniş Daire Hizmeti

Son Müceddid

Süfyan'ın Büyük Deccalden Daha Dehşetli Olduğu

Anarşi-Terör Sebep ve Çareleri

Ordu ve Asker Meselesi

Komitelerin İçyüzü

Nur Talebeleri Ergenekon'a Nasıl Bakmalı ?

Gıybet Hakkında Bir Mektup (Gayr-ı Münteşir)

Ahirzaman Fitneleri-01

1.Dünya Harbinde Ermeniler

Müslümanlara Atılan İftiralar

İslam ve Demokrasi

Kur'an Talebesi ve Dava Adamı Nasıl Olunur?

Anayasa Değişikliği Hakkında

Halkçılar, Irkçılar El Ele.

İnsana Uygun İdare Şekli

Gizli Planlara Dikkat !

"Ümitvar Olunuz"

Avrupa Fikir Hayatının İslama Aykırılığı

Hükümete Mühim bir Tavsiye

Tuzakları Bozalım Derken Tuzağa Düşmek

Adalet ve Mahkemeler

Gazete Şartnamesi ve Zübeyir Gündüzalp (1968-1971)

Hükümet İslam Birliğine Çalışmalı

Dikdurmak ve Başeğmemek

Geçim Derdi ve Dini Hayat ve Hükümet

II. Meşrutiyetin 100. yılı 23 Temmuz 1908 / 23 Temmuz 2008

Beş Büyük Tehlike ve Çaresi

Keyfi İdare Anlayışı ve Bediüzzaman

Yüzüncü Yılında 31 Mart Hadisesi-2

Yüz Sene Sonra

Ordu ve Asker

Gizli İfsad Komitesi ve Süfyaniyet

Cemiyetin Bozulması

Adab-ı İslamiye

Kadınlarda Haya Duygusu

Rahmet Rahmet Yağdın Âleme

23 Tem­muz 1908'den 23 Temmuz 2007'ye

Avrupa Hakkında

Halk Partisi Hakkında

Hakiki İrtica Nedir?

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-3

Risale-i Nur Sadeleştirilemez

İngilizler ve Türkler

Amerika Dostluğunun Ehemmiyeti

Anarşi Belası

Mi'rac Hadisesi

Kör Hissiyat

Maidet-ül Kuran ve Hazinet-ül Bürhan

Fitneden Teyakkuz Dersi

Milliyetçiler, Halkçılarla El Ele Olmamalı !

Kurban Bayramındaki Sır

Kim Demokrat

Ehl-i Kitap

Ahirzaman Fitneleri-03

Mehdi ve Mehdiyet

Kur'an'ın Haber Verdiği Dokuz Çete Reisi

Marifet-in Nebiyy

Avrupa Birliği mi, İslam Birliği mi?

Allahü Ekber Hakikatı (3)

"Red başka, kabul etmemek başkadır."

Risale-i Nurun 27. Mektubu Lahikalar Bölümü Abdülkadir BADILLI

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı (2)

Def'i Mefasid (kötülükleri kaldırmak)

Deccaldan Kurtulacağız

Leyle-i Berat

Mehdi Hadisesi ve İseviler Mektubu (Gayr-ı Münteşir)

Ramazan-ı Şerif - 3

Ortalığı Karıştıracak Neşriyatlar

Yahudi milletinin sonu mu geliyor?

İktidar Partisine Tavsiye ve İkazlar

Halk Partisi (CHP) Ne Yapmalı?

Halk Partisi (CHP) Ne Yapmalı ?

Askerler Siyasete Karışmalı mı?

Amerika Hakkında Bir Mektup

Avrupa Hristiyanlığın Sembolüdür

Maidet-ül Kur'an'dan

Açık-Saçıklıkla Yapılan Tahribat

Katliamlar ve Vahşetler

İslam İlerleme Vesilesidir

Meclis'e (TBMM) Tavsiye ve İkazlar

Avrupa Birliği meselesi

Ramazan-ı Şerif-1

Meşrutiyet (Demokratlık) ve Günümüz Anayasası

Allahü Ekber Hakikatı (2)

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-4

Bediüzzaman Hazretlerinin İttihad-ı İslam Tarifi

Münafık Cereyanın Tecavüz Planı

Üç Mehdi İddiası

Ekonomik Çöküntü ve Çaresi

Sarıklı Genç

Zübeyir Abi'nin Ehl-i İman ile Münasebeti

Ramazan-ı Şerif - 2

İslâm Cumhuriyeti, Hilâfet ve Şeriat

Kitab-ı Kainatı Okumak Mesleği

Bu Vatan için en büyük tehlikelerden biri... HALK PARTİSİ İKTİDARI

Bütün Okullarda Din Dersleri Okutulmalıdır

Dindar Demokratlar

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Devlet Adamına 7 Mektup-1

Ye'cüc ve Me'cüc Kimdir?

Adab-ı Muaşeret

Deccal Komitesi ve İktidar Partisi

Nur Merkezi İhtiyacı

Kadir Gecesi

Gizli Komiteler (Örgütler) Dağıtılmalı !

Lahika Mektubu İddiasına Cevap

Ermeni Meselesi ve Bediüzzaman Said Nursi Şahitliği

Bidat ve Şeair'in Mahiyet ve Neticeleri

Güneş Üflemekle Sönmez

Zina İsnadı Hakkında Şeriatın Hükmü

Allahü Ekber Hakikatı (1)

Zülkarneyn Kimdir ?

Dindar Siyasilere Tavsiye ve İkazlar

Allahü Ekber ve Kurban Bayramı

Ordu'nun Durumu

Tesettürde Şer'i Ölçüler

İslam ve Demokrasi

Yahudilerin Mahiyeti Nedir ?

İki Cereyan

Hukuk Hakkında

Kudsiyetin Hakikatı

Yeni Anayasada Lâiklik Tarifi Nasıl Olmalı

Şuhûr-u Selase (Üç Aylar)

Süfyan'ın Büyük Deccal'dan Eşeddiyeti

Zamanımıza Bakan Manalar

Son Müceddid

DECCAL İLE BERABERLİK TEHLİKESİ

Feveran

Nokta-i Telâkinin Mahiyeti ve Ehemmiyeti

Deccaliyetin Büyük İfsadatı

Garip Bir İddia

Gazete ve Neşriyat Şartnamesi

Dar Daire Hususiyeti

Peygamberimize (asm) hergün beş defa biatımızı tecdid ediyoruz

Ölmüş Gitmiş ve Hükümetten Alakası Kesilmiş Şahıs (Yaşanmış)

1918'den Sonra Ermeniler ve Kürtler

Hadisata Nasıl Bakılmalı

Başörtüsü Şeair-i İslamiyedendir

Leyle-i Berat

Zübeyr Ağabeyin Külliyattan Tesbitli Hususiyetleri

Mürşidlik ve Şahıs Merciiyeti Meselesi

Nifak ve Münafıklık

Faiz Sistemi, Bankalar ve Dünyanın Hali

Ermeni Zulümlerinin Belgesi

İktisadi Krizin Sebep ve Çareleri

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-2

Üç-Dört Adamı Reddedin..

Ahirzamanda İman Durumu

Gizli Ene ve Kusurunu Görmek

Bu Vatandaki Gizli Komiteler

Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam

Laiklik Nedir

Mütecaviz Ehl-i Bida

Dindar Demokratlar

Sabır ve Cihad Kahramanlığı



Ahlâk Kaideleri

Jan 31 2007
Güneş Üflemekle Sönmez PDF Yazdır e-Posta
Değerlendirme: / 153
Kötüİyi 
Yazan Dr. Abdülkadir Badıllı   
Wednesday, 31 January 2007
Nur'un muterizlerine müskit bir cevap ve ehl-i hakikat için ibretli bir ders-i savap...

Güneş Üflemekle Sönmez

Risale-i Nur Talebeleri Adına

Abdülkadir Badıllı

İstanbul / 2006

 

MEVZUA GİRİŞ  5

BİRİNCİ BÖLÜM    9

Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin   Hıristiyanlık Alemine Bakış Açısı 9

Birinci Fasıl 13

Hz. İsa’nın Nüzûlü ve Hıristiyanlık  13

İkinci Fasıl 15

İslamiyetle Hıristiyanlığın Mukayesesi 15

Fasıl İçinde Bir Mevzu  22

Müslümanlarla Ehl-i Kitap İttifak Edebilir mi?  22

Üçüncü Fasıl 28

Hıristiyan Dindar Ruhanileri Hakkında Geniş Bilgi 28

Dördüncü Fasıl 40

Demokratlara Büyük Bir Hakikatı İhtar: (Üç Büyük Zararlı Cereyan) 44

Yüksekten Bakmak İsteyen Dessas Bir Papaza Cevap  49

NATO’ya Giriş ve İngilizler 52

İngiltere’nin İslâmiyete Karşı Düşmanlığı 53 Ve Ek Bir Mevzu  55

Diyalog ve Hoşgörü  55

İKİNCİ BÖLÜM    65

Hazret-i Üstad Kuva-yı Milliyeyi Bütün Gücüyle Destekledi 65

Kuva-yı Milliye Aleyhinde Yazılan Fetvaya Cevabı 67

İngilizler Aleyhine Yazdığı Hutuvat-ı Sitte Eseri 74

Yeni Eserleri Risale-i Nur’da Bu Mevzu’ 81

Eşref Edib Merhumun Şahitliği 88

Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri 93

Yeni Mesaj’ın Birinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları 94

Üstad Bediüzzaman 1918’den İtibaren Siyasi Hiçbir Cemiyete Girmedi 96

Cemiyet-i Müderrisin ve Teâli-i İslâm Cemiyetinin Gerçek Mahiyeti ve Üyelerinin Kimliği 102

Önce Cemiyet-i Müderrisin  106

Ve Teâli-i İslâm Cemiyeti 109

Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin Bildirisi 111

Yeni Mesaj’ın İkinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları 114

Yeni Mesaj’ın Üçüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevapları 118

Yeni Mesaj’ın Dördüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevapları 129

Yeni Mesaj’ın Beşinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları 137

Yeni Mesaj’ın Altıncı İftiralı Vesvesesi ve Cevapları 143

Yeni Mesaj’ın Yedinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları 147

Ve Aytunç Altındal’ın Yalanlı İftiralarına Cevaplar 155

İkinci Bölümün Bir Zeyli 171

Türkeli Dergisinin Uydurma ve Garazlı İddialarına Cevaplar 171

Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamid’le Görüşmedi 173

Merhum Sultan Abdülhamid’in Bastırdığı Kürtçe Lügât 176

Bediüzzaman’ın Kardeşi Molla Abdülmecid’in Hatıra Defterinden  182

Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid’in Mabeyn Paşalarına Sunduğu Dilekçesi 187

Medresetü’z-Zehra Hakkında Detaylı Bilgi ve Ankara’ya Geldiğinde BMM’ne Medresetü’z-Zehra İçin Verdirdiği Kanun Teklifi ve Kabulü  192

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM    213

Süleymaniye Vakfı ve Abdülaziz Bayındır’ın Garazlı İddialarına Susturucu Cevaplar 213

Kur’an Işığında (!) Aracılık ve Şirk Adlı Mahud Kitap  217

Abdülaziz Bayındır’ın “Bediüzzaman” Lakabına Karşı Yaptığı Cahilane İtirazına Cevaplar 224

Üçüncü Bölümün Bir Zeyli 232

İsimsiz Bir Taarruza Karşı Cevap  232

Ve Son Bir-İki Sene Zarfında Yayınlananlara Cevapla

 

235

MEVZUA GİRİŞ

Bu âyet-i kerimenin ve Nâs suresi son üç ayetinin hüküm ve ikazlarınca, her zaman ve herkes için, bilhassa dinine diyanetine samimice yapışmış halis müminler için her zaman ve her yerde cinlerden ve insanlardan işi-kârı vesvese üretmek olan şeytanlar bulunacaktır. Bilhassa Kur’an ve sünnetin, yani İslam dininin en temel umdele­rine hizmet etmiş ve halen de eden büyük mücahid ule­maya ve talebelerine “hümeze ve lümeze” ehli insî şey­tanlar dil uzatacaklar, çürütmeye çalışacaklar ve iğrenç iftiralarla, arkalarından çekiştirmekle çamur sıçratmak isteyeceklerdir. Lâkin bu biçâre şeytancıklar katiyyen bil­sinler ki, Allah nurunu (yani istikametli ve nurlu dinini) tamamlayacaktır; onlar istemeseler de... Hem Cenab-ı Allah(cc) bir kuluna “Yürü!” demişse, hiçbir kuvvet onu durduramaz ve durduramayacaktır.

Bu sözleri burada yazdığımın sebebi, aşağıda gelecek şeni’ iftiralı vesveselere Üç Bölüm’lü cevaplarımızın içinde görülecektir. Daha açık söyleyeyim: Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri(ra) aleyhinde eski­den, tâ 1908’lerden beri kampanyalı iftira bezirganları ta­rafından birçok defalar sinsi ve sistemli, ama temelsizce iftiralar, vesveseli kışkırtmalar yapıla geldiği gibi[1], son bir-iki senedir birkaç koldan, ama tek mihraktan o eski ve köhnemiş iftiralı vesveseler tarzında yine bir taarruz baş­lamıştır.

Eğer bilseydik ki, bu iftiraları düzenleyen kimseler, kısa idrakli, kavrama kabiliyeti az, yüksek  hakikatlerin arşına çıkmada zorluk çeken, bir cihette özürlü cahil in­sanlardır, “zararı yok, mühim değil” deyip, geçecektik.

Ya da, bu işi çevirenler ahmak sınıfından olup fuzulice tefevvüheden kişiler olmuş olsalardı “cevabü’l-ahmakı es-sukût”[2] deyip aldırmayacaktık. Lâkin, maattees­süf iş öyle değil. Üç ayrı koldan iftira mızrakla­rıyla taarruza geçenlerin bir kolu derin devletin şamar oğlanı, bir kolu vahşî ve cahilî ırkçılık hamiyet ajanı, öbür kolu da Vehhabî kaselisliği mukallidi oldukları bir takım mermuze-i mesmua emareleriyle anlaşılmaktadır. Kaziye böyle olunca, artık İslam uhuvveti yolunda ya­pılması gereken af ve safhlar bir çeşit zilletli tabasbus olacak, hakka karşı da hürmet-sizlik sayılacaktır. Dolayı­sıyla makam, vakar ve izzet makamı olduğundan üslûp pervasız olacaktır.

BİRİNCİ BÖLÜM

Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin Hıristiyanlık Alemine Bakış Açısı

En başta şu gerçeği hemen kaydetmeliyiz ki, Hz. Üstad Bediüzzaman, bugünkü haliyle, çok defa tahrife maruz kalmış bir Hıristiyanlığın suretine göre değil; ve semavilikten uzaklaşmış, asılsız, hakikatsiz inançlara bü­rünmüş bir Hıristiyanlığın şekline göre de değil, akibet ve neticesinin incirar edeceği vaziyete göre onu değerlen­dirmiştir. Yani ayet-i kerime ve ehadis-i sahiha ile haber verilen: “Ahirzamanda Hz. İsa’nın nüzul edeceğini ve gelip Hz. Mehdi’ye namazda iktida edeceğini” vesaireyi, tam bir iman ve itikadla kabul etmiş ve son derece büyük bir ihtimam ile ele almış ve nur-u velayetin basiretiyle değerlendirerek dünya ahvalinde tezahürlerini gözlemiş ve beklemiştir.

Elbette Hz. İsa(as) gibi bugünkü dünyada yaşayan in­sanların ekserisinin peygamberi ve Müslüman ve Hıristi­yan herkesin makbulü, harika ve mu’cizatlı bir zatın ahirzamanda Allah’ın izin ve va’diyle, umum Hıristiyan­ların İslam dinine girmelerine vesile olacağı ve bu iki muazzam din arasında tam ve köklü bir ittifak ve ittihadı sağlayacağı ve yeryüzünde din-i hak olan İslamiyetin hakkaniyet bayrağını dalgalandıracağı gibi, pek büyük ve fevkalade, muhteşem ve azim icraatlara karşı herhalde Bediüzzaman gibi bir dahi-i azamın ve ulu’l-azm bir müceddidin lakayd kalması düşünü-lemez. Ve İslam ha­miyeti noktasında bigane kalması da mümkün değildir. Eski ve yeni eserlerinde –Kur’anca ve peygamberce müj­delenen– şu pek mühim ve çok büyük olayın –adetullah kanunları çerçevesinde– işaret veya remizlerinin, nurlu te’villerle yorumlarını yapacak ve yapmıştır.

İşte kısa bir fezlekesini arzettiğimiz o hazretin şu ba­kış açısı ile müteveccih olup yaptığı değerlendirmelerin­den bir kaçını kaydediyoruz ki, o alleme-i cihan ve ferid-i deveranın bu husustaki gayesi, hedefi ve maksadı ne ol­duğu anlaşılsın. Bu değerlendirmeler dört fasıl içinde ele alınacak ve bu fasıllarda Risale-i Nur’dan pasajlar verile­cektir.

Birinci Fasıl

Hz. İsa’nın Nüzûlü ve Hıristiyanlık

“Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye(asm) ile amel edecek” meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıncıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, din­sizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.”[3]

“… Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cere-yan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.

“... İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.[4]

“... Kat’î ve sahih rivayette var ki, ‘İsa Aleyhisselâm Bü­yük Deccalı öldürür.’ Vel'ilmü indallah, bunun da iki veçhi var:

Bir veçhi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispritizma gibi istidracî harikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccalı öldürebilecek, mesleğini değişti­recek, ancak harika ve mucizatlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki, o zat, en ziyade alâkadar ve ekser insanların pey­gamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâmdır.

İkinci veçhi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mâne­vîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mah­vedecek ancak İsevî ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur’ diye ri­vayeti, bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.”[5]

İkinci Fasıl

İslamiyetle Hıristiyanlığın Mukayesesi

Evet, Bediüzzaman Hazretleri, –yukarıda iki-üç numune­sini verdiğimiz parçalarda görüldüğü üzere– bütün risale ve yazılarında her zaman, Hıristiyanların ahirzamanda İslamiyete gireceklerini ve Hıristiyanlık tasaffi ederek İslamiyete inkılap edeceğini yazmış, ilmî kaide ve düsturlarla izah ve ispat et­miştir. Ama hiçbir zaman hiçbir kitabında –bazı çevrelerin çir­kin iftiraları zıddına– Hıristiyanlığı kökten hak bulup medih veya medhi ima edici ve ona karşı Müslümanların rağbetlerini uyandırıcı bir sözü, bir işareti asla varid olmuş değildir. Tam aksine, hal-i hazır Hıristiyan dininin akide ve inancının, tatbi­kat ve yaşayışının temel noktalarından İslamiyetle taban tabana zıtlık içinde olduğunu mukayeselerle yazmış, izah etmiştir. İşte başlıyoruz:

İkinci işaret: Şeair-i İslamiyeyi tağyir eden ehl-i bid’a evvela ulemau’s-su’dan fetva istediler. Sabıkan beş vecihle hu­susi olduğunu gösterdiğimiz fetvayı gösterdiler. Saniyen, ehl-i bid’a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş’um bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik mezhebini beğenmeyerek, başta ihtilâlci­ler, inkılâpçılar ve filozoflar olarak, Katolik mezhebine göre ehl-i bid’a ve Mu’tezile telâkki edilen Protestanlık mezhebini iltizam edip, Fransızların İhtilâl-i Kebîrinden istifade ederek, Katolik mezhebini kısmen tahrip edip Protestanlığı ilân ettiler.

“İşte, körü körüne taklitçiliğe alışan buradaki hamiyetfüruşlar diyorlar ki: ‘Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; bidâyette inkılâpçılara mürted denildi, sonra Hıristiyan olarak yine kabul edildi. Öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir.’

Elcevap: Bu kıyasın, Birinci İşaretteki kıyastan daha zi­yade farkı zâhirdir. Çünkü, din-i İsevîde, yalnız esâsât-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâmdan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer’iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyun ve sair rüesa-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı âzamı kütüb-i sa­bıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm dün­yaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci olmadığından, esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi şeriat-ı Hıristiyaniye namına örfî kanun­lar, medenî düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzip çıkmaz. Halbuki, din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı olduğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzat o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas din bâki kalabilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal bir cilttir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sahib-i Şeriati inkâr ve tekzip etmek çıkar.

“Mezâhibin ihtilâfı ise, Sahib-i Şeriatin gösterdiği nazarî düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. ‘Zaruriyât-ı diniye’ denilen ve kabil-i tevil olmayan ve ‘muhkemat’ denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve medar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor,

 kaidesine dahil oluyor.

“Ehl-i bid’a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane buluyorlar; diyorlar ki: ‘Âlem-i insaniyetin müteselsil hâdisâ­tına sebep olan Fransız İhtilâl-i Kebîrinde, papazlara ve rüesa-yı ruhaniyeye ve onların mezheb-i hâssı olan Katolik mezhe­bine hücum edildi ve tahrip edildi. Sonra, çoklar tarafından tasvip edildi. Frenkler dahi ondan sonra daha ziyade terakki ettiler.’

Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar gibi, farkı zâ­hirdir. Çünkü, Fransızlarda havas ve hükûmet adamları elinde çok zaman din-i Hıristiyanî, bahusus Katolik mezhebi, bir va­sıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıtayla nüfuz­larını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve ‘serseri’ tabir et­tikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyetperverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyetperver­lerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dört yüz seneye yakın frengistanda ihtilâllerle istirahat-i beşeriyeyi bozmaya ve hayat-ı içtimaiyeyi zîrüzeber etmeye bir sebep te­lâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve ta­baka-i avamda ve filozoflarda bir küsmek, bir adâvet hâsıl ol­muştu ki, malûm hadise-i tarihiye vukua gelmiştir. Halbuki, din-i Muhammedî(asm) ve şeriat-ı İslâmiyeye karşı hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekvâ etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır; İslâmlar içinde bir iki vukuattan başka da­hilî muharebe-i diniye olmamış. Katolik mezhebi ise, dört yüz sene ihtilâlât-ı dahiliyeye sebep olmuş.

Hem İslâmiyet, havastan ziyade, avâmın tahassungâhı ol­muştur. Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ ile, havassı, avâmın üstünde müstebit yapmak değil, bir cihette hâdim yapıyor,

 diyor.

“Hem Kur’ân-ı Hakîm lisanıyla

gibi kudsî havaleler ile aklı istişhad ediyor ve ikaz ediyor ve akla havale ediyor, tahkike sevk ediyor. Onunla, ehl-i ilim ve ashab-ı akla, din namına makam veriyor, ehemmiyet veriyor. Katolik mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i tefekkürü sustur­muyor, körü körüne taklid istemiyor.

“Hakikî Hıristiyanlık değil, belki şimdiki Hıristiyan dini­nin esasıyla İslâmiyetin esası mühim bir noktadan ayrıldığın­dan, sabık farklar gibi çok cihetlerle ayrı ayrı gidiyorlar. O mühim nokta şudur:

“İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki, vasıtaları, esbabları iskat ediyor, enâniyeti kırıyor, ubudiyet-i hâlisa tesis ediyor. Nefsin rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat’ ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki, havastan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terk etmeye mecbur olur. Enâniyeti terk etmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terk eder.

“Şimdiki Hıristiyanlık dini ise, velediyet akidesini kabul ettiği için, vesait ve esbaba tesir-i hakikî verir. Din namına enâniyeti kırmaz; belki ‘Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın bir mu­kaddes vekili’ diye, o enâniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hıristiyan havasları tam dindar olabilirler. Hattâ Amerikanın esbak Reisicumhuru Wilson ve İngilizin esbak Reis-i Vükelâsı Lloyd George gibi çoklar var ki, mutaassıp birer papaz hükmünde dindar oldular. Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam din­dar ve salâbetli kalırlar. Çünkü gururu ve enâniyeti bırakamı­yorlar. Takvâ-yı hakikî ise, gurur ve enâniyetle içtima edemi­yor.

“Evet, nasıl ki Hıristiyan havassının taassubu, Müslüman havaslarının adem-i salâbeti mühim bir farkı gösteriyor; öyle de, Hıristiyandan çıkan filozoflar dinlerine karşı lâkayt veya muarız vaziyeti alması; ve İslâmdan çıkan hükemaların kısm-ı âzamı hikmetlerini esâsât-ı İslâmiyeye bina etmesi, yine mü­him bir farkı gösteriyor.

“Hem ekseriyetle zindanlara ve musibetlere düşen âmi Hı­ristiyanlar, dinden medet beklemiyorlar. Eskiden çoğu dinsiz oluyordular. Hattâ Fransa’nın İhtilâl-i Kebîrini çıkaran ve ‘ser­seri dinsiz’ tabir edilen, tarihçe meşhur inkılâpçılar, o musibetzede avam kısmıdır. İslâmiyette ise, ekseriyet-i mut­laka ile hapse ve musibete düşenler, dinden medet beklerler ve dindar oluyorlar. İşte bu hal dahi mühim bir farkı gösteriyor.”[6]

İşte bu izah ve beyanda görüldüğü üzere, Bediüzzaman Hazretleri Hıristiyan mezheplerinden en büyüğü olan Katolik, Ortodoks ve Protestan’dan hiç birisini, İslamiyete göre uyumlu veya tercih edilebilir tarzında bir ifade kullanmamıştır. Yalnız çok katı ve zalim olan Katolikliğe nisbeten Protestanlığın bir derece ehven olduğunu ve Protestanların Katoliklere karşı hu­rucunun bir kaç noktadan haklı olduğunu, ama İslam dinindeki hak mezheplerin hiçbir surette Hıritistiyanlara kıyas olunama­yacağını gayet açık bir ifade ile dile getirmiştir.

Bu meselenin başka tarz bir izahı da Arabî Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli isimli eserinde mevcuttur. Hulasasını kayde­diyoruz: “Ecnebilerdeki dinî hislere karşı husumet ilanının se­bebi şudur ki: İsevî dini, hususan onun Katolik mezhebi Av­rupa’da acip, müthiş ihtilaller vukua getirmiş ve bu mezhep uzun zaman dahili siyasetin aleti olarak kullanılmıştır.

“İşte eğer istersen, tarihe şöyle bir bak; zalim ‘Neron’ gi­bilerin kılıçlarının akıttığı mazlumların kanı ile nasıl boyandı­ğını gör. Sonra tarihe bir kulak ver, dinle; Engizisyon cemiye­tinin tazyiki ile yükselen ah u enin, feryat ve tel’in sadalarını işiteceksin. İşte bu cemiyetin îka’ eylediği acib mezalimler karşısında, beş yüz sene müddetinde akılları dehşet içinde bı­rakmıştır.

“... Bütün bu olmuş olayların içinde en acib olanı; hiçbir akla intibakının imkanı olmayan o mezhebin siyaset elinde bir vasıta olarak kalmış olmasıyla, fakirlerin mahvine ve mütefek­kirlerin ezilmesine sebep olmuş olmasıdır. İşte bu gibi hadise­ler yüzünden; fakirler ve filozofların kalplerinin derinliğinden kaynayıp gelen bir öfke ile zalim müstebitlerden intikam al­mak hissini doğurmuştur. Fakat isyan edenler, Hıristiyanlık di­nini terk ederek değil, Protestan mezhebine dayanarak Katolik mezhebine karşı hücuma geçtiler...”5

Ve ayrıca Hıristiyan dini ile İslamiyetin çok büyük farkla­rının delilleriyle ispatları Muhakemat ve Hutbe-i Şamiye gibi eserlerinde de mevcuttur, oralara da bakmak gerek.

Fasıl İçinde Bir Mevzu

Müslümanlarla Ehl-i Kitap İttifak Edebilir mi?

Evvela: Şunu belirtelim ki; “ittifak” demek, dince imanca ve akidece bir ittifak anlaşılmamalıdır. Hem ittifak, ittihad de-mek de değildir. İttifak, işbirliği, çalışma ve ticaret ortaklığı gibi manalarda olduğu halde; ittihad ise, tamamen içli dışlı ol-mak ve kaynaşmaktır. Öyle ise ancak ittihad müslümanın müs-lümanla yapacağı bir ameliye, bir imtizaç keyfiyetidir.

Buna göre; ferden olsun, cemaat ve devlet olarak olsun, Müslümanların ehl-i kitapla ittifak edebilmeleri dince caizdir. Uluslararası ilişkilerde, ticaret, sanat ve harp gibi meselelerde taraflar dinî anane ve adetlerini muhafaza içinde ittifak edebi-lirler. Tarihte İslam aleminde bu gibi ittifaklar olmuş ve ola­gelmiş ve bir beis de görülmemiştir. Hatta Peygamberimiz(asm) bu ittifakı ve muahedeyi bazı müşrik kabilelerle de yapmış ol­duğuna sağlam rivayetler vardır. Yahudilerle yapmış olduğu muahede ise meşhurdur. Osmanlı devletinin, Birinci Cihan Harbinde Almanlarla yapmış olduğu savaş ittifakı, bunun bir örneğidir.

Saniyen: Hıristiyan denince, ilk nazarda Avrupa devletleri (Frengistan) ve Amerika hatıra gelir. Ve bu devletleri idare eden baştaki idareci kadronun siyasileri zihne gelir. Ama haki­kat canibinden dikkatlice bakılırsa, Hıristiyanlık alemi olan Frengistan’ın iki şıkka ayrıldığı görülecektir.

Birinci Şıkkı: İsmi Hıristiyan ve o kılıkta görülen zalim ve gaddar ve aslında hiçbir din ve mukaddesat tanımayan ve heves ve ihtirasları yolunda insanlık alemini ateşe verebilen ve akide ve anlayışlarında tamamen tabiatçı felsefenin tesiri al­tında hareket eden Avrupa’nın bir kısım siyasileridir ki, gaddar ve vahşi güruhtur.

İkinci Şıkkı: Hıristiyanların dindarları olan ruhaniler teş­kil ederler. (Hıristiyan dinine mensup dindarların selim veya sakim, hatalı veya hatasız olayı mevzumuza dahil değil.) Sa­mimi olanları ve Hz. İsa’ya –kendilerine göre– ciddi bağlı kimseleri mutlaka vardır ki, bunlara ‘Ruhani’ denilir. İşte bunlarla yapılacak bir ittifak ve işbirliği ise, elbette öncelikli olarak caiz ve geçerli olacaktır.

Bu meseledeki gerçeği kavramakta zorlanan hüsn-ü niyetli bazı din alimlerimiz de var. Misal için, 18 Mart 2006 Cumar­tesi sabahı TV 5 kanalında konuşan değerli bir hocamız de­mişler ki: “Böyle bir şey olamaz, Hıristiyan ruhanileri ile Müslümanların ittifakları mümkün değildir?..”

Bu muhterem hocamıza cevap vermek değil, bir hakikatı hatırlatmak istiyorum şöyle ki: Nisa Suresi 159. ayeti, “Bütün ehl-i kitap, ölümünden önce ona (Hz. İsa) muhakkak iman edecekler-dir.” der. Bu ayet-i kerime acaba neyi kasdediyor? Hz. İsa’nın nesine iman edecekler? Hz. İsa şu anda hayatta olup göklerde yaşamakta olduğuna göre, “Onun vefatından önce ona iman edecekler” kat’î hükmüyle; kendisinin yeryü­züne inip burada vefat edeceğine ve pek çok sahih hadis-i şe­riflerle, onun ahirzamanda yeryüzüne inip, şeriat-ı Ahmediye(asm) ile amel edip, ehl-i kitabı Kur’an’a ve İslama davet edip imana getireceğine göre; bu Deccal’a karşı bir itti­fak, birleşme değil midir? Başka bir te’vili, ma-nası var mıdır?

Yoksa, Hz. İsa Aleyhisselamın –hadislerin kat’î haberleri ile bildirilen– yeryüzüne gelişinin sebebi nedir? Müslümanlar, zaten müslümandır, ellerinde Kur’an ve sünnet bulunmaktadır. Eğer Hz. İsa’nın inişi ehl-i kitapla alakalı değilse, onları Kur’ana da-vet etmeyecekse, neden dünyaya dönüp gelsin?

Şimdi, Nur risalelerinde yazılı ve bu mezkûr manayı dile getiren parçalardan bir iki numune verelim. Önce birinci şık­taki manayı ifade eden numunelerinden:

Birinci Numune: Arabî Mesnevî-i Nuriye’nin “Zehre” ri­salesinde yazılıp, sonra Nurun ilk kapısı kitabında genişce ter­cümesi yapılarak kaydedilen şu tasnifdir:

“Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeni-yetin seyyiâtını mehâsin zanne­derek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum.” dedikten ve Avrupa’yı iki sınıfa ayırdıktan sonra, Hazret-i Üstad, şu bozuk ikinci Avrupa’nın hayat felsefesi ve ve düsturlarını tek tek temelden ele alarak hakikat meydanında zir u zeber edip çürütmektedir.

İşte Onyedinci Lem’a’nın bir parçası olan şu Nota’nın son kısmını şöyle bağlamaktadır: “Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler nefrîn ve teessüfler!

“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olu­nuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında ya­lancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.”[7]

Ve ayrıca, Sünûhat risalesinin “Rüyada Bir Hitabe” bölü­münde ve Lemaat risalesinde; şu “İkinci bozuk Avrupa” diye nitelendirdiği sefih medeniyet merkezi olan Avrupa’nın beş ana umdeli hayat düsturlarını akıl, ilim ve hakikat meydanında tarumar edip çürüttüğünü görmekteyiz.[8]

Ve bu mana çerçevesinde Arapça telif edilen Habab risa­lesinin bir bölümünde Müslümanları şu şekilde ikaz eder: “İ’lem, ey kardeş bilki! Kafirler, hususan Avrupalılar ve bil­hassa İngiltere’deki şeytanlar ve firenk iblisleri; Müslümanlara ve ehl-i Kur’an’a ebedi can düşmanı ve daimi muânid hasım­lardır...

“İşte ey ehl-i Kur’an! Size ebedi düşman olan ve hiçbir su­rette size muhabbet ve meyletmelerine imkanı olamayan kim­selere nasıl meyl ve muhabbet ediyorsunuz! Madem öyledir, Hasbunallahü ve nimel vekil, fenimel-mevla ve nimen-nasir deyiniz.”[9]

İşte Risale-i Nurlarda bu manada benzer ifade ve hitaplar daha pek çoktur. Ve bu hitapların muhatabı ise, yukarıda yazılı ikinci şık Avrupa’nın şeytan siyasileridir.

Üçüncü Fasıl

Hıristiyan Dindar Ruhanileri Hakkında Geniş Bilgi

Önce, ahirzamanda Hz. İsa Aleyhisselamın irşadıyla Hıris-tiyan ruhanilerinin Müslümanlarla yapacağı ittifak hakkında gelen sahih hadis-i şeriflere bakacağız. Bu mevzuda hadis-i şe-rifler çoktur ve tevatür haddindedirler. İmam Şevkanî’nin 29 sahih hadisi bu mevzuda tahriç eylediğini, Es-Seyyid Mu­hammed Kannûcî El-Buharî El-İza’a eserinin 130. sayfasında kaydetmiştir.

Ve bu mevzudaki hadisleri mahirane tahlil eyliyen El-İşa’a li-Eşrati’s-Saah müellifi allame Berzenci meseleyi to­parlayıcı bir sonuca bağlayarak şöyle der: “Hz. İsa’nın Şam/Dimaşk’ta nüzulü zamanında onu karşılayacak Hz. Mehdi’nin Dımaşk valisi olacak ve ikindi namazında Hz. İsa’nın etrafında toplanacak olan Müslüman, Hıristiyan ve Ya­hudiler hepsi birlikte namazda Hz. İsa’ya uyacaklar. Sonra Hz. İsa Kudüs’e gidecek ve Hz. Mehdi’ye sabah namazında tabi olacaktır...”[10]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Hz. İsa’nın(as) nüzulüyle ilgili vurud eden sahih hadis-i şeriflerin mana ve mazmunları­nın ifadeleriyle; onun nüzulünün gayesi Hıristiyanları Müslü­manlaştırarak ehl-i Kur’an’la ittifaklarını gerçekleştirmek ola­cağına göre, bu mananın zeminini hazırlamak niyetiyle; dindar ruhanilerle –şu ahir zamanda–münakaşaya medar meseleleri niza’a getirmemeyi lüzumlu görmüştür. İşte bu mana çerçeve­sinde yaptığı irşad ve ihtarlardan bir kısmı:

1. 1935’lerde telif ettiği Yirminci Lem’a olan Birinci İhlas Risalesi’nin İkinci Mesele’sinin ahirinde Müslümanlar ara­sında halis bir ittifak ve ittihadın dokuz tane can damarı sebep ve vesilelerini zikirden sonra, dokuzuncusunun haşiyesinde şöyle kaydetmişlerdir:

“Haşiye: Hattâ, hadis-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin ha­kikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşman­ları olan zendekaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları mu­vakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düş­manları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.”[11]

2. 1942’lerde kaleme aldığı bir mektubunda, aynı mananın bir tatbikatı olarak şöyle demektedir:

“Saniyen: O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını, başım üs­tüne kabul ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri müna­kaşa ve münazaraya sevk et-meyiniz. Hattâ tecavüz edilse de bedduayla da mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü, daha müthiş düş­man ve yılanlar var.

“... Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlarla, şimdi bu acip zamanda, imanı bulunan ve hattâ fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla me­dâr-ı nizâ noktaları medâr-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acip zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.[12]

3. Komünist Rus’un 1945’lerde Türkiye’ye karşı tehditler savurduğu ve Kars ile Ardahan’ı istedikleri günlerde, dünya iki bloka ayrılmış, bir tarafı komünist blok olan Rusya, Çin ve yarı Avrupa, bir tarafı da hür dünya ve Amerika idi. O gün­lerde Türkiye’yi idare eden CHP, ister istemez Amerika’ya ya­naşmaya mecbur kalmıştı. İşte 1946-1947 senelerinde Hz. Üstad’dan “Hür Dünya” ile ittifakın lüzumundan yana bazı be­yanlar sadır olmuştu. O beyanlardan birisini, 1946 sonlarında faal bir talebesinin Asa-yı Musa kitabını bir Amerikalıya (mis­yoner) vermesi münasebetiyle, “Bir derece mahremdir” baş­lıklı mektubunun sonunda şöyle dikte ettirmiştir. “Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri hem Nurcular çok dikkat etmeleri el­zemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı; İslam ve İsevî dininin hucumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve mis­yonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekar ve vucub-u zekat ve hurmet-i riba ile, Burjuvaları avamın yardımına davet etmesi ve zülumden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir. Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.”[13]

4. İkinci Cihan Harbi ortalarında, Alman ve İtalyanların ilerlemelerini dindar Hıristiyan ruhanilerinin dinsizlere bir ga­lebesi şeklinde telakki ederek; İslam aleminin de –eğer bu ru­haniler tam muvaffak olurlarsa– belki kurtuluşuna bir sebep ve bir vesile olabilir, diye bir hadis-i şerifin işarî manasının te’vilini tatbik etmeye müteveccih olmuştur. O te’vilin bazı bölümlerini alıyoruz.

“Âhirzamanda Hazret-i İsa(as) nüzulüne ve Deccalı öldür­mesine ait ehâdis-i sahihanın mânâ-yı hakikîleri anlaşılmadı­ğından, bir kısım zahir ulemalar, o rivayet ve hadislerin zahi­rine bakıp şüpheye düşmüşler; veya sıhhatini inkâr edip, veya hurafevâri bir mânâ verip, âdetâ muhal bir sureti bekler bir tarzda avâm-ı Müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadisleri serrişte ederek, hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârâne bakıp taarruz ediyorlar. Risale-i Nur, bu gibi ehâdis-i müteşâbihenin hakiki tevillerini Kur’ân fey­ziyle göstermiş. Şimdilik nümune olarak bir tek misal beyan ederiz. Şöyle ki:

‘Hazret-i İsa(as) Deccalla mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücutça o derece Deccalın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür’[14] diye meâlinde rivayet var. Demek Deccal, Hazret-i İsa Aleyhisselâmdan on, belki yirmi misli yüksek kametli olmak lâzım gelir. Bu rivaye­tin zâhirî ifadesi sırr-ı teklife ve sırr-ı imtihana münafi olduğu gibi, nev-i beşerde câri olan âdetullaha muvafık düşmüyor.

“... O hadisin, bu zamanda aynı hakikat ve tam muvafık ve mahz-ı hak müteaddit mânâlarından bir mânâsı çıkmıştır. Şöyle ki:

“İsevîlik dini ve o dinden gelen âdât-ı müstemirresini mu­hafaza hesabına çalışan bir hükûmetle, resmî ilânıyla; zulmetli pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip terviç eden diğer bir hükûmet ki, yine hasis, pis, menfaati için İs­lâmlarda ve Asya’da dinsizliğin intişarına taraftar olan fitnekâr ve cebbar hükûmetlerle muharebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı mânevîsi temessül etse ve dinsizlik cereyanının bütün taraftarları da bir şahs-ı mânevîsi tecessüm eylese, üç cihetle bu müteaddit mânâları bulunan hadisin bu zaman aynen bir mânâsını gösteriyor. Eğer o galip hükûmet netice-i harbi ka­zansa, bu işârî mânâ dahi bir mânâ-yı sarih derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvafık bir mânâ-yı işârîdir.

Birinci Cihet: Din-i İsevînin hakikîsini esas tutan İsevî ruhanîlerin cemaati; ve onlara karşı dinsizliği tervice başlayan cemaat tecessüm etseler, bir minare yüksekliğinde bir insanın yanında, bir çocuk kadar da olamaz.

İkinci Cihet: Resmî ilânıyla, ‘Allah’a istinad edip din­sizliği kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himaye edeceğim’ diyen bir hükûmet yüz milyon küsur iken, dört yüz milyona yakın nüfusa hükmeden bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfusa yakın ve onun müttefiki olan Çin’e ve Amerika’ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere galibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muharip cemaatin şahs-ı mânevîsiyle; mücadele ettiği dinsizlerin ve taraftarların şahs-ı mânevîleri tecessüm etse, yine minare boyunda bir insana nis­peten küçük bir insanın nisbeti gibi olur.

“Bir rivayette, ‘Deccal dünyayı zapteder’ mânâsı, ‘ekseri­yet-i mutlaka ona taraftar olur’ demektir. Şimdi de öyle oldu.

Üçüncü Cihet: Eğer, küre-i arzın dört kıt’aları içinde (Avustralya nazara alınmamış) en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt’anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi, ekser Asya, Afrika, Amerika, Avustralya’ya karşı galibâne harp ederek, Hazret-i İsa’nın vekâletini dâvâ eden bir devletle beraber dine istinad edip, çok müstebidâne olan dinsizlik cere­yanlarına karşı semavî paraşütlerle muharebe ve mücadele eden o hükûmetle, ötekilerin şahs-ı mânevîleri insan suretine girse, ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuv-vetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev’inden o mânevî şahıslar dahi rû-yi zemin ceridesinde, bu asır sayfa­sında birer insan suretinde tersim ve tasvirleri gibi temessül et­seler, aynen ve tam tamına hadis-i şerifin mucizâne ihbar-ı gaybî nev’inden beyan ettiği hadise-i âhirzamanın müteaddit mânâlarından bir mânâsı çıkıyor.

“Hattâ, şahs-ı İsâ'nın(as) semâvattan nüzulü işaretiyle bir mânâ-yı işârîsi olarak Hazret-i İsâ'yı(as) temsil ederek ve na­mına hareket eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir belâ-yı semavî gibi nüzûl ettiriyor, düşmanların arkasına indi­riyor. Hazret-i İsâ’nın nüzulünün maddeten bir misalini göste­riyor...”[15]

5. Yine İkinci Cihan Harbi içinde, karşılıklı olarak uçak­lardan atılan bombalar, yerden fırlatılıp atılan büyük top mer­mileri, havanlar vesaireler, özellikle o menhus harpte sivil-as­ker, kışla ve şehirler tefrik edilmeden vahşiyane saldırılar ile birbirine saldıranların yüzünden ölen, ezilen çoluk çocuklar, kadınlar, hastalar ve ihtiyarların dehşetli hal ve felaketli vazi­yetleri karşısında vicdanî hissiyatını kaybetmemiş herkes gibi, Bediüzzaman Hazretleri de son derece şefkatle acı çekiyor, elem duyuyordu. İnsan yaratılışı ve fıtratı hasebiyle dünya ile, özellikle insanlık alemiyle alakadar ve münasebettardır. Fıtratı bozulmamış her insan da böyledir. İşte adı geçen harbin deh­şetli felaketleri içinde perişan olan, ezilip mahvolan masumları –hangi dinden olursa olsun, insan oldukları için– çok düşünen ve acıyan Hazret-i Bediüzzaman ilahî Rahmet ve Rabbanî merhametin her hadise-deki tecellilerinden aldığı nur ve il­hamları şöyle kaydetmiştir.

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şid­detle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musi­betlerde kâfir de olsa, hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musi­bet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

“Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak ta-hattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksi­mat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

“O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının ci­nayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir. On beş yaşından yukarı olanlar, eğer mâsum [16] ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muham-medîye(asm) bir lâkaytlık per­desi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın(as) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. El­bette, şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya(as) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler, onlar hakkında ‘bir nevi şehadet’ denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında, medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten ha­ber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.

“Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için in­san âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

“Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve isti-rahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref ya­par, sevdirir.” [17]

Bediüzzaman Hazretleri şu üstteki çok azim ve pek mü­him mektubunun yazılışından bir müddet önce kaleme aldığı aynı mana çerçevesinde, amma daha çok kafir ve zalimlerin cehennemde ebedi azap çekmelerine ve kahra giriftar olmala­rına karşı gösterilen şefkatin bir şefkat olmadığına ve o gibi yersiz ve haksız bir şefkati taşımanın dalalet ve ilhada götüren bir ruhî hastalık ve kalbî bir sakam, bir illet olduğunu kayde­der. Bu makam, şefkat bahsi ve makamı olduğu münasebetiyle, bir ek izah olarak, o çok mühim ve fevkalade hakikatli mek­tuptan bir-iki parağraf alıyoruz, şöyleki:

“Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli’l-Âlemîn Zâtın(asm) mertebe-i şefkatinden taşma­mak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.

“Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünkü mâsum hayvanları par­çalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hay­vanlara şedit bir gadr ve vahşî bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahvden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kur­tulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana deh-şetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir...

“... O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat et­meyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman mâsumlar da yanarlar; onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.” [18]

Dördüncü Fasıl

Risale-i Nur eserleri içinde bahsi ve ismi geçen “Protes­tan” “Prut” ve “Prutluk” gibi ifade ve manaların nelerden iba­ret olduğunu, hangi münasebetlerle bahisleri yapıldığını, gaye ve maksat ne olduğunu gösteren parçalardan örnekler alarak gerçeği bizzat kaynağından öğreneceğiz. Gayemiz ise, hakika­tin öz kendisini görmek, göstermektir ki; onu menfi maksat­larla çarpıtan ve saptıran ağızların kerih ve müstekreh yorum­larından arındırmaktır. Tahkikli yazımızın “İkinci Bölüm”ü içerisinde, şu berrak ve nezih hakikatları; o müstakim menhec ve muhkem yörüngesinden kimlerin ne gaye ve maksatlarla çarpıttıklarını işaretler vererek bazı örneklerini göstermek isti­yoruz. Allah’tan tevfik ve hidayet.

Örnek-1: Önce cenab-ı müellifin ilk ve eski eserlerin­den bir-iki paragraf:

“S. Nasraniyet (Hıristiyanlık), İslâmiyetin inkişafına bun­dan sonra mâni olmayacak mıdır?

“C. Nasraniyet ya intıfa veya ıstıfa ile terk-i silâh edecek­tir. Zira birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfa bulup sönecek, veyahut doğrudan doğruya hakikî Hıris­tiyanlığın esasına câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında gö­recektir. Beşer dinsiz olamaz.

“İşte, bu sırr-ı azîme Hazret-i Peygamber(asm) işaret et­miştir ki: ‘Hazret-i İsa gelecek, ümmetimden olacak, ayn-ı şe­riatımla amel edecektir.’” [19]

Örnek-2: Aynı mananın bir başka sureti:

“Nasraniyyet İslamiyete teslim olacak.

“Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâma karşı teslim olup terk-i silâh edecek.

“Mükerreren yırtıldı, Purutluğa tâ geldi, Purutlukta gör­medi ona salâh verecek.

“Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bazı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek.

“Hazırlanır şimdiden yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup, İslâma mal olacak.

“Bu bir sırr-ı azîmdir; Ona remz ve işaret, Fahr-i Rusul demiştir: ‘İsâ, şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.’” [20]

Örnek-3: Yine aynı mevzuun bir başka ve menfi yönü hakkında:

“Eski Harb-i Umuminin (Birinci Cihan Harbi) bidayetinde ve içinde o harpte müttefikimiz olan Almanla alakamızı kır­mak ve garplılaşmak perdesi altında bir protluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: ‘Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek.’

“Ben de o zaman demiştim: ‘Sosyalistlik dinimize ilişe­mez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe soka­maz. Fakat garplılaşmak; İngiliz ve Fransız medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyilikle­rine galebe eden böyle medeniyet, bizim müttefikimiz olan Alman sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum.’ diye o zaman demiş­tim...” [21]

Yeni Eserlerinden:

Yine hiçbir surette Protestanlığın lehinde olarak değil, ta-mamen aksine ve takbihli olarak yazılan bir parçada şöyle der:

“... Risale-i Nur’un bir mahrem parçası, şimdiki zaman tamamiyle tayin ettiği bir hadisin hakikatını tefsir bahsinde; şeflerin başı Lozan Muahedesi’nde –hiçbir zaman Müslüman hakiki Türk’ü, hiçbir Nasraniyete ve Yahudiliğe ve başka dine girmeyen ve İslam kahramanları olan– Türkleri Protestan yapmağa malum Hahambaşı ile ittifak ederek rey veren o adam, bütün ulema-yı İslamın ‘cevazı yok’ diye ittifakan hü­küm ettikleri halde, on cihette (kanunsuz) ka-nunlarla onu (yani şapkayı) bütün bu vatandaki masum Müslümanlara ceb­ren giydirdiği...” [22]

Yine yazımızın üst kısımlarında geçen fevkalade mühim ve çok büyük manaları te’kid sadedinde, Demokratlara yazıp gönderdiği bir ikaznamesinin sonunda şöyle demiştir:

“İki dehşetli harb-i umuminin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle: Kat’iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kı­ran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’an ile bir musalaha veya tabi’ olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur’an’a kılınç çeke­mez.” [23]

Hutbe-i Şamiye eserinde şu parağraftaki manalar daha va­zıh ve geniştir, görülebilir.

Yine Demokrat hükümetini ikaz sadedinde 1954’te yaz­dığı bir mektubunda memlekette cereyan eden büyük tehlike­lerden bazılarına dikkat çekerken, şu “Purutluk” tehlikesini de kaydetmiştir. Şöyle diyor:

Demokratlara Büyük Bir Hakikatı İhtar: (Üç Büyük Zararlı Cereyan)

“Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:

Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde otuz, kırk adama zarar verebilir.

İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların Türklerle alâka­larını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için, “ifsad komitesi” namında bir komite. Bu da yüzde on, yirmi adamı bozabilir.

Üçüncüsü: Garplılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nevi Purotluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalı­şan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini Kur’ân ve İslâmiyet aley­hine çevirebilir. Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı daima Kur’ân hakikatlerini muhafazaya ça­lışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakma­maya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu, gördük ki; Demokratlar, evvelki iki müthiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı daima o iki dehşetli cere­yana mesleklerince muarızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım, garplılaşmak ve garplılara tam benzemek mesleğini takip edenler ise, üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Ma­dem o cereyan yüzde ancak birisini, belki binden birisini Purotlar ve Hıristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü, İn­giliz iki yüz sene zarfında tahakküm ettiği iki yüz milyon İslâmdan iki yüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hıristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden; iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset namıyla üçüncü cereyana yardım etse de, madem o Demokrat Partisi meslek itibarıyla öteki iki cereyan-ı azîmenin durma­sında ve def’ etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu va­tana ve İslâmiyete büyük bir faydası dokunabilir. Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kur’ân menfaatine kendimizi mecbur biliyoruz...” [24]

Demokratlara bir ders olarak yazılmış pek mühim bu mek-tupta “Purutluk Cereyan”ını diğer iki müthiş cereyana göre az zararlı göstermesinin sırrı; o günkü Demokrat Parti ve iktidarı içinde bir grup mason ve batıcı zihniyet taşıyan insanların var­lığından söz ediliyor olmasıydı. Bu gruptan zamanın basını, özellikle muhalif basın   söz etmekteydi. Demokrat Partinin de, CHP gibi dine muarız bir parti olduğu imajını vermeye çalışa­rak yıpratmaya ve halk nazarında düşürmeye çabalayanlar vardı. Hatta CHP bu işi özellikle programlamış takip ediyordu. Mesela 1950 seçimlerinde kendi partilerinde Ankara milletve­kili adayı, Ticani Şeyhi Kemal Pilavoğlu iken, bilahare CHP’liler özellikle İsmet İnönü, adı geçen Pilavoğlu’nun müridlerini kışkırtarak Ankara/Ulus’taki Atatürk heykelini kırmak ve Meclis’te ezan okutmak gibi tezgahlanmış sinsi planlar yürüttükten sonra, CHP velveleler kopartarak Demok­ratları irtica ile ittiham etme-ye girişmişlerdi. Neticede Tica­nilere mahkemelerce cezalar ve-rildi. CHP’liler bu defa gizli­den gizliye Demokratları din aleyhtarı olarak gösterip propa­gandalar yürütmüşlerdi. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu nok­tadan, çevrilen sinsi desiselere ma’ruz kalmış Demokratları ve onlara oylarını veren Müslüman halkı irşad etmek istemişti. Zaten Hazret-i Üstad bu mektubunun alt tara-fında: “... Onlar­dan hayır beklemek değil, belki dehşetli baştaki iki cereyana siyasetlerince muarız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücudun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz’i bir zararla pek külli bir zarar­dan kur-tulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl-i dini yardıma davet ediyoruz.” [25] diye ka­yıtlıdır.

Hazret-i Üstadın şu pek realist görüşü, usulüddin ilminde “def-i şer celb-i hayra müreccahtır” temel prensibini tazammun etmektedir. Yoksa, haşa! –Protestanlığı okşar veya İslamlar içinde tervicini arzu eder değildir. Bundan öyle bir mana çıka­ranlar, ahmak birer divane veya menfi mihraklar canibinden görevlendirilmiş sinsi birer şeytandır. Her ne ise.

Yine aynı manalar etrafında olarak, 1945’lerde Af­yon/Emirdağ’da iken kaleme aldığı bir mektupta şöyle buyur­muştur.

“... Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli mânevî belâyı def etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.

O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı mânevî istilâsına karşı, Risale-i Nur Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî vazifesini görebilir ve âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için mat-buat lisanıyla konuş­mak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.

“Ben dünyanın halini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, âlem-i İslâmın ve Asya kıt’asının hal-i hazır­daki itiraz ve ittihamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuv­vetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur’âniyedir.” [26]

Evet, üstad-ı azam olan Hazret-i Bediüzzaman hak söylü­yor. Türkiye’nin Müslüman halkının Lozan Muahedeleri şart­larına uyularak, tarihinden, dininden, anane ve İslamî adet ve yaşayışlarından kopartılmak istendiği kapkaranlık günlerde, tek bir dini kitap ve iman ve itikadı takviye eden tek bir eser yayınlanamazken, dini muteber kitaplar, hatta Kur’an-ı Ke­rimler de toplattırılıp yakılırken, yani halkı komünizmin istila­sına müheyya bir hale getirmek için gayretler sarfedilirken, işte o günlerde en ağır sürgün ve esirlik hayatını yaşayan Nur mü­ellifi Üstad Said-i Nursi eserlerini yazmış ve elden ele gizli olarak neşrettirmiştir. Yani manen Lozan’ın sinsi planlarını suya düşürmeye muvaffak olduğu gibi, alem-i İslamın Türkiye hakkında, İngilizlerin propagandasıyla “Türkiye Hıristiyan­laştı!” zanlarını bertaraf edip, “Hayır Türkiye halkı müslümandır ve Müslüman kalacak” hüsn-i zannına Risale-i Nur ile çevirmeye, biiznillah muvaffak olmuştur. Bu mevzuun, “NATO’ya giriş ve İngilizler” bölümünde de detaylıca izahı vardır, az sonra gelecektir.

Ve bunlara ilaveten: İngilizlerin Birinci Cihan Harbi so­nun-da İstanbul’u işgal ettikleri günlerde, onun Protestan olan Angli-kan Kilisesinin baş papazı, Şeyhülislamlıktan istihzalı dört sual-lerine otuz bin kelime ile bir cevap istediğinde, Şey­hülislam Bediüzzaman’a müracaatla karşı bir cevap vermesini rica etmiş, Hazret-i Bediüzzaman: “Şimdiki vaziyetimizde, İn­giliz’in bizi işgal, Boğazdaki toplarımızı tahrip etmiş olduğu bir hengamda, papazının mağrurane suallerine cevap vermek değil, onun yüzüne bir tükürükle cevap vermek lazımdır” de­miştir. Fakat yine o günlerde yayınladığı Rumûz isimli ese­rinde bir cevap yazıp herkese meccanen dağıtmıştır.

Yüksekten Bakmak İsteyen Dessas Bir Papaza Cevap

“Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını se­nin boğazına basmış olduğu halde; istifham-ı istihfafıyla sual ediyor ki: ‘Mezhebin nasıldır?’ Buna cevab-ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir. Tükürün o laînin o hayasız yü­züne!

“Ona değil, (İngiliz papazına değil) hakikat namına şudur:

S. Din-i Muhammed nedir?

C. Kur’ân’dır.

S. Fikir ve hayata ne verdi?

C. Tevhid ve istikamet.

S. Mezâhimin devası nedir?

C. Hurmet-i riba ve vücub-ı zekâttır.

S. Şu zelzeleye ne der?

C.


[27]

 

Ve son olarak, İngiliz’in Müslüman Türklere karşı yürüt­tüğü sinsi siyasetinin mahiyeti hakkında 16 Eylül 1950’de, Türkiye’nin Atlantik Paktına (NATO) girmesine dair yaptığı müracaatına İngilizler karşı çıkmış, daha sonra, Amerika’nın müdahalesiyle Ekim 1951’de Türkiye’nin NATO’ya girmesi gerçekleşmiştir. NATO’ya Türkiye’nin kabulünden 4 ay önce, Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ’ında iken, mevzu hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

NATO’ya Giriş ve İngilizler

İngiltere’nin İslâmiyete Karşı Düşmanlığı

“55 sene önce, İngiltere’nin Hindistan Müstemlekat Nazırı (Bakanı) matbuatta intişar eden bir makalesinde: ‘Müslüman­ların elinde Kur’an durdukça, İngiltere’nin İslamlara tama­mıyla hakim olamıyacağını, tam hakimiyetinin te’sisi için, Kur’an’ın sukut ettirilmesi icabbettiğini’ yazmak suretiyle hü­kümet-i İslamiye hakkındaki gizli siyasetini açığa vurmuştur.

“İngiltere hükümeti, İslamlar hakkında iki türlü hatt-ı ha­reket takip etmektedir:

Birisi: O zamanın, İslamların önderliğini yapan Türklere kar-şı olup, Türkiye’de gizli bir ifsat komitesi kurarak, Türk­leri İslamiyetten uzaklaştırmaya ve Kur’an’ı Türkiye’de sukut ettirmeye çalışmakta idiler.

Diğeri de: Türkiye’den başka memleketlerdeki Müslü­manlara tatbik edilen siyaset idi ki, bu siyasete göre de, din hu­susunda Müslümanlara geniş müsamaha gösteriyor ve onları okşuyorlardı. Türkiyedeki faliyetlerinde, Türkleri İslamiyetten uzaklaştırmak ve bu gayede muvaffak oldukları takdirde, Türkleri diğer Müslümanların gözünden düşürerek, Türklerin önderliğini bertaraf etmek amacını güdüyorlardı... Eski İngiliz başvekili Loid Corc ölünceye kadar bu siyaseti izhar etmiştir.

“İşte ben elli beş seneden beri İngilizlerin bu gizli çalışan düşmanlarına karşı Risale-i Nur’u ikameye çalıştım Cenab-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki, Risale-i Nur onların bu sinsi si­yasetine karşı geldi ve onları mağlup etti.” [28]

Ve daha bunun gibi Hutuvat-ı Sitte eseriyle İngilizlerin iblisane bütün desiselerini berheva ettiği gibi, Tulu’at ve Sünuhat eserlerindeki müskit cevaplarla İtilaf Devletlerine hu­susiyle İngiliz ve Yunanlılara aldanarak taraftarlık gösteren kimselerin doğru karara varmalarına, hak ve hakikate dönme­lerine vesile ve muvaffak olmuştur. Şurada ismi geçen eserle­rinden, az ileride İkinci Bölüm’de bahsedecek ve çok muaz­zam hakikatli cevaplarından parçalar alacağız inşaallah.

Ve Ek Bir Mevzu

Diyalog ve Hoşgörü

Diyalog, Fransızca bir kelime olup “dialoque” şeklindedir. Manası, iki veya daha çok kişinin beraber oturup, herhangi bir mevzuyu tartışıp konuşması demektir. Ancak birkaç senedir “Dinlerarası Diyalog” veya “Semavi Dinler Arasında Diyalog” tarzında bir girişimin başlamasına öncü ve vesile olmuş çok muhterem, çok müttaki ve çok alim olan Fethullah Gülen Ho­caya, dinin ve vicdanın kabul edip kaldıramayacağı kadar ağır gıybetler ve şeni’ ittiham ve iftiralar yapılmaktadır. O çok ağır ittihamları yapan çevreler, doymak ve usanmak bilmez bir hırs ile meseleyi gündemde tutmaya devam ediyorlar. Fethullah Gülen Hocanın Bediüzzaman Hazretleriyle bir münasebeti, bir bağlılığı olduğu için, o çok aşırı taarruzlarının bir ucunu Bediüzzaman’a da uzatmak istiyorlar. Baş mı, haşhaş mı tefrik edemediğim bir kişinin yandaşları tarafından o vefakar, cefa­kar ve 8 yaşından 88 yaşına kadar Kur’an, iman, din, İslami­yet, millet ve memleket için cansiperane, fedakarane hizmet etmiş ve İslam tarihinde –Peygamber(asm) ve sahabelerinden sonra– ilimde, mantıkta, müteşabihatı te’vilde, şeriat, tefsir ve hadis usulünde; ayrıca cihadda, ihlas ve takvada vesaire vesairede misli çok nadir bir allame-i cihan, bir mürşid-i nigahban ve bir mütefekkir-i azam hakkında şeni’, kaba büh­tanlar ve cahil bir ehl-i imana bile ya-kışmayacak galiz ittihamlar yapılıyor. Her ne ise...

Şimdi Bediüzzaman Hazretleri hayatta iken, şu oldukça genişletilen diyalog dedikleri şeyle bir münasebeti olup olma­dığı, İslam şeriatı açısından bunun bir mahzuru olup olmadığı nok-tasını dinin usulünü bilenlere bırakarak, onun iki teşebbü­sünü anlatalım:

Birincisi: Şubat 1951’de Üstad’ın izin ve müsaadesiyle talebesi İnebolulu Salahaddin Çelebi, İslam hattıyla yazılmış Risale-i Nurlardan derlenmiş Zülfikar kitabını, Hıristiyanlığın bir nevi dinî reisi olan Papa’ya, müellifi Hz. Bediüzzaman na­mına göndermiş. Zülfikar kitabını teslim alan Papalık Başka­tibi de, Hz. Üstad’a mektupla şu mukabelede bulunmuştur.

“Papalık Makam-ı Âlisi

Kalem-i Mahsusu Başkitabet

No: 232247

Vatikan Dairesi

22 Şubat 1951

“Efendim!

“Zülfikar nam el yazısı olan güzel eseriniz, İstanbul’daki makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edil­miştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis oldukla­rını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lütuflarını diledikle­rini tebliğe beni memur ettiklerini arzeylerim. Bu vesileyle saygılarımı sunarım efendim.

     İmza

     Vatikan Beyin Başkatibi” [29]

Papa’ya gönderilen Zülfikar kitabı neydi, neden bahsedi-yordu?

Cevap: Zülfikar kitabı üç ana bölümden ibaret çok harika bir kitaptır. Bu bölümler:

1. Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olup mu’cizatlı olduğu.

2. Risalet-i Muhammediyenin hakkaniyetinin harika hüc­cet ve delillerle ispatı.

3. İnsan öldükten sonra, tekrar dirilip haşrolunacağının is-patlarından ibaret bir kitap.

Nur risaleleri içinden hususiyle bu kitabı seçip gönderme­sinin herhalde ve elbette bir mana ve bir hikmeti vardı. Kur’an, Risalet-i Ahmediye ve haşir gibi, imanın üç büyük rükünlerini Hıristiyan aleminin reisine tebliğ etmesi herhalde bir vazife idi.

İkinci Teşebbüsü: 1953 yaz aylarında, yanına üniversiteli talebelerinden birisini alarak, İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşmüştür. Bu görüşmede Hazret-i Üstad Patrik’e sormuş: “Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi; Hz. Muhammed’i(asm) de pey­gamber ve Kur’an-ı Kerim’i de kitabullah olarak kabul ederse­niz ehl-i necat olacaksınız.”

Patrik Athenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum.” de­yince, Bediüzzaman: “O halde siz bunu dünyanın diğer ruhani reislerine de söylüyor musunuz?”

Patrik: “Söylüyorum amma, onlar kabul etmiyorlar” de­miş. [30]

Bediüzzamanın Papa’ya gönderdiği Zülfikar kitabıyla, Hıristi-yanların başı ve reisine yazılı bir tebligatta bulunduğu gibi, şu Fener Patriği’ne de şifahi bir tebligatta bulunmuştur. Şu iki mühim teşebbüs, yani İslam dini adına İslamın temel akidesini tebliğinde olsun, yazımızın üst taraflarında eserlerin­den yaptığımız alıntılardaki manalar olsun dinimize, İslam akidesine ters düşen yanlış bir şey var mıdır?.. Şeriat, usuliddin ve akaid ilimlerine dayanarak “Vardır!” diyen varsa, hemen fi­kir meydanına çıksın görüşelim. Kuytu köşelerde, karanlık mihrakların emirber neferliğinde fısıltı ile şeriatsız bir şekilde konuşmasınlar.

Mevzuya bir iki nokta daha ilave edelim:

1. Tevhid akidesini ve İslam dininin temel prensiplerini ehl-i kitaba (Hıristiyan ve Yahudilere) tebliğ etmenin iki yolu vardır. Birisi, mektup ve kitap göndermekle; ikincisi şifahi gö­rüşerek tebliğ etmektir. Bu iki tebliğ yolu, şahsî teşebbüs ve gi­rişimdir. Kuvvetli müslüman devletler, maalesef şimdiki de­virde mevcut olmadığından, devletten devlete umumi tebligat yapılamamakta, gereği de yerine getirilememektedir. Halbuki, Kur’an bu tebligat ve davetin yapılmasını emrediyor.

[31]

diyor. Ve bu çağrı ve nida, Kur’an-ı Kerim’in daha birçok ayetlerinde geçmektedir. Bu durumda Bediüzzaman Hazretleri bu emre uyarak, şahsen Hıristiyan ruhanilerinin en ileri gelen-lerine o tebliğ ve daveti yapmamalı mıydı?.. Yani bazı alim-i cahillerin, örümcekli kafalarındaki gibi; ta ezelden onları (yani Hıristiyan siyasilerini değil, ruhani dindarlarını) kendimize ebedi can düşmanı ve bî-eman hasım olarak sayıp asla ve kat’a hiçbir görüşme, hiçbir yanaşma göstermeme tarzında mı olma­lıydı?.. Hayır!..

Bir başkasının hareketiyle Bediüzzaman mes’ul ola­maz!..

Evet, Hazret-i Bediüzzaman’ın(ra) Hıristiyanlık alemine ve ehl-i kitaba bakış açısı çerçevesinde, onun eserlerinden ve şahsi teşebbüs şekillerinden derleyip sunduğumuz örnekler se­rapa Kur’anîdir, hadisîdir ve İslamî icma’ın hülasasıdır. Şayet birileri bu Kur’anî müstakim çizgiden tam gitmezse, ifrat veya tefrit edip çizgiyi aşsa ve bu vaziyet bir kusur ve hata sayılsa; elbette Bediüzzaman Hazretlerine sirayet ve teması olamaz. Velev ki, bu çizgiyi aşan onun bir talebesi, çok yakını olmuş olsa da...

2. “Dinlerarası diyalog” meselesine gelince: Bunda –şahsî kanaatimize göre– biri müspet, biri menfi iki noktaya dikkat etmek gerekmektedir.

Birinci, müspet nokta: Eğer niyet ve gaye, o gibi içtima’ ve buluşmalardaki fırsatı bir ganimet, bir vesile ittihaz edip; İslamın güzel ahlâkını, nezaket ve mehasinini, İslam akidesinin hakikatdarlık ve doğruluğunu ve İslamın medeniyet anlayışını bir tebliğ, bir izhar ve bir davet ise, herhalde bunda bir beis, bir sakınca yoktur. Bilakis gayet matlub ve merğub bir hareket sa­yılmalıdır. Çünkü Kur’an bu tebliği bir çok ayetleriyle emredi­yor.

İkinci, menfi nokta: Eğer niyet ve gaye, birinci müspet noktaya mugayir olarak; halen Kur’an’ca hükümleri neshedilmiş olan Tevrat ve İncil’in pekçok tahrifat neticesinde semavilikten tamamen uzaklaşmış vaziyetlerini nazara alma­dan, bir nevi sahih ve salimliklerini kabul ederek, mevcud halleriyle semaviliklerini kalben iddia etse ve bu manada “se­mavi dinler arası diyalog” dese ve bunları hak birer din telakki ederek, tebliğsiz ve davetsiz olan bir sohbet şekline bürünürse, işte o zaman çok yanlış olur, hata olur, günah olur. Amma ni­yet (güzel niyet, hayırlı niyet, İslama hizmet niyeti) toprağı al­tına, basit hareketleri ibadete çevirir. Lakin bu gibi işlerde za­hir halin de ehemmiyeti büyüktür.

“Hoşgörü” de bunun gibi iki yanlı ve iki kanatlıdır. Bir yanı: Hoşgörü, yani müsamahadır. Müsamaha ise; çıkmaza, müşkilatlı zorluklara sapma değil, âsanlığa, yumuşaklığa yö­nelme ve yönlendirmedir. Bu müsamaha ve hoşgörü; cahillere, bilmezlere, ne yaptığının farkında olmayanlara veya hür fikir ve düşünceye sahip kimselere karşı uygulanır ve uygulanmalı­dır.

İkinci yanı: İslamın izzetini, namusunu haleldar eyleyen, İslamın ve Kur’an’ın hükümlerine karşı bilerek karşı gelen, in­kar eden ve hatta o hüküm ve kanunları söküp atmak yolunda teşebbüse girişen cani ve tâği kimselere karşı yapılacak şey, Peygamberin(asm) emriyle “el-Buğzu fillah”, Allah namına buğz ve adavet beslemektir. Aksi halde, bu cani canavarlara karşı “hoşgörü” uygulanırsa; imanın zafiyetine, hakka değil, batıla temayüle bir işaret gibi olur.

Bakınız bu hususta Bediüzzaman Hazretleri ne diyor:

“Ma’sum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkarane şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedid bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır.. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzlerce ehl-i imanın su-i akibetine sebeb olan ve müthiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkarane tarafdar olmak ve merhametkarane cezadan kur­tulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni’ bir gadrdır.” [32]

İKİNCİ BÖLÜM

Hazret-i Üstad Kuva-yı Milliyeyi Bütün Gücüyle Destekledi

Bediüzzaman Hazretleri Anadolu’da harekete geçen Kuva-yı Milliye’yi bütün güç ve himmetiyle desteklediği gibi, muhaliflere de müthiş cevaplar verdi. İşte ispatları:

Evet, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri, Birinci Cihan Harbi sonunda mağlubiyetle neticelenen Osmanlı devletinin hanedanının devamını, bekasını bütün kuvvetiyle istediğini ve elinden geldiği kadar bu görevde çalıştığını eski eserleri açık ve parlak bir tarzda göstermektedirler. 1908’lerden başlayıp, 1922’lere kadarki eser, nutuk ve makaleleri bu davanın hüc­cetli ispatlarıyla doludur. İleride mezkûr eserlerinden bu hu­susa bakan bazı paragrafları kaydedeceğiz. Ancak, Osmanlının son günlerinde lâ’in İngilizler İstanbul’u işgal edip padişah Muhammed Vahidüddin’i kendi hilekâr pençesinde bir nevi esir alıp; kendi adına kurmak istediği mütehayyel bir devlete, Osmanlı hilafetini alet ederek halkı desiselerle kandırmaya ça­lıştı ve çalışıyordu. Onun bu iblisane desiselerine kanan İstan­bul halkı ve bir çok din uleması, hatta şeyhülislam ve bazı bü­yük meşayıh da işi, yani İtilaf Fırkasını ve İngiliz taraftarlığını –onun: “Osmanlı hilafetini kuvvetlendireceğim, devam ettire­ceğim.” gibi yalancı desiselerine aldanarak– aşırıca ileri gö­türmüşlerdi. Hatta Edirnekapı Camii minberinde bir imama İn­giliz ve Yunan’a dua bile ettirmişlerdi. Şeyhülislam da Ana­dolu’daki mücahidler aleyhinde çok ağır bir fetva yayınlamıştı. Padişah M. Vahidüddin merhum ise, çevirilen desise ve şey­tanlıkların farkında idi. İngilizler onu tam kandırmış gibi za­hirde İngilizler’den yana tavırlar gösteriyor iken, öbür tarafta Anadolu’daki hareketi tasvib ediyor ve gizlice takip ediyordu. Şehzadeliği döneminde ve bir ara padişahlığında da yaverli­ğine almış olduğu ve sadakat ve becerikliğine inanıp itimad ettiğ M. Kemal Paşa ile özel olarak Anadolu hadise ve duru­munu konuşmuş, kendisini zahirde bir müfettiş sıfatıyla, ama asıl maksad Anadolu’daki mücahidleri desteklemek için gön­dermek istediğini anlatmıştı. Daha sonra bu iş karara bağlana­rak M. Kemal için İngilizlerden vize çıkarmış, zor bela tedarik eyleyebildiği elli bin altın lirayı da vererek bir gemi ile Sam­sun’a gitmesini sağlamıştır. Sultan M. Vahidüddin’in bu alicenabane hareketi Bülent Ecevitçe de ikrar edilmiş ve “Sul­tan M. Vahidüddin hain değildi.” sözleriyle te’kid edilmiştir. Lakin M. Vahidüddin namına Anadolu’ya gelen M. Kemal Paşa’nın tavırları başka bir şekil aldı. Her ne ise... [33]

Kuva-yı Milliye Aleyhinde Yazılan Fetvaya Cevabı

Gelelim Bediüzzaman Hazretlerinin Kuva-yı Milliye’yi bütün gücüyle desteklediğinin ispat ve tesbitlerine... Yapaca­ğımız tesbitleri, önce 1919-1921 senelerinde yazılıp, yayın­lanmış eser-lerinden alacağız. Bu eserlerin tamamı yeni harf­lere çevirilmiş Âsar-ı Bediiyye isimli kitapta toplanmış ol­makla beraber, Osman-lıca basılmış ilk şekilleriyle de bizde mevcutturlar. Ama kaynak için Âsar-ı Bediiyye’nin sayfa nu­maralarını vermek durumundayız. İşte; Hicri 1339-Miladi 1919 tarihinde, İstanbul’da Evkaf-ı İslamiye Matbaasında ba­sılmış bir kaç risalelerinden biri olan Tulu’at risalesinde bir sual münasebetiyle şunları yazıyor:

“S. Efkâr-ı hâzırada cerbeze nasıl bir tesir etmiştir?

“C. Bak, o seyyiedir ki, Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkir eden ecnebî bir devleti, ne safsatalı bahanelerle, bilmem hangi tarihte Kırım’da bize yardım etmiş gibi yavelerle, bize dost olabilecek surette gösteriyorlar.

“Hem Sübhan Dağı kadar İslâmiyetin izzet ve şerefine ça­lışan gürûh-u mücahidîni, acip bahanelerle en fena derekesine indirip, millete düşman gibi gösteriyorlar...” [34]

 Şeyhülislamdan Anadolu aleyhine çıkarılmış fetvaya karşı, aynı eserden: [35]

“S. Anadolu aleyhinde çıkmış olan fetvaya ne dersin?

“C. Fetva-yı mahz değil ki, itizar edilsin. (Hak adına ve­rilmiş sırf hakikatten ibaret bir fetva değil ki kusurdan uzak ol­sun.) Belki kazayı tazammun eden1 bir fetvadır. Çünkü, fetva­nın kazadan farkı, mevzu’u âmmdır, gayr-ı muayyendir; hem mülzem değil. Kaza ise, muayyen ve mülzemdir. Şu fetvâ ise, hem muayyendir; kim nazar etse, bizzarure muradı anlar. Hem mülzem olmuştur; çünkü, avâm-ı müslimîni onlar aleyhinde sevk etmekte esbabın en âhiridir.

“Mademki şu fetvâ, kazayı tazammun ediyor; kazada iki hasmı dinletmek zaruridir. Anadolu da söylettirilmeliydi, ne­tice-i müddeiyatlarını aleyhlerinde olan dâvâlarla, siyasiyun ve ulemadan bir heyet tarafından maslahat-ı İslâmiye noktasında muhakeme edildikten sonra, fetvâ verilebilirdi.

“Zaten şimdi bazı hakaikte bir inkılâp var. Ezdad isimle­rini değiştirip mübadele etmişler. Zulme adalet, cihada bağy (isyan), esarete hürriyet nâmı veriliyor.” [36]

Şu kazaî olan fetvaya karşı şer’î ve pürüzsüz fetva ile muka-belesinden sonra, aynı eserinde şöyle bir sual ve cevap yer alır.

“S. Neden bu kadar İ.g.z.’den (yani İngiliz’den) nefret ediyorsun, musalâhasını da istemiyorsun?

“C. Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mâ-nen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi (kötü ahlâkları) içimizde inkişaf ettirdi. Ha­yatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.”

“Edirne Camiinde [37] , bir İslâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi şeytan zâlime dua ettirdi. Merkez-i Hilâfette, Müslümanlar lisanıyla hizbüşşeytan olan İ.g.z. (yani İngiliz), Yunan askerlerini halâskâr, tathirci ilân ve karşısındaki gürûh-u mücahidîni câni, zalim söylettirdi.

Acaba, bir vâlide o dereceye getirilse ki, çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmayarak parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlâk-ı sâmiye in­tifa etmesin? [38]

Yine o günlerde (25 Ekim1920), İstiklal Savaşı başlarında, Yunan’ın Anadolu’yu istilaya giriştiği o karanlık günlerde, Yu-nan Kralı Kostantin’in oğlu Alexandros Anadolu’ya bizzat gel-miş, plan ve projeler hazırlamaya koyulmuştur. Bu kral Veni-zelos’u başbakanlığa getirmiş ve Anadolu hakkında yeni yeni planlar tasarlayarak, hazırlıklar yapıyorlardı. Yunan Baş­bakanı Venizalos da, İngiliz Başvekili Loyd George’dan ellibin kişilik silah temin ederek yeniden Anadolu’ya büyük bir hamle ile taarruza geçecekleri sırada, bir Cuma gecesi, Üstad Bediüzzaman Hazretleri yatsı namazından sonra duaya başlıyor ve o gece sa-baha kadar uyumayarak, “Ya Rab! Senin askerlerin daha çoktur, bu mel’unlara fırsat verme” diye yalva­rıyor.

Sabahleyin talebesi Bigalı Molla Süleyman evden çıkıp, Divanyolu’nda gazete ve çorbasını alarak geliyor. Gazeteler Yunan Kralı Alexandros’u sarayının bahçesinde bulunan bir maymunun ısırdığını ve sonra kralın öldüğünü, bu maymunu da öldürdüklerini yazıyordu.

Molla Süleyman diyor ki, “Bediüzzaman Hazretleri gaze­tedeki bu haberi görünce çok sevindi ve ‘Süleyman! Bir kalem getir de bu hayvanın arkasından bir mersiye yazalım.’ dedi ve hemen okuduğu gazetenin bir kenarına şu mersiyeyi yazdı”:

Mücahid Bir Hayvan Mersiyesi

[39]

İşte o cünuddan bir gazi-i şehid,

Nev-i hayvandaki meymun u said.

Ey maymun-u meymun!

Kâfirleri mahzun, Yunan’ı da mecnun eyledin.

Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.

Lloyd George’u kudurttun. Venizelos’u geberttin.

Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun ki,

Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini

Bir hamlede havaya fırlattın.

Başlarındaki maskelerini düşürüp

Maskara ederek, bütün dünyayı güldürdün.

Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin.

Cennette saîdsin; çünkü gazi ve hem şehidsin.

                                                    — Bediüzzaman [40]

Bu mersiye Bediüzzaman’ın 1920 yılında İstanbul-Evkaf-ı İslamiye Matbaası’nda bastırdığı Rumuz isimli risalesinin 25. sahifesinde yer almıştır.

İngilizler Aleyhine Yazdığı Hutuvat-ı Sitte Eseri

Ve şimdi İngilizlerin ve Yunanın bütün palanlarını taru­mar eden Hutuvat-ı Sitte eserine geçiyoruz. Eser aynı tarihte neşrettirildiği gibi, İngiliz Başkumandanını çileden çıkartmış ve derhal Bediüzzaman’ın idamını istemiştir. Başta Eşref Edip olarak Üstad’ın hayatını yazanların hepsi diyorlar ki; bir hafta Bediüzzaman’ın öldürülmesi için, İstanbul’un her tarafı aran­dığı halde, bulunamamış. O sırada bir Osmanlı paşası [41] , kuman­dana çıkmış demişki: “Eğer sen Bediüzzaman’ı öldür­türsen bu millet, bilhassa şark vilayetleri kıyamete kadar se­ninle çarpışır, rahat bırakmazlar.” Bu ikaz üzerine İngiliz ku­mandan kararından vaz geçer.

Hutuvat-ı Sitte eseri, merhum Eşref Edip Fergan’ın him­metiyle binlerce nüsha –Arapça ve Türkçe– bastırılarak İstan­bul’un her tarafına meccanen dağıtılmıştır.

Hutuvat-ı Sitte “altı tane tuzak” masasındadır. Eserin ta­mamını biz buraya dercedemeyeceğiz, ancak bazı parağraflarını alabileceğiz. Tamamını merak edenler, Latince harfli Âsâr-ı Bediiyye’nin 111. sahifesinden itibaren okuyabi­lirler.

Şimdi eserden parağraflar:

[42]

“Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde in­san suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane si­yasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cema­atlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.

“Kimin hırs-ı intikamını, kimin hırs-ı câhını, kimin tama­hını, kimin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garibi, ki­min de taas-subunu işletip siyasetine vasıta ediyor.

“Birinci Hatvesi: ...

“İkinci Hatvesi: Der ve dedirtir: ‘Başka kâfirlere dost ol­duğunuz gibi [43] bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyor­sunuz?’

“Şu vesveseye karşı deriz:

“Muavenet elini kabul etmek ayrıdır. Adâvet elini öpmek de ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş’et etmek lâzım olmadığından, İslâmın eski ve mütecaviz bir düşmanını def’ için, bir kâfir muavenet elini uzatsa, kabul etmek İslâmiyete hizmettir.

“Senin ise, ey kâfir-i mel’un, senin küfründen neş’et eden teskin kabul etmez husumet elini öpme değil, temas etmek de İslâmiyete adâvet etmek demektir.

“Üçüncü Hatvesi: ...

“Dördüncü Hatvesi: Der veya dedirtir: ‘Sizi idare eden ve bana muhâsım vaziyetini alanlar –ki Anadolu’daki serger­deleridir [44] – maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değil­dir.”

“Şu vesveseye karşı deriz:

“Vesilelerde niyetin tesiri azdır. Maksadın hakikatini tağ­yir etmez. Çünkü maksut, vesilenin vücûduna terettüp eder; içindeki niyete bakmaz.

“Meselâ, ben bir define veya su bulmak için bir kuyu ka­zıyorum. Biri geldi, kendini saklamak veya orada muzahrafatını defnetmek için, bana yardım ederek kazdı. Su­yun çıkmasına ve define bulun-masına niyeti tesir etmez. Su, fiiline, kazmasına bakar, niyetine bakmaz. Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur’ân’ı yük-sek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menbaı olan Avrupa mu-habbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu mak­satların hakikatini tağyir edemez.

“Beşinci Hatvesi: Der: ‘İrade-i Hilâfet, siyasetimin le­hinde çıktı. [45]

“Şu vesveseye karşı deriz:

“Bir şahsın arzu-yu zâtîsi ve emr-i hususîsi başkadır, üm­met namına emin olarak deruhte ettiği emanet-i Hilâfetten ha­sıl olan şahsiyet-i maneviyesinin iradesi, bam başkadır. Bu irade bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinad ederek, âlem-i İslâmın maslahatını takip eder. Aklı ise, şûrâ-yı ümmettir; se­nin vesvesen değil. Kuvveti müsellâh ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir.

“Maslahat da muhitten merkeze nazar edip İslâm için faide-i uzmâyı tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkez­den muhite bak-makla âlem-i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu’ya, Anadolu’yu da İstanbul’a, İstanbul’u da hânedân-ı Saltanata tearuz vaktinde [46] feda etmek gibi hod-endişâne fikir ve irade, değil Vahidüddin gibi mütedeyyin bir zat, hattâ en fâcir bir adam da, yalnız ism-i Hilâfeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir. [47] O halde ona itaat, adem-i itaattir.”* [48]

Ve Hutuvat-ı Sitte’nin sonuna yakın bir yerde şöyle diyor: “Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öyle­lerin aklıdır ki, İngiliz milletinin ihtiras ve menfaatini, İslâmi­yet’in menfaat ve izzetiyle kabil-i tevfik görüyor. Burada en sefil ve en ahmak kalb, öylelerin kalbidir ki, hayatı onun (İngilizin) himayeti altında kabul eder. Hayatımızı onun himayeti altında kàbil görüyor.” [49]

Ve bu mevzu’da 1921’in 5. ayının 10. gününde başlayan Ramazan ayında yarı manzum bir tarzda te’lif edip bayramdan sonra tab’ettirdiği Lemaat adlı eserinin sonlarında “İslamiyet, insaniyette te’min-i müsalemet için cihad ister” başlıklı bölü­münün az altında: “İki yüz günlük vasi’ bir cephede hem de yedi noktada, hasım manen mağluptur. Yalnız Anadolu cephe­sinde muvakkat, biraz ileri gitti. Sebebiyse; aldandık, infiradî siyaseti bilmiyerek takındık.

[50]    fermanına mü’minane imtisal etsek gelir Allah’ın va’di.  

“Âlem-i İslamın hak ve hürriyetinin istirdadı için–biiznillah teala –tedâfü’den taarruza geçiyor, belki çok yerlerde de geçti.

“İnönünün iki zaferi zahiren ger küçüktü, batınen pek bü­yüktü.

...

“İnönü zaferi olmadan her müslim-i mazlumun, kâfir olan hasmını, mütecebbir bir zâlim mevkiinde görürdü, aşağıdan yukarı cihetine bakardı, yüksekte tanıyordu.

“Zaferden sonra gördü; birer hâin alçak derekesinde görür. Habaset çamurunda çabalar da batardı.

“O mizan-ı nazarı, derecatı kuyudan minareye çıkmıştır; intibah-ı İslâmî, izzet ve intikamla ayak üstüne kalktı...” [51]

Yeni Eserleri Risale-i Nur’da Bu Mevzu’

1931’de Barla köyünde sürgün yaşarken yazdığı bir parağraf:

“Esaretten geldikten sonra, Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebepsiz esaret altına alanlara yardım ettim.” [52]

Ve 1935’lerde, Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman’a bir sene hüküm verdiğinde, temyiz mahkemesine yaz­dığı layiha ve arkasında, tashih-i karar için kaleme aldığı ya­zıda, konumuzla ilgili şöyle diyor:

“... Beni, ehemmiyetsiz, vücudundan istifade edilmez, adi bir mertebeye sukut ettirmek isteyenlerin yanlışlarını göster­mek için derim: İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi na­mındaki matbu’ eski müdafaatımı görenlerin tasdikiyle; 31 Mart hadisesinde bir nutuk ile isyan etmiş sekiz taburu itaate getiren ve bir zaman [53] gazetelerin yazdıkları gibi; İstiklal Har­binde Hutuvat-ı Sitte namında bir makale ile İstanbul’daki ef­kar-ı ulemayı İngilizler aleyhine çevirip, hareket-i milliye le­hinde ehemmiyetli hizmet eden ve Ayasofya’da [54] kırk bin adama nutkunu dinlettiren ve Ankara’daki Meclis-i Meb’usanın şiddetli alkışlamasıyla karşılanan [55]   ve yüzelli bin banknot yüzaltmış üç mebusun imzasıyla [56] Medrese ve Darü’l-Fünuna tahsisatı kabul kabul ettiren.” [57]

Yine aynı risalede başka bir münasebetle bu husus için şöyle der:

“... Ankara’ya dostane gittiğimde, Büyük Millet Mec­lisi’nin sami’în locasında görünmemle beraber, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte namındaki eserimle müdafaatımı takdir ile yad eden meb’usların şiddetli alkışlamaları, bunların bu yanlış manalarını kökünden keser.” [58]

Ve 1949’da Afyon hapihanesinde iken, Temyiz Mahke-mesine (Yargıtay) gönderdiği müdafaasının bir yerinde aynı mevzu hakkında şöyle demektedir:

“... Ben de otuz-kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler has şakirdlerini işhad ederek derim:

“İstanbul’u işgal eden İngilizlerin başkumandanı [59] İslam içinde ihtilaf atıp, hatta Şeyhülislam ve bir kısım hocaları kan­dırıp, birbirinin aleyhine sevkederek; ‘İ’tilafçı-İttihatçı’ fırka­larını birbiriyle uğraştırmasıyla, Yunanın galebesine ve hare­ket-i milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İn­giliz ve Yunan aleyhinde Hutuvat-ı Sitte eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab’ ve neşrettirmek ile o kumandanın dehşetli pla­nını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde, An­kara’ya kaçmayan...” [60]

Yine bu mevzuda, 1948-1949 yıllarında Afyon hapishane­sinde iken, 1949’un İstiklâl veya Kurtuluş bayramında hapis­hane müdürüne yazıp gönderdiği bir pusulada şunları yazmış­tır:

“Müdür bey! Size teşekkür ederim ki, Kurtuluş bayramı­nın bayrağını koğuşuma taktırdınız. Hareket-i milliyede İstan­bul’da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ı Sitte eserimi tab’ ve neşir ile belki bir fırka (kolordu) asker kadar hizmet et­tiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemal şifre ile iki defa beni Ankara’ya taltif için istedi. Hatta demişti. ‘Bu kahraman Hoca bize lazımdır.” Demek benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır.” [61]

Eski ve yeni eserlerinde –ispatlı, belgeli– verdiğimiz bu numu-neler gibi daha pek çok örnekler var. Özellikle 1943 Denizli, 1948 Afyon mahkeme müdafaalarında ve ayrıca 1919’dan beri yazılan bir çok hayat tarihçelerinde bu mevzu herkesin gözü önünde yayınlanmış ve yayınlanmaktadır. Özel­likle 1935, 1943, 1948 tarihlerinde cereyan eden Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemelerinin hakim ve savcılarının –ki çoğu yaşlı ve o olayları görmüş ve yaşamış insanlardır– gözleri önünde ve yüzlerine karşı açıkça ve pervasızca söylediği halde, hiçbir savcı hadisenin tekzibine yeltenmemiştir.

İşte bütün bu kat’i ve şüphesiz belge ve kaynaklar; Yeni Mesaj yazarı Muharrem Bayraktar adındaki kişinin ve yüzüne vurulan bir hakikat şamarıdır. Bu müvesvis adamın ve emirber neferliğini yaptığı mihrakının ürettikleri sinsi vesveselerine az sonra döneceğiz.

Şimdi tahkikatı yapılmış olan şeksiz-şüphesiz hadisenin içinde yaşamış ve İstanbul’da mezkûr tarihte Bediüzzaman Hazretleriyle defalarca görüşmüş eski alay müftülerinden Os­man Nuri Efendinin 1951’de Üstad’ın Afyon-Emirdağ’ında bulunduğu günlerde, ona yazmış olduğu bir mektubundan bir bölümünü de, mektubunun arkasından da Hz. Üstad’ın en ya­kın talebe-lerinden Zübeyir Gündüzalp’ın bizzat Osman Nuri Efendiden dinlemiş olduğu aynı mevzu hakkındaki hatırasının bir kısmını da aktarmak istiyoruz. İşte eski alay müftüsü mer­hum Osman Nuri Efendinin Bediüzzamana yazdığı mektubun­dan:

“... Yurdun her tarafından milli mücadele devam ederken, zat-ı hakimanelerine Ankara’dan mücahede-i milliyede birlikte devamı için, muhtelif şahıslardan 18’i mütecaviz davetnameler geldiği zaman, bu davetlere icabet edip etmemek hususunda, İstanbul’da ikametgâhımızdaki görüşmede istişare buyurduğu­nuz alay müftülerinden eski dostunuz, Ankaralı Osman Nuri’yim...” [62]

Ve Osman Nuri Efendinin hatırası (Zübeyr Gündüzalp merhumun not defterinden):

“Yirmibeş sene Milli Müdafaa Vekaletinin din işleri ile alakalı bir dairesinde mühim bir vazife ifa etmiş büyük alim ve ehl-i kalb olan Osman Nuri; merkez-i hükümet makamındaki zatlar ve bilhassa askerî kumandanlar arasında neşr-i din haki­katlerine ve tavsiye muvaffakiyetine erişmiş bu zat, mezkûr meşverete [63] dair bir hatırasını Ankara’da bize şöyle anlatmıştır: ‘Nur kardeşlerim! Sizler çok bahtiyar bir nesilsiniz ki, o zât-ı zihavarık olan Bediüzzaman’ımızın harikulade âsar-ı celilesi Nur risaleleriyle tenevvür etmek, onun irşadatıyla halâs olmak nimet-i uzmasına erişmişsiniz. O, bîmisil ve bînazır bir mürşid-i ekmel ve bir Üstad-ı ekberdir..

“Otuz beş sene evvel [64] İstanbul dehşet-engiz düşmanları­mız olan ecnebilerin işgali altında iken de, Hazret canını feda edercesine ölüm ve idamı istihkar ederek onlarla mücadele ve mücahede etmekten bir an geri kalmadı. Bir zaman sonra, An­kara Hükümeti belki on defadan fazla şifre ile davet etti. Haz­ret gitmedi. Nihayet çok dindar olan bir paşanın tavassutu ile son daveti almıştı. O günlerde bir gün bu acize bir şey meşve­ret edeceğini söyleyerek, Ayasofya çayhanesinde bulunacağı­mız saati kararlaştırdık. Bana lütfen buyurdular ki: ‘Beni ker­ratla Ankara’dan davet ettiler. Ben de büyük tehlikenin İstan­bul’da olduğunu, burada düşmanlarımızla mücadele edeceğimi beyan ederek gitmedim. Bu günlerde bir davet daha geldi.’ Ve bana dönerek dedi ki: ‘Burada kalmamı mı, yoksa Ankara’ya gitmemi mi faydalı görürsün, hangisi münasibtir?’

“Ben de: ‘Efendim münasibi zatınıza daha iyi malumdur. Benim kanaatim sizin Ankara’da, Meclis-i Meb’usan içine girmeniz büyük bir hizmete medar olacaktır.’ dedim. Ve niha­yet Hazret Ankara’ya gitti.” [65]

Muhterem Osman Nuri Efendi gibi, mütareke yıllarında ve daha öncesinde Bediüzzaman’la tanışmış ve Eşref Edip gibi onunla arkadaşlık yapmış ya da talebeliğini yapmış bir çok in-sanlar daha vardır. Bu insanların kimisi büyük din alimi, kimi ilim adamı, kimi gazeteci, kimi siyaset adamıdırlar. Bu zatlar­dan ünlü ve önemli bir kaçının Hz. Üstad’ın o dönemki haya­tıyla ilgili hatıra ve beyanatlarından hulasaları Mufassal Ta­rihçe-i Hayat eserimizde dercetmişizdir. Birkaç isim vermek gerekirse; İstiklâl Şairimiz Mehmet Akif, Ord. Prof. Fahreddin Kerim Gökay, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Diyanet İşleri eski reislerinden Tevfik Gerçeker ve Ali Rıza Hakses, İstanbul sa­bık müftülerinden Abdurrahman Güzelyazıcı, ünlü tarihçi İ. Hakkı Konyalı, Dr. Tahir Barçın, Em. Yüzbaşı Refet Barutçu, Mevlüthan Ali Rıza Sağman, Dağıstan Kahramanı Şeyh Şa­mil’in torunu Said Şamil Bey, ilk Millet Meclisi meb’uslarından Tevfik Demiroğlu [66] ve Bediüzzamanın elli sene­lik arkadaşı, Sebilürreşad mecmuası Bediüzzamanın elli senelik arkadaşı, Sebilürreşad mecmuası sahibi Eşref Edip Fergan ve şarklı muhacir Çanakkale/Bigalı Molla Süleyman... İsimlerini yazdığım bu zâtların hatıra ve beyanatları Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizin birinci cildinin 501-524 arası say­falarındadır. Arzu edenler görebilirler.

Eşref Edib Merhumun Şahitliği

Biz şimdi rahmete kavuşmuş bu insanların hatıralarından yalnız bir tek Eşref Edip merhumun, bizzat kendi eserinden bir özetini vererek mevzuyu bağlayacağız.

İşte Eşref Edip diyor ki: “Herkes bilirdi ki, Üstad kefenini boynuna takmış, her tehlikeye karşı ölümü gözüne almıştır. Fıtratındaki bu celadet ve şehametle Darü’l-Hikmet’te her türlü siyasi tesirlere karşı pervasızca mücadele etti. Ve Ana­dolu’daki kuvay-ı milliye hareketini destekledi. İslamiyet’e karşı muzır cereyanlarla arslan gibi pençeleşti, eserler neşretti. Hitabeler irad etti. Bütün kuvvetiyle bir an mücadeleden geri kalmadı.

“Üstad’ın Anadolu’daki milli hareketi desteklemek husu­sundaki kahramanca mücadelesi Ankara hükümetince takdirle karşılandı. Ve şifre ile Ankara’ya davet olundu. Üstad davete verdiği cevapta: ‘Ben tehlikeli yerde mücadele etmek isterim, siper arkasında mücadele hoşuma gitmiyor. Burasını daha teh­likeli görüyorum. Buradaki vazifem henüz tamam olmamıştır. Buradaki tehlikeyi bertaraf edince, inşallah oraya geleceğim.’ ...” [67]       

Bütün bu belgeleri ve işin içinde yaşamış şahitlerin beyan ve hatıralarını ibraz etmemizdeki gaye ve hedefimiz, yalnızca Yeni Mesaj adındaki kışkırtıcı vesveseler üreten gazeteye ce­vap vermek değildir. Zira bu vesvese üreten Muharrem Bay­raktar adındaki şahıs, herhalde saf cahil ve dünyadan habersiz birisi değil, belki bir gizli mihrak adına konuşan ve bilerek çir­kefli iftira üretenlerdendir. Öyle olunca da, bu gibi insanlar ve arkasındaki mihrak, hak ve vicdandan insilah etmiş, hakikati kabule kabiliyeti sönmüş kimseler gibidirler. Bu vaziyette şu güneş gibi açık ve zahir hakikatleri hakperest insanlara mesaj olarak gönderiyoruz ki, müfsidlere inanıp kanmasınlar. Ve boşu boşuna imanın zedelenmesi demek olan İslam dininin mücahid ve müceddid büyüklerine, gizli bir hizb adına adavet edip iftiralar düzenlere iltihak etmiş olmasınlar.

Yeni Mesaj’ın gündüz ortasında gözünü yumup, kendini gecelerin karanlıklı hayal ve rüyalarıyla avutmasına benzeyen herzelerine geçmeden önce, ona hitaben değil, iman şuuruna sahip ve mantık ehli kimselerin akl-ı selim ve nurlu vicdanla­rından şunu sual etmek isteriz ki: İftira bezirganının kampan­yalı bühtanlarına göre Bediüzzaman hazretleri, 1919’larda, İs­tanbul’da İngiliz taraftarı Müderrisin ve Teâli-i İslam cemi­yetlerine mensup olarak, Anadolu’daki kuvay-ı milliye aley­hine bu cemiyetler adına beyanatlar, yazılar neşretti. Ve bun­ları da İkdam gibi gaze-telerde yayınladı. Ankara Hükümeti ve kuvay-ı milliye bu menfi yazıları gördü, okudu. Amma buna rağmen, Ankara hükümeti Bediüzzaman’ı ısrarla ve defalarca Ankara’ya davet etti. En sonunda, Mareşal Fevzi Çakmak ve eski Van valisi Tahsin Beyin (Özer) araya ricacı konularak Ankara’ya davet edildi. 19 Kasım 1922’de Büyük Millet Mec­lisi’nin dinleyici salonunda görünmesiyle Antalya Mebusu Ra­sih Efendi ve arkadaşları tarafından Büyük Millet Meclisi Rei­sine önerge verilerek bütün meb’usların Bediüzzaman’a “hoşamedi” etmeleri istendi. Ve bu önerge Büyük Millet Mec­lisi’nce kabul edilerek Bediüzzaman, ayakta, dakikalarca al­kışlandı. [68] Daha sonra bütün meb’uslar ve kumandanlar ve başta Mustafa Kemal Paşa tarafından; Bediüzzaman’ın ayak­ları önüne dünyevî bütün ikballeri serdikleri ve neyi isterse ye­rine getirileceği, mesela Van’da kurmak istediği Medresetüzzehra namındaki üniversitesinin inşaatı için, o dar zamanın durumuna göre ve paranın çok kıymetli olduğu gün­lerde, 150.000 banknotun tahsisine Meclis’ce kanun [69] çıkarıl­ması gibi, son derece önemsenme ve ihtiramlar, ayrıca M. Kemal Paşanın kendisine mebusluk, Şark Vaiz-i Umumiliği gibi büyük teklifler yaptığı ve dahası hususi köşk ve Diyanet Reisliği gibi tekliflerle karşılandığı... Bu yazdıklarım hayali değil, vaki olmuş gerçeklerdir ve belgelidirler.

Bu konuda soracağım şey şudur: Bediüzzaman Hazretleri kuva-yı milliyeyi düşman göstererek, aleyhlerinde beyanatlar neşretsin, halkı aleyhlerine kışkırtsın ve onu tezyif ve tahkir et­sin, ama her şeye rağmen Ankara Hükümeti onu takdir ederek ısrarlarla Ankara’ya davet etsin, Ankara’ya geldikten sonra da, ona karşı lazım gelen her türlü saygı ve ihtiramı göstersin!.. Elbetteki hiçbir akl-ı selim ve gerçekçi hiçbir sağlam düşünce buna “evet” diyemez. Eğer evet demiş olursa, o durumda An­kara Hükümetini, başta M. Kemal Paşayı ne yaptığını bilmez kimseler olarak kabul etmekle mümkündür. Çünkü, İstan­bul’da kuva-yı milliye aleyhinde bulunmuş olanlar bilahare hepsi yurt dışına kaçtı, İskilipli Atıf Hoca gibi bazıları da idam edildi.

Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri

Yeni Mesaj adındaki gazete ve aktör yazarı Muhar-rem Bayraktar’ın herzeledikleri iftiralı vesveselerinden, aleme ibret numunesi olarak birkaç iddialarını ele alacağız. Sayfalar do­lusu iftiralarına ve vakvakları andıran seslerine bakacak ve bulaşacak vakit ve halimiz yoktur.

Yeni Mesaj’ın Birinci İftiralı Vesvesesi ve Ce­vapları

“Said-i Nursi Hürriyet ve İtilaf fırkasında iken, Müderrisin Cemiyeti’ni kurdu. Sonra da Teâli-i İslam Cemiyeti olarak meydana çıkan bu cemiyette üye olarak, kuva-yı milliye aley­hinde yazılan bildiride Said-i Nursi’nin imzası var... Ve bu bil­diri İkdam gazetesinin 16 Eylül 1919 sayısında yayınlandı.” [70] dedikten sonra, adı geçen bildiriden bazı pasajlar vermektedir.

Üstad Bediüzzaman 1918’den İtibaren Siyasi Hiçbir Cemiyete Girmedi

Bu çok şeni’ ve son derece acı ve galiz iftiranın cevapları az üst tarafta verilen son derece açık, zahir ve bahir belgelerdir. Bununla beraber, şu an önümde duran İkdam gazetesinin aynı tarihli sayısının fotokopisinde ileri sürülen bildiriden eser yoktur. Öyle bir bildiri yer almadığına göre bu iddia yalan ol­muş oluyor. Dürüst bir insanın: “Falanca gazetede şunlar var dediğinde”, o gazetenin klişesini ibraz etmesi gerekir. Anlaşı­lıyor ki, yazar bir mukallittir, fikir hempalarından taklid eyler, bu defa gazete dışında (İkdam dışında) bir iki kaynak daha ve­riyor. Bu kaynaklardan birisi, Prof. Yücel Özkaya’nın bir der­gide ya-yınlanan “Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler” adında bir makalesidir. Yazar, Bediüzzaman’ın Müderrisin Cemiyeti’nde –ilk kuruluşunda–kurucu değil, bir üye olarak isminin bulunduğundan söz eder, öteye gitmez. Öbür kaynak da, bunun gibilere dayandığı anla­şılmakta. Az sonra gerçek tahkikli belgeler verilecektir.

İşin gerçek durumuna baktığımızda: Bediüzzaman Haz­retleri 1918 Temmuzunda Rusya’dan firar edip İstanbul’a gel­diği günden, ta 19 kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılıp An­kara’ya gidinceye kadar siyasi hiçbir cemiyete girmiş değildir. Yalnız esaret dönüşünde Harbiye Nazırı Enver Paşanın ısra­rıyla Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye aza olarak resmen tayin edilmiştir. Ve bu arada hiçbir siyasi yönü olmayan iki cemi­yete de üye olarak katılmıştır. Bunlardan birisi Hilal-i Ahdar Cemiyeti (Yeşilay), ikincisi ise, kuruluş tüzüğünde, siyasetle kat’î surette meşgul olunamayacağı, sadece müderrislerin haklarını aramak ve halka dinî nasihatlarda bulunmak maksa­dına yönelik esaslar üzerine kurulmuş olan Müderrisin Cemi­yeti’ne de üye olarak katılmıştır.

Hilal-i Ahdar Cemiyeti’nin kuruluş gayesi ise, şeytan ve mel’un İngilizlerin İstanbul’u işgalinden itibaren, gemiler do­lusu, beyin uyuşturan içkileri dışardan getirip İstanbul’a sok­maları ve onunla beyinsiz bir takım avereleri uyuşturup düşün­celerini felcetmek ve işgal işini böylece kolaylaştırmak için idi. İşte Hilal-i Ahdar İngiliz’in bu şeytani planına karşı kurul­muştu. [71]

Bediüzzaman’ın siyasi cemiyetlere asla katılmadığını gösteren onun yazılı şu sözleridir:

“S. Hangi cemiyettensin? Neden muhalefeti tenkit edi­yorsun?

“C. Şüheda cemiyetindenim. Tek bir veliyi inkar veya is­tihfaf etmek meş’umdur. Öyle ise, iki milyon evliyaullah olan şühedayı inkar etmek ve kanlarını heder etmek meş’umların en meş’umudur. Zira muhalefet der: ‘Haksız olarak harbe girildi. Hasmımız haklı idiler.’ İşte şu hüküm, iki milyon şühedanın şehadetini inkardır. Bence en çok duamız bu olmalı.”

[72]

Üstad’ın bu beyanı gösteriyor ki o, siyasi cemiyetlerle alakası olmadığı gibi, İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne muhalif olan İtilaf fırkasında ise asla değildir. Adı konu olan İkdam ga­zetesi önümde duruyor. Yazarın bahsettiği bildiri 16 Eylül 1919 tarihli nüshasında yok. Gazetenin 26 Eylül 1919 tarihli sayısında Cemiyet-i Müderrisin namına yayınlanan bir beyan­name vardır.

Bir de, İkdam gazetesi 9 Mart 1920 tarihli nüshasında; Ermeni meb’usu Bogos Nobar ile Şerif Paşanın Paris’te bir­likte “Kürt ve Ermeni İttifakı” adı altında bir muhtıra hazırla­yarak Lozan Konferansı’na sunmak; Kürt ve Ermeniler birleşik bir devlet kurmak teşebbüslerine karşı, Bediüzzaman Hazret­leri ve iki doğulu arkadaşının beraber hazırladıkları son derece şiddetli ve hiddetli bir protesto yazısı yayınlanmıştır. Bunun dışında Bediüzzaman Hazretlerinin İkdam’da hiçbir yazısı ya­yınlanmamıştır. [73]

Bu konuda geniş araştırma yapan mutemed bazı kaynaklar elde ettik. Bu kaynaklar özetle şunlardır:

1. Prof. Dr. Tarık Ziya Tunaya, Türkiye’de Siyasal Parti­ler, Mütareke Dönemi, C. 2, ss. 382-397.

2. Kemal Gurulkan, “Teali-i İslam Cemiyeti” İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1996 ve Köprü, “İslâm’ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Teâli-i İslâm’a”, Güz 2000, Sayı: 72, ss. 5-14. Bu araştırma yazısı ve bu yazıda isimleri verilen gazeteler, dergiler ve kitap isimleri, rakamlarıyla beraber aşağıda sırasına göre verilecektir. İşte çarpıtılan tarihi hadiseyi kısaca tahlil ediyoruz.

Cemiyet-i Müderrisin ve Teâli-i İslâm Ce­miyetinin Gerçek Mahiyeti ve Üyelerinin Kimliği

Önce Cemiyet-i Müderrisin

31 Mart hadisesi sebebiyle, din adamları ve müderris ule­maya karşı oluşan umumi bir antipati (iğbirar), ulema zümre­sini İttihad ve Terakki’den uzaklaştırıp, muhalefet vaziyetinde olan Hürriyet ve İtilaf fırkasına yanaşmaya itmiştir. Birkaç sene sonra da, ulema heyeti bu fırkadan (partiden) ayrılarak; haklarını arama ve haksız, usulsüz atamaların önüne geçme gibi gayelerle, ama hiçbir surette cemiyet olarak siyaset ve si­yasi işlere karış-mamaya ve sadece halkı nasihat yoluyla irşad eylemeye çalışmaya yönelik olarak 15 şubat 1335/1919 tari­hinde “Müderrisin” ismi altında bir cemiyet kurdular. Cemiyet kurulduktan sonra, cemi-yetin kuruluş gayesinin beyanname­sini ve hizmet sahalarının sınırlarını tayin eden bildirgesini ya­yınladılar. [74]  

Bu cemiyetin kurucuları:

1. Fatih Dersiamlarından Abdülfettah

2. Fatih Dersiamlarından Geyveli İbrahim Hakkı

3. Fatih Dersiamlarından İskilipli Mehmed Atıf

4. Beyazid Dersiamlarından Ermenekli Mustafa Safvet Efendi.

Azaları:

1. Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından Eşref Efendizâde Şevketî

2. Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından Said-i Kürdî

3. Fatih Dersiamlarından Düzceli Zahid (Zahid Kevseri)

4. Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Sahn Medreseleri Fıkıh Müder­rislerinden Seydişehirli Hasan Fehmi

5. Darü’l-Hilafeti’l-Aliye İbtida-i Dâhil Medreseleri Man­tık Müderrisi Manisalı Mustafa

6. Fatih Dersiamlarından Âsitâneli Hafız Abdullah

7. Dersiamdan Sinoplu Mehmed Efendilerdir. [75]

İzmir’in işgali olayı üzerine, Sultan M. Vahidüddin’in be­yanatından sonra, Müderrisin Cemiyeti de 26 Eylül 1335/1919’da, istişaresiz, yani üyeler haberdar edilmeden si­yasi bir bildiriyi İkdam gazetesinde neşretmesi üzerine, üyele­rin hemen hepsi bu cemiyetten ayrılmışlardır. [76]

Cemiyet-i Müderrisin, 10 Kasım 1335/1919’da Genel Ku­rul toplantısını yapacağını gazetede ilan etmiş ve 14 Kasım 1919’daki Genel Kurul’da almış olduğu bir kararla: “Cemiyeti genişletelim..” diye, müderrisler dışında bir çok insanı içine alarak Teâli-i İslâm cemiyetine dönüşmüştür. [77]

Ve Teâli-i İslâm Cemiyeti

Prof. Dr. Tarık ZaferTunaya der ki: Bu cemiyetin üyeleri içinde, Müderrisin Cemiyeti’nden sadece iki isim vardır. Bun­lar da İskilipli Mehmed Atıf ile Seydişehirli Hasan Fehmi’dir. [78]

33  

Teâli-i İslâm Cemiyeti Kurucuları:

1. İskilipli Mehmed Atıf Efendi,

2. Konyalı Abdullah Atıf Efendi

3. Bergamalı Mehmed Zeki Efendi, Kâtib-i Umumi (Ge­nel Sekreter)

Azaları:

1. Erzincanlı Hasan Fehmi Efendi

2. İstanbullu Şerefeddin Efendi

3. Manisalı Hayreddin Efendi

4. Tarih Müderrisi Tahirü’l-Mevlevi

5. Kayserili Şemseddin

6. Seydişehirli Hasan Fehmi Efendi [79]

İşte gözler önünde görüldüğü üzere Teâli-i İslâm Cemiye-ti’nde Bediüzzaman Hazretlerinin ismi yoktur. Müderrisin Cemiyeti’nde bulunması ise, bütün kurucuları meşhur alim ve büyük müderris insanlar olan, aslî gayesi ve tüzüğüne göre si­yasetle ilgisi olmayan bir cemiyet içinde, sadece muvakkat bir üyelikten ibaret olmuştur. Sonra Cemiyet, siyaset-i ecnebiye alet olacak bir tarzda maksadı dışında ve hem de istişaresiz, izinsiz bildiriler neşredince bu cemiyetten ayrılmış ve şahsı adına kuva-yı milliyeyi destekleyen makaleler ve kitaplar neş­retmiştir.

35   Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.

Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin Bildirisi

Ağustos 1920’de İstanbul Hükümetinin almış olduğu bir karar üzerine, Şeyhülislamlık bir fetva yayınladı. Ayrıca da Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin de kuva-yı milliye aleyhine bir bil­diri yayınlayacağı duyuldu. Bunu duyan cemiyet azalarından Tahirü’l-Mevlevi ile İskilipli Muhammed Atıf Efendi Şeyhü­lislam Mustafa Sabri Efendiye çıkarak: Cemiyetleri adına öy­lesi bir bildirinin altına mühür vurulmamasını istediler. Uzun münakaşalar oldu. Cemiyet içinde de bildiri aleyhinde müca­deleleri sürdü.

Bunun üzerine bildiri için cemiyette oylama yapıldı. 10 üyeden 5’i red, 5’i evet dedi. Cemiyet Reisi İskilipli Mehmed Atıf Bey de red oyu kullanınca bildiri mühürlenemedi.

Ama, 23 Teşrin-i Evvel 1920 tarihli Vakit gazetesi, Eski­şehir’de Teâli-i İslâm Cemiyeti imzası taşıyan bir takım bildi­rilerin Yunan tayyarelerinden atıldığı haberini vermişti. Zaten oylama sırasında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin damadı M. Zeki, üyelere hitaben: “Siz kabul etseniz de, etmeseniz de, hükümet bu beyannameyi Anadolu’ya gönderecektir.” diye bağırdığını ve bilahare Tahirü’l-Mevlevi’nin Ziraat Nazırlığın­daki vazifesine son verildiği kayıtlıdır. [80]

Evet, hadisenin tarihi belgeleri bunlardan ibaret...

Düşünüyorum da, acaba kendilerini dipten zorlayarak yırtı-lırcasına Bediüzzaman’a karşı şimdi buğz ve kin kusan şu bedbahtlar bu katî’ belgeler karşısında bir utanç duyabilecekler mi? Kim ne yaparsa, yapsın!..

“Bir şem’a ki Mevla yaka üflemekle sönmez”...

Yeni Mesaj’ın İkinci İftiralı Vesvesesi ve Ce­vapları

Şöyle diyor insafsız Bay Muharrem: “... Said-i Nursi’nin Birinci Dünya Savaşında, Müslümanlarla savaşıp ölen Hıristi­yanlar için söylediği: ‘Kafir de olsalar onlar hakkında Rahmet-i İlahiyenin mükafatları vardır’ şeklindeki dudak uçuklatan sözleri idi.”35

Cevap: Bu tahrifçiye cevaba, Fuzuli-i Bağdadînin bir gü­zel ve hikmetli sözüyle başlamak istiyorum:

“Kalem olsun eli ol katib-i bed tahririn, [81]

Ki fesad-ı rakamı surumuzu şur eyler”

Yani; “Kötü yazan, kalem karıştıran o katip, bir rakamın oy-natılmasıyla, ‘sûr’ kelimemizi ‘şûr’ yapar”.

Bu insafsız adam da aynen öyledir. Çünkü Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri 1942’lerde, Kastamonu vilayetinde 66 yaşında sürgün hayatı yaşarken bahse konu mektubunu yazmış olduğu halde, gördüğünüz gibi, bu tahrifçi ve insafsız adam, “Said-i Nursi’nin Birinci Dünya Savaşında...” diye başlıyor ve devam ediyor: “Müslümanlarla savaşıp ölen Hıristiyanlar için söylediği: ‘Kafir de olsalar onlar hakkında Rahmet-i İlahiyenin mükafatları vardır’...” Yani kasıtlı tahrifçiye göre bu sözleri Bediüzzaman söylemiş!..

Oysa ki, 1942’de “Müslümanlarla savaşan kafirler” diye bir şey yoktur. Çünkü müslümanların katıldığı savaş yoktur. Amma İkinci Cihan Harbinin en şiddetli günleri yaşanmakta­dır. Almanlar, Ruslarla ve İngilizlerle savaşıyor. Her iki taraf da gayr-i müslimdir. Hal böyle iken, Hazret-i Üstad’ın şeriata ve hakikate uygun ve hakikatli sözlerini böylesine iftiralı tahrif eyleyenin, acaba hükmü şeriatta nedir? Elcevap: İslam mah­kemelerinde şahitliği gayr-ı muteber, sözüne inanılmaz bir fasıktır.

İşte biz de, Hz. Bediüzzaman’ın bahse konu 1942 tarihli mektubunu asıl metniyle vererek bir iki söz daha edeceğiz.

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şid­detle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musi­betlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musi­bet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.” [82]

Bu mektubun, İkinci Cihan Harbi ortalarında yazıldığını gösteren alttaki paragraftır. Şöyle diyor: “Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Av­rupa, Rusya’daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim.” [83]

Şimdi gelin beraberce şu insafsız muharrifin haline baka­lım, iftirakarane sözlerine dikkat edelim ki, bu yazar Bediüzzamana atfen: “Müslümanlara karşı savaşıp ölen Hıris­tiyanlar için söylediği” diye yazmış. Ey ehl-i iman! Üstad’ın şu sözleri içinde böyle bir kelime gördünüz mü?.. Elbette ki “ha­yır” diyeceksiniz. Çünkü karanlık mihrakın yazarı yalan uydu­ruyor, gerçeği tahrif ediyor... Dinini, imanını zındık şeytanlara peşkeş çekiyor.

Bu yazar bir de, Bediüzzaman için: “... dudak uçuklatan sözleri idi” diye sözlerini, bir herzeleme olarak tanıtıyor. Amma iyice bilinsin ki, şu iftiraların uydurulduğu ilk günün­den ve başından beri Hz. Üstad Bediüzzaman ve Nur mesle­ğiyle böyle zendeka hesabına yalan ve iftiralarla uğraşanlar, bila-istisna alemde rezil ve rüsvay oldukları gibi, akibetleri de hüsran olmuştur.

Yeni Mesaj’ın Üçüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevapları

Şöyle diyor bay yazar: “Kafkas cephesine giden Said; bu­rada yazdığı İşaratül-İ’caz’da yine Hıristiyanlara seslenir şöyle der: ‘Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan... esasat-ı diniyye üzerine [84] bina ediniz’ diye teklifte bulunuyor.” ve de­vam ediyor: “Halbuki Said-i Nursi’nin söylediğinin tam aksine Kur’an Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmelerini (...) emreder”.

“Said-i Nursi Hıristiyanlara “bütün bütün dininizi terk edin” diye çağrıda bulunan Kur’an’ı adeta tahrif ederek, bunun tam tersini yansıtır risalelerine.” Ayrıca yine der ki; “Said-i Nursi cephede Ruslara kurşun sıkmış mıdır?” [85]

Cevap: Bütün bütün vicdandan soyulmuş kimselerin ya­pabileceği şu rezil iftiranın tahliline geçmeden, bütün dünya Müslüman alimlerinin en âlî bir mertebede takdir ve beğenile­rini kazanmış ve bugün Sudan ve Mısır/Aynuşşems Üniversi­telerinde ve ayrıca Mekke-i Mükerreme’de seyyidler cemaatının ma’hedlerinde (büyük medrese) ders kitabı olarak okutulan; ve 1918’de tab’edildiğinde Şeyhülislamlık tarafından Osmanlı ülkesinin bütün müftülüklerine birer tane gönderilen dünya çapında meşhur olan nadide İşaratu’l-İ’caz kitabının, harikulade ve emsalsiz bir tahlil ile yapılmış tefsir ve müfes­sirliğine bir echel şahsın Kur’an-ı Azimüşşanın hiçbir hakikatına vukufiyeti olmayan sadece piyasadaki bazı nakıs tercümeleri gören bir adamın ibareyi tahrif ederek dil uzatması, ister istemez insanın aklına şu güruh-u iftirakârların arkasında müthiş bir zendeka komitesinin varlığını ihsa ettiriyor gibidir. Her ne ise!..

Şimdi gelin, beraberce İşaratül-İ’caz tefsirinin mevzu-u bahis o bölümüne bakalım. İşte önce Arapça metni:

  

  

Üçüncüsü:

Arabi ibarenin burasında, İslamiyetin asr-ı saadette yeşe­ren bir ağaç gibi olup, kökü mazinin derinliklerinde, dalları ise istikbal semasında olduğunu izah ettikten sonra, Arabi ibare şöyle devam eder.

  

Şimdi de bu ibarenin Türkçe tercümesine geçiyoruz:

 cümlesine gelince, bilmiş ol ki: Bu gibi tavsifatlar

(Yani: “Senden evvel gelen peygamberlere nazil olmuş kitaplara da iman ediyorlar” diye olan tavsifat) bir teşviki ta­zammun ediyorlar. Teşvik ise, inşaî hükümleri tazammun ey­ler. Yani mesela: “Şöyle şöyle iman ediniz ve tefrikaya düş­meyiniz” gibi hükümler.

“Sonra   nın şu makabliyle nazım, diziliş ve bağlanışında, dört ayrı letaif bulunmaktadır.

Birincisi: Medlülün delil üzerine olan atfıdır. Yani delil ile ispatı yapılmış olan eski peygamberlerin ve kitaplarının medlulu,

 ye atfedilmiş olmasıdır. Yani –mealiyle– şöyle demek­tedir ki: “Ey insanlar! Kur’ana iman ettiğinizde münzel olan sabık kitaplara dahi iman ediniz! Çünkü Kur’an o kitapların hem tasdikcisi, hem de onların da (asliyetleri itibariyle) hak olduklarının şahididir.

[86]  ayeti bu hükmün delilidir. (Bu ayetin delil olduğu şu noktadandır; ayetin tamamı mealen şöyle diyor: “Ey Nebiyy-i Zîşan! Sen onlara de ki: Cebrail Aleyhisselama düş­manlık eden –ki Yahudilerdir– “Neden bu Kur’anı Muham­med’e indirdi” diye ona düşman olmuşlardı. Böyle diyen kim­seler gebersinler. Zira Cebrail Aleyhisselam hem Kur’an’ı, hem eski peygamberlerin kitaplarını getirmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın da, eski kitapların da tasdikçisi odur... ilh.)

İkincisi: Delilin medlul üzerine olan atfıdır. Bu mana da şöyle ifade edilebilir: “Ey ehl-i kitap! Siz madem geçmiş pey­gamberlere ve kütüb-i salifeye iman ediyorsunuz, herhalde Kur’ana ve Hazret-i Muhammed’e(asm) de iman etmeniz la­zımdır. Zira, eski peygamberler ve onların kitapları Hz. Ahmed’in(asm) geleceğini müjdelemişlerdir. Hem çünkü eski peygamberlerin ve kitaplarının doğruluklarının medarı ve pey­gamberliklerinin merci’ ve menatı, hakikatıyla ve ru-huyla en ekmel vechiyle Kur’anda ve en zahir bir tarzda Hz. Muham­med’de(asm) bulunmaktadır. Şu halde, kıyas-ı evlevî ile yani, eğer onlar peygamber iseler ve ellerindeki kitaplar Allah’ın fermanları iseler; herhalde ve hiç çaresi yok, bu da onlar gibi peygamberdir, elindeki Kur’an da Allah’ın kelamıdır.

Üçüncüsü: Yukarıda Arapça metin içinde Türkçe hüla­sası yazıldı.

Dördüncüsü: Bu ayet cümlesinde, ehl-i kitabı imana teşvik etmeye ve sonra ünsiyetlendirmeye ve onlara kolaylık göstermeye bir işaret de vardır ki; bu cümle-i ayet ehl-i kitaba sanki der: “Sizin bu yola (Kur’an yoluna), bu çizgiye girme­nizde bir zorluk, bir meşak-kat, bir sıkıntınız olmaması lazım­dır. Zira ki siz, birden bire eski kabuğunuzdan çıkmayacaksı­nız. Belki sadece inandıklarınızı tekmil etmiş olacaksınız... Ve sizin yanınızda müesses olan inancınız üstüne bina edeceksi­niz...

“Evet, Kur’an, usûlü’d-din ve akaidde ta’dil edici, tekmil edici olduğu gibi, kütüb-ü sabıkadaki ve geçmiş şeriatların asıllarındaki bütün mehasini kendisinde toplamış bir kitaptır. Ancak zaman ve mekanın teğayyür ve değişkenlik göstermele­riyle, tahavvül ve tebeddül edebilme kabiliyetinde olan tefer­ruatta ise, Kur’an müessistir. Yani, ahkam-ı şeri’yeyi te’sis edicidir...” [87]

İşte dünyanın istihsan ve takdir ettiği ve Birinci Cihan Harbinin yadigarı İşaratü’l-İ’caz’ın Yeni Mesaj’dan bir yazarın basiretsizce itirazına medar bölümünü, Arapça metnini ve ter­cümesini gördünüz. Nasıl Hz. Bediüzzaman’ın nurlu ifadeleri­nin önünü-arkasını okumadan, sağını-solunu kırparak, iftirala­rına göre kalıplayıp neşreden mezkur gazetenin marifetini de gördünüz!.. İsterseniz o iftira düzmeceleri bir daha göz önüne getirelim: “Kafkas cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratü’l-İ’caz’da yine Hıristiyanlara seslenir şöyle der: ‘Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. An­cak itikatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniyye üze­rine bina ediniz’ diye teklifte bulunuyor.” diye yazmış.

Hz. Üstad’ın Arabî asıl olan ifadesinde “bütün bütün dini­nizi terk etmeyi emretmiyor.” değil, “Siz birdenbire eski kabu­ğunuzdan çıkmayacaksınız” ifadesiyledir. Ama merhum Molla Abdulmecid Efendi (Bediüzzamanın kardeşi) bunu öyle yaz­mış. Gerçi arada bir fark var. Birinci şekli “Size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor” olsa, Kur’an’ın emri gibi olur. Ama Arabî asılda: “Sanki onlara der: ‘Birdenbire (eski) kabuğunuzdan çıkmıyacaksınız.” olsa, bir emir değil, halin oluş şekli, neticesi öyle olur. Biz mese-leyi Molla Abdülmecid’in tercümesine göre değerlendirmeye alırsak, iş nereye varır? Bence hiçbir yere varmaz. Çünkü Kur’an ehl-i kitabı peygamberimizin lisanıyla

[88]

diye çağırırken “din ve itikadınızı tamamen atıp ve bırakıp ge­liniz!” demiyor. Belki: “Bizim ve sizin aramızda hükümce mü­savî olan bir kelimeye geliniz. O kelime de: hiçbir şeyi (ubudi­yetimizde) Allah’a şerik yapmayalım... ilh.” İşte bu ayete bak­tığımızda; din ilminde cahil yazarın söylediği: “Halbuki Kur’an Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmelerini... em­reder” sözü mesnedsiz, atma ve hükümsüzdür. Hayır, yazar efendi! Çünkü senin “Kur’an emreder” şeklindeki kafadan dolma, kendi reyin ile tefsirin gibi, Kur’an’da öyle açık emirli bir ayet yoktur.

Bediüzzaman Hazretleri için “Hıristiyanlara seslenir” diye yazması, kizipli bedbahtça bir iftiradır. Çünkü o Üstad-ı Mü­fessir, harbin en dehşetli halleri içinde Kur’an’ın en ince nük­telerini buluyor, tefsirini yazıyordu. Tefsirinde Hıristiyan ke­limesini hiç ağzına almadan, hep ehl-i kitap diye yazmıştır. Çünkü Kur’an öyle diyor.

Seslenme, eğer bir hitap ise, o Bediüzzaman’a ait olmaz, Kur’an’ın mana ve mazmunlarından çıkan bir hitap olur.

Acaba bu ayetin tefsirinde başka müfessirler ne diyor diye bir-iki meşhur ve muteber tefsir kitaplarına baktık. İşte:

1. Büyük allame Muhammed Eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadir isim-li dünyaca meşhur tefsiri, C. 1, s. 114’te aynı ayetin bu bölümü için derki: “İbn-i Cerir’in tercih ettiği ve Sudiyyin tef­sirinde Hz. İbn-i Abbas ve İbn-i Mes’ud ve sahabelerin bir ka­çından naklettiği şu: (ayette kasdedilenler) ehl-i kitabın mü’minleridirler. Çünkü onlar;  hem Allah’ın Hz. Muham­med’e, hem de ondan öncekilere inzal eylediklerinin arasını cem’etmişlerdir. Ve bu ayet onlar için nazil olmuştur.”

2. İmam es-Seyyid Muhammed Reşid Rıza, El-Menar isimli tefsirinde Şevkanî’nin sözlerini tekrar etmekle beraber, mevzumuzu ihsas ettirir tarzda şu enterasan sözleri söyler: “Kur’an’a iman edenler birkaç çeşittir. Birçok kimseler var ki, Kur’an hakkındaki düşüncelerini sorsanız, derler ki: ‘O şeksiz Allah’ın kelamıdır.’ Fakat bunu böyle diyenlerin amelleri ve halleri Kur’an’a arzedilse görülecektir ki; Kur’an’ın emirlerine bütün bütün mübayindir, tersdir. Çünkü Kur’an gıybetten, ifti­radan ve yalandan nehyederken, onlar hem gıybet ediyor, ifti­raya koşuyor, yalan söylemeyi de bir günah saymıyorlar.” [89]

3. et-Tefsirü’l-Kebir de aynı ayet cümlesinde: “Bu ayette bir hususîlik vardır ki, o da: İki ciheti birleştirenlerin [eski peygamber ve kitaplarına imanla beraber Hz. Muham­med’e(asm) ve Kur’ana iman etmeleri cihetleri] şereflerlerini artırmaktadır. Sonra da, Abdullah bin Selam(ra) gibileri bu teş­rif (şereflendirme) ile göstererek, emsalleri-nin bu dine girme­lerini terğib ve teşvik etmektedir.” [90]

4. el-Alusi, Tefsir-i Ruhu’l-Maani’sinde, aynı ayet: “Bunlar ehl-i kitap mü’minleridir” İbn-i Mesud’dan naklettiği bir hadisle te’kid eyler. Ayrıca, bir çok ayet ve hadislerle der ki: “Ehl-i kitap mensupları iman ettiklerinde iki kat ecirleri vardır” diyerek teşvik ve terğib eyler. [91]

İşte en mühim ve en kıymetli tefsirler böyle diyor. Acaba en ali müfessir-i Kur’an olan Hz. Bediüzzaman, bütün tefsirle­rin birleştiği ayetteki “teşvik ve terğib” işaretinden dört nükteli manayı çıkarmasına kim hayır, diyebilir?.. Hayır diyemez. Çünkü o tefsir Kur’an’dandır.

Şu münasebetle Bediüzzaman gibi bir İslam mücahidi, müceddidi, müfessiri ve mütekellimi bir zat-ı kerime, iftiradan, gıybetten ve yalandan ibaret dil uzatanlara şöyle bir seslenmek icabediyor: “Ey karanlık mihraklar adına kazf-ı muhsanat ya­pan yazarlar!.. Siz kimsiniz ki, bir müfessir-i Kur’an’a karşı söz söyleyesiniz! Bu meydan, allame ve müçtehid müfessirle­rin meydanıdır. Kur’an’ın esrarını istihrac edenlerin alanıdır. Buralara, aslı-faslı, ilmî şahsiyeti gayr-ı muayyen Haydolar, maydolar yanaşamazlar, burnunu sokamazlar!..”

Yeni Mesaj’ın Dördüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevapları

İftira ve cehalet içinde yüzen bu yazar, Hz. Üstad hak­kında şöyle bir isnadda bulunuyor: “Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Said-i Nursi, askerlik kurumuna ise hiç de öyle bakmaz. Risale-i Nur talebelerine çağrıda bulunarak: ‘As­kere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini’ ifade eder. (Lem’alar, 100)”

Az aşağıda da, askerliğin önemini ve şu cahilane bed­bahtça su-i edebinin esbab-ı mucibesinin yorumunu getiriyo­rum diye şöyle herzeliyor. “Ülkenin her tarafında haçlı askerle­rinin çizmesi dolaşırken, Said Nursi’nin talebelerine: ‘Askere gitmeyin’ diye fetvalar vermesi çok yadırganması gerken bir durumdur...” [92]

Cevap: Bilgisiz, tarihi olaylardan habersiz bu yazarın şu­radaki yorumu, “İkinci iftiralı vesvesesi” bölümündekinden daha çok amiyane bir cehaletin örneğini teşkil eder. Şöyle ki: Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar kitabını, 1927’de Barla’ya sürgün getirilmesinden bir müddet sonra yazmıştır. O tarihte ve sonrasında Türkiyenin hiçbir köşesinde, cahil yazarın “ül­kenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken” şek­lindeki iddiasını doğrulayan hiç bir olay yoktur. Şimdi mevzuyu bu kadarıyla bırakıp, Lem’alar kitabında yazılı olayı, Hz. Bediüzzaman’ın kendi ifadesiyle aynen aktaralım.

“Üçüncü Meraklı Sual:

“Bu yakınlarda İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir de­rece ihyâsına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi’lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dola­yısıyla bid’alara tarafgirliktir?..           

Elcevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz, fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını ye­sin; kılıçlarından gelen faide bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, mü-nafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.

“Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşleri­mizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıta­sıyla vazife-i kudsiye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-i rızamla, böyle kıymettar kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, “bedel-i nakdiye” bin lira ka-dar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymettar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’âniye-i Nuriyeyi bıra­kıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zara­rımızı hissediyordum.

“... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bu­lutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.” [93]

İşte, Hazret-i Bediüzzamanın mevzu’ ile ilgili beyanı, ifa­desi bu... Teşvişçi yazarın, “Said-i Nursi, Risale-i Nur talebele­rine çağrıda bulunarak: ‘Askere gitmek yerine, Kur’an’a ça­lışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini’ ifade eder.” tarzındaki tahrifli ve tezvirli ifadesiyle, Hz. Üstad’ın beyanı arasında bir uyum, bir münasebet görüyor mu­sunuz?.. Elbetteki hayır, diyecek-siniz. Hz. Üstad: “Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsi-ye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar.” diyor. Yazar ise, son derece tecahülden gelerek, tahrif edip: “Askere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle...” diye uyduruyor. Bir defa, askere gitmek veya gitmemek, şahısların elinde değil, devletin elindedir. Kendi iradesiyle, askere gitmeyip Kur’an’a çalışmak diye bir metod bulunuyormuydu ki, Bediüzzaman talebelerine öylesi bir çağrıda bulunsun.

Hem Hz. Üstad’ın bahsettiği “Hizmet-i kudsiye-i Kur’aniye-i Nuriye” Kur’an’ın metnini öğrenmeye çalışmak değil, Kur’an tefsiri Nur risalelerini elle yazıp çoğaltmak ve neşretmek hadisesidir. Harp patlarsa, 45’ten aşağı yaşlarda herkes askere çağrılacağı için, Risale-i Nurları elle yazıp ço­ğaltanlar da mecburen askere alınacaklardı, diyor. Param olsa, nakdî bedel bin lira da olsa verecektim diyerek askerliğin mec­burî bir vazife olduğunu ifade ediyor. İşte buna göre yakıştı­rılmış yalanlı iftiralarını görün!..

Acaba İngiliz ve İtalyanların bu hükümete ilişme hadisesi ne idi?..

1926 Nisanında İtalyan Başbakanı Mussoloni ve İngiliz­ler’in, Doğu Akdeniz ile ilgili olarak verdikleri demeç üzerine, Türkiye Hükümeti Bakanlar Kurulu kısmi seferberlik kararı aldı. Fakat mesele, harpsız anlaşma ile sonuçlandı.

İşte talihsiz yazarın karanlık mihrakın emirber neferliği hesabına söylediği kapkara cehaletle ve insafsızca olan şu: “Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Said-i Nursi...” şek­lindeki sözü için herhalde Bediüzzaman Hazretlerini tanıyan herkes, her ehl-i vicdan belki de Allah ve melaikeleri de ona bedel bu adamı lanetliyor, nefrinler yağdırıyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul’un İngilizlerce işgali sırasında onlara karşı haykırdığı “Tükürün o ehl-i zulmün o hayasız yüzüne” ifadesini, yalana dayanan müfterilerin yüzü de hakediyor.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinde gö-nüllü alay kumandanı olarak katıldığı harpte harika kahraman­lık destanları yazdırdığı gibi, harici tecavüzler ve istilacı ecne­bilere karşı her zaman mücadele etmiştir. Vatanın sınırlarını koruyan askerlere ve askerliğe karşı hiçbir menfi tavrı görül­memiştir. Orduyu ve askerleri kendi ruhuna yakın ve alakadar görmüştür. Birinci Cihan Harbinde ordunun yanında ve önünde iki buçuk sene gece-gündüz Rus ve Ermenilerle çar­pışmış, 5 binden fazla talebelerini şehit vermiştir. En son, Bit­lis şehri içinde sağ kalan 20 talebesiyle birlikte bir Rus taburu içine düşerek çarpışmış ve o yirmi talebesinden öz yeğeni Ubeyd de içinde olarak onaltısı da şehid düşmüştür. Daha sonra, kendisi de üç yerinden yaralan-mış, bir ayağı da kırı­lınca Ruslara esir düşmüştür. Ruslar tarafın-dan esir alınıp Si­birya’ya doğru götürülürken, bir süre Tiflis’te esirlerin yığıl­ması için bekletilmiş. Tiflis’te iken, 1 Eylül 1916’da, Osmanlı Devleti Hariciye Nazırı Talat Paşa, Hilal-i Ahmer Reisi Besim Ömer Paşa’ya emirname göndererek, “Bediüzzaman Said-i Kürdi’ye 60 altın karşılığı 1254 mark parayı kurye eliyle ulaştırılmasını” emret­miş ve bu para kendisine ulaştırılmıştır.

Temmuz 1918’de esaretten firar edip İstanbul’a ulaştı­ğında, Tanin gazetesi hadiseyi “Muvasalat” başlığıyla haber olarak vermiş, Harbiye Nazırı Enver Paşa Bediüzzaman’ı Na­zırlığa davet etmiş, lazım gelen ihtiramlarla karşılanmış, ne gibi bir vazife, makam isterse hemen verileceğinin teklifinde bulunmuştur. Ve bu arada Ordu-yu Hümayun adına kendisine “miralay nişanı” ve bir de “iftiharlı bir harp madalyası”nı ver­miştir. Bunun yanında ordunun bütçesinden 150 altın lirayı da ısrar ederek Üstad’a kabul ettirdikten sonra, o günlerde yeni kurulmuş Darü’l-Hik-meti’l-İslamiye’ye ordunun bir delegesi sıfatıyla alınmasını Padişah ve Şeyhülislama teklifte bulun­muştur. Bu teklif hemen kabul görmüş ve Bediüzzaman 50 al­tın lira maaşla bu daireye resmen alınmıştır. [94]

Çok insafsız olan bu adamdan ve arkasındakilerden hariç, ehl-i vicdana soruyorum: “Eğer Bediüzzaman askerlik düş­manı ve tecavüz eden ecnebi devletlere ve Hıristiyanlara aşık birisi ise, onun harpteki o destanlar yazdıran hali ne için ve te­pedeki devlet ricalinin ona karşı şu iltifatları niye?..”

Yeni Mesaj’ın Beşinci İftiralı Vesvesesi ve Ce­vapları

Yine boşuna çırpınan bay yazar diyor ki: [95]

“O yıllarda Said Nursinin hafife aldığı tasavvuf erbabı ise, başlarındaki hocaların arkasında ‘suffe alayları’ olarak kurulan birliklerin başında, Said-i Nursi’nin ‘onlar da cennete girecek’ dediği kafirlerle savaşmakla meşguldu” dedikten sonra, “Bu gelişmelere bakınca Kafkas Cephesindeki savaşa sözümona katılıp, cephede yazdığı risalelerde ‘Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmemelerini’ söyleyen, bu zırvasına da Kur’an’ı delil gösteren Said-i Nursi’nin gerçek misyonunu in­celemek gerekecek.” [96]

Cevap: Şeytan aleyhilla’nenin de yazmasından utanacağı iftiraların bir kısım cevapları, “Üçüncü iftiralı vesvesesi” bö­lümünde ağzına taş gibi vurularak verilmiştir, tekrar etmeye­lim. Yalnız “O yıllarda ehl-i tasavvufu hafife aldığı” şeklindeki şenaetdar ve şeametkar iftirasına karşılık sorarız ki, ey bedbaht adam!.. “O yıllar” dediğin hangi yıllardır?.. O yıllar eğer Bi­rinci Cihan Harbi veya İstiklâl Savaşı ise, en büyük milis alayı Bediüzzaman’ın alayı olduğu gibi –ki az üstteki belgelerle is­patları yapıldı– Kurtuluş Savaşında da en büyük ve en tesirli hizmeti o yapmıştır. “Tasavvuf ehlini hafife aldı” şeklindeki kerih ve pis lafa gelince, sen bu iftiranın tahkikli, herzelemesiz ispatını yapmazsan, elbette cehennemin esfel-i safilinini boy­layacağın gibi, dünyada da “kezzab” vesmini taşımaya mecbur olacaksın.

Oysa ki, Hz. Bediüzzaman bir çok risalelerinde tarikat ve tasavvufu, aktap ve pirlerini layık oldukları senalarla yad ettiği gibi, onların dua, vird ve salavatlarından kendi dua kitabına alarak hayatı boyunca okumuştur. Bilhassa Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazali, Mevlana Celaleddin-i Rumi(kaddesallahu esrarehum) gibi kutup ve gavsları hürmetle sevmiş, kendine Üstad kabul etmiştir. Bilhassa Geylani Hazretleri(ks) ile kalbî ve ruhî alakadarlığı ömrü bo­yunca sürmüştür.

Ayrıca tasavvuf ehlinin şatahat ve zahir-i şeriata aykırı gibi olan bazı söz ve hükümlerindeki problemleri ve vahdet-i vücud gibi müşkilatlı mesleleleri şeriat ve mantık usulleri içinde hall ve fasleden Bediüzzaman Hazretleridir. Risale-i Nurdan Onsekizinci Mektup, Onbeşinci Mektubun Birinci Makamı, ve İkinci Makamının ahiri; Dokuzuncu Lem’a ve Ondördüncü Lem’anın İkinci Makamı; Yirmidokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmı, Telvihat-ı Tis’a Risalesi gibi parçalar davamızın delilleridirler. Hele ayrıca cifir ve ebced ilmi ile tahlilleri yapılan Hazret-i Ali(ra) ve Hazret-i Gavs-ı Azam’ın(ks) kerametleri hakkında te’lif edilen Sekiz, Onsekiz ve Yirmisekizinci Lem’alar ve Sekizinci Şua bu iddiamızı daha çok takviye etmektedir. Bunların yanında 1935’te cere­yan eden Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi müdafaatı olan Yirmiyedinci Lem’ada mahkemeye ve zamanın ehl-i idaresine karşı tarikatı nasıl müdafaa ettiğini görmek iste-yenler bakabi­lirler.

Burada, bir tek numune –söylediklerimize hüccet olarak– Telvihat-ı Tis’a Risalesinin Üçüncü Telvih’inin son kısımla-rından bir paragraf alıyorum:

“Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî ne­ticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatler olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siya­set-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden bir kalesidir. Merkez-i hilâfet olan İstanbul’u beş yüz elli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşı-sında muha­faza ettiren, İstanbul’da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i is­tinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u huruşlarıdır.

“İşte, ey akılsız hamiyetfuruşlar ve sahtekâr milliyetper­verler! Tarikatin, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürüte­cek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.” [97]

Tahmin ediyorum, tarikat ve tasavvuf hakkındaki yalnız bu parça, bay yazarın Bediüzzaman hakkında ileri sürdüğü ifti­ralı tüm iddialarına çürütücü bir cevaptır. Hazret-i Üstad’ın bir varis-i nebi olarak söylediği tüm sözleri, şeriat, sünnet ve mantık süzgecinden geçirilerek söylenmiştir. İslâm âlemindeki ulema ve meşayih, Risale-i Nur eserlerini görmüş, okumuş, hiçbir itiraz vaki olmamıştır. O halde, Bediüzzaman mürşid-i ümmettir, insanlığın da muhdisidir. Ona, “Hıristiyan aşığı” di­yen ya divane bir sarhoştur ya da–ister istemez–bir ifsad ko­mitesinin ajanı, ya da ajanlarının biçare bir neferidir, diyece­ğiz.

Muharrem Bayraktarın: “... Said-i Nursi’nin cephedeki gerçek misyonunu incelemek gerekecektir.” demesine karşı...

Cevaben deriz: Ağzındaki baklayı hemen çıkar ki kafan­daki niyeti herkes görsün. Bediüzzaman’ın cephedeki mis­yonu, yani görevi sence ne olabilir? Harpte Enver Paşa’nın ve Kumandan Kel Ali’nin nazarı altında gösterdiği fedekarane kahramanlıklar ve neticesinde 5.000’den fazla talebesini feda edip, yani şehadet mertebesine kavuşturduktan sonra, kendisi de yaralanıp ve bir ayağı da kırılıp Ruslara esir düşen fedayi-i İslam bir Bediüzzaman’ın vatanı savunmaktan ve şehadet şer­betini içmekten başka ne gibi gizli bir misyonu olabilir?.. “Harpte Ruslara tek bir kurşun sıkmadı” diyenlerin gözleri kör olsun. Esaretinde Rus Başkumandanı Nikolaviç’e karşı İslamın izzetini, din ilminin vakarını muhafaza için, ölümü beş parayı sayarak kıyam etmemesi –ki, bütün Müslümanların medar-ı fahrı olmuştur– ne gibi bir gayeye matuf ve yönelikti acaba?..

Evet, ey yazar efendi! Onun cephedeki gizli herhangi bir gayesi bir misyonu hakkında bildiğin bir şey varsa, hemen bir an evvel yumurtla!.. Ama eğer bir şey yazarsan, mertçe olsun, öteden beri yapa geldiğin gibi “neffasati fil ukad” cinsinden ol-masın!..

Yeni Mesaj’ın Altıncı İftiralı Vesvesesi ve Ce­vapları

Şu altıncı bölümde, kısa-kısa alıntılar ve pratik cevaplar verilecektir.

1. “Şöyle diyor Said-i Nursi: Birinci Dünya Savaşında bi­zimle savaşmış da olsa, bir Hıristiyan şehit sayılır ahirette mü­kafatı vardır. (Kastamonu Lahikası, s. 45.)” [98]

Cevap: Hz. Üstad’ın böyle bir ifadesi yoktur, yalan ve if­tira atılmıştır. İzahı: “İkinci iftiralı vesvese” kısmındadır.

2. “Müslümanlık-Hıristiyanlık ittifakını bozmaya çalışan­lara karşı üç zümre; Nurcular, Hıristiyan ruhaniler ve misyo­nerler uyanık olmalıdır.” diye yazmış. [99]

Cevap: Hz. Üstad’a atfen, şuraya tahrif ve tağyir edilerek yazılan cümle, onun bir ifadesi olmadığı gibi; tam metin ve yazı-lış sebebi, Birinci Bölüm’ün Üçüncü Faslındadır, lütfen dikkatle bakınız, iftira ve kasdî çamur atmalarını görünüz!.

3. “Zaten (Tevbe Suresi 84-113 ve 114.) Ayetlerde Hıris­tiyanlara rahmet dilenmeyeceği, dua edilemiyeceği açıkça ifade ediliyordu.” [100]

Cevap: Bu iddiacılar yazılarında Risale-i Nurun ibarele­rini hep tahrif edegeldiklerini buraya kadar metinler göstere­rek, ispatlayıp geldiğimiz gibi, gazetenin bu sayısında, Kur’anın iki ayetine yapılan atıf gözüme ilişti, bakayım dedim. Açtım baktım, sözü edilen iki ayette Nasara veya umumi ola­rak ehl-i kitap hakkında hiçbir işaret dahi yoktur. Demek, bu adamlar Kur’an’ın manalarını da keyiflerine göre tahrif edebi­liyorlar.

Mezkür ayetin meallerini veriyorum: “Müşriklerin cehen­nem ashabı oldukları tebeyyün edip anlaşıldıktan sonra, pey­gambere iman etmiş olan kimselere artık düşmez ki, onlara mağfiret dilesin. O müşrikler yakın akrabalar da olsalar...”

“İbrahim Aleyhisselamın babası Azer için mağfiret dile­mesi, sadece önceleri ‘senin için istiğfarda bulunacağım’ va’di üzerine olmuştu. Sonra onun Allah’ın düşmanı olduğu açığa çıkınca artık ondan teberri edip yüz çevirdi...”

İşte ayetin birincisi “müşrik” diyor. İkincisi “Allah’ın düşmanı” diyor. Ama Hıristiyan, Yahudi demiyor. Çünkü müş­rikler ve putperestlerin kafirlikleri ayrı, ehl-i kitap olan Hıristi­yan ve Yahudilerin Allah’ın sıfatında hata eden kafirlikleri de ayrıdır. Ama bu zavallı güruh, bunu idrak edip kavramaktan aciz ve uzaktırlar.

Yeni Mesaj’ın Yedinci İftiralı Vesvesesi ve Ce­vapları

Bu yedinci bölümde, iftira ve iddia nöbeti Emin Koç’tadır.

Başlığı şöyle atmış: “Hıristiyan Nur talebeleri”... Altında da “... Said-i Nursi ‘Cizvit’ papazını Hıritistiyan nurcu ilan etti.” dedikten sonra bu sözün kendisine ait olmayıp M. Bi­rinci’ye ait olduğunu, kaynağını da, Hürriyet, Milliyet gazete­lerinden sonra, Zaman gazetesinin de bu gazeteleri te’yid etti­ğini yazmış... [101]

Cevap: Ben adları yazılan gazetelerin asıl olarak ne yaz­dık-larını araştırıp tahkik edecek değilim. O gazetelerin, Yeni Mesaj gazetesi insafsız yazarları gibi gerçeği ne kadar doğru, ne kadar tahrifli yazdıklarını bilemeyeceğim. Ben Emin Koç’tan “Bediüzzaman Hazretleri’nin hangi mektup, yazı ve risalesinde, ‘cizvit’ papazını ‘Hıristiyan Nurcu’ diye ilan etti”ğini soruyorum. Bu isnad ve ifti-rasına delil getirmesini istiyorum. “M. Emin Birinci ‘Hıristiyan Nur talebeleri’ de­miş”, diyorsun. Bu duruma göre birinci cümle sana ait olduğu anlaşılıyor. İşte eğer sen bu iddianı ispat etmezsen, dünyanın en yalancı, iftiracı adamı olursun. Cevabını bekliyo-rum. Beni ilgilendiren sadece bu konudur. İsimlerini yazdığın öbür zatlar hayattalar, müdafaaları bana düşmediği gibi, yanlış söz ve ha­reketleri –bi’l-farz– varsa, Bediüzzaman’a ulaşamaz.

M. Emin Koç, bir de şöyle hakaretli bir başlık atıyor:

“ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları!” [102]

Cevap: Bu şahıs, şu zehirli hükmü ile, Amerika’da yaşa­makta olan milyonlarca Müslümanlara hakaret yağdırıyor. ABD’nin koynunda, yani hükümetleri korumasında yaşamakta olan Fethullah Hoca gibi din adamlarından bir çok zatlar bu­lunmaktadır. Bütün bunlar senin şu zehir-alud anlayışına göre bakılırsa, hepisi onun koynunda yaşayan insanlardır. Aynı za­manda Avrupa’nın tüm devletlerinde yaşamakta olan mülümanlar da –sana göre– aynı kategoridedir. Yuh senin şu anlayışına!..

Yine Emin Koç, “enneffasati fil-ukadi” tipi kin, buğz karı­şımı iftira ve yalanıyla diyor ki: “Garibüzzaman (yani Bediüzzaman) ekümenlik papazla sarmaş dolaş”... İki paragraf aşağıda ise, “Patrik ve Garibüzzaman kuva-yı milliyeye karşı”!.. [103]

Cevap: Biz şu cevabı yazımızın üst tarafında, bu iki çar­pıtılmış ve bir kin ve gayz tarzında saptırılmış gerçekleri de­taylarıyla ispat ederek yazdık. Bediüzzaman Hazretleri Fener Patriğiyle ne gaye ile gidip görüştüğünü, ona neler söylediğini, açıkça ve olduğu gibi ifade ettiğimiz gibi, kuva-yı milliyeye karşı çıkmak şöyle dursun, bütün gücüyle desteklediğini bir çok belgelerle ispat edip ortaya koyduk. Ve orada, Muharrem Bayraktar’ın verdiği yalan dolan kaynakların asılsız olduğunu yine ispat ettik. Öyleyse, hep iftira ve yalanlarla, kin ve düş­manlıklarla ayakta durmaya çalışan bu gibilerin akibeti hüs­randır, battıkça batacaklardır.

Yine aynı gazetenin bir başka yazarı olan Müslim Karaba­cak ise, müşrik ve Allah’ı kökten inkar eden komünist ve mutlak kafirler ile ehl-i kitap Hıristiyan ve Yahudilerin Al­lah’ın varlığını, bir kısım peygamberleri ve kitapları, ahireti ve melaikeleri kabul eden, ama Allah’ın sıfatında yanlış ve büyük ha­talar yapan kafirleri aynı kefede tutuyor ve küfür birdir, diyor. Oysa ki, Kur’an-ı Kerim bir çok ayetlerinde bu iki tip küfrün arasını tefrik ediyor. İslam şeriatında da, ehl-i kitabın kızlarıyla Müslümanların evlenebileceği, kestiklerini   –İslam usûlüne göre– yenebileceği; Hanefi mezhebinde şahidlik için bir ehl-i kitabın, fasık bir Müslümana tercih edilebileceği kayıtlıdır. Yine Kur’an-ı Kerim ve Resul-i Ekrem(asm) ve Allah’ın varlı­ğını tamamen inkar eden kafirlerin–ki bunlara ateist ismi ve­rilmez. Ateist, dinsiz ya da lakayd kalanlardır. –bir ehl-i ki­tapla harpleri vaki olduğunda, taraftarlık icab ederse ehl-i kita­bın tarafının tutulabileceğini, Kur’an-ı Kerim Rum Sûresi başı ve tefsirinde nakledilen bir çok hadis-i şerifler açık olarak ifade ediyorlar.

Buna göre M. Karabacak’ın, Bediüzzaman tarafından ifade edilmiş “küfr-ü mutlak” terimine itirazı kara cahilliğin ti­pik bir örneğidir. Evet küfrün iki tipi vardır: “Küfr-ü mutlak”, “küfr-ü mukayyed” olarak değil, yani “ma-i mutlak” ve “ma-i mukayyed” gibi değil, “küfr-ü mutlak” ve “küfr-ü meşkûk” tarzında, (necâset-i galîza ve necaset-i hafife gibi) ilm-i kelam kitaplarında mezkûrdur. Günah-ı kebire ve günah-ı sağire gibi...

Lakin şu Yeni Mesaj’ın acemi bay yazarı, böyle bir tasni­fin Kur’an’da ve hadiste yer almadığını söyler. Anlaşılıyor ki, bu adamlar Kur’an’dan ve hadisten, akaid kitapları ve ilm-i kelamdan haberleri olmayan ketele-i cühaladandırlar. Aslında bunları kâle alarak, ciddi cevap vermek kâr-ı akıl değil. Fakat ne yapalım ki, insanlarımızın çoğu meseleleri, olayları tahkik süzgecinden geçiren ve şahsen ilgilenip bakanlardan olmadı­ğından ve komünistlerin iblisane bir taktiği ki; “iftirayı bas, te’sir etmezse, iz bırakır” kaziyesini düşünerek, saf zihinlerin vesveselenmemeleri için, hakikatları olduğu gibi ortaya ser­meye mecbur kalmış durumdayız.

Evet, bu adamlar, “Küfür tek millettir” hadisinin vürûd makamına ve tayin cihetlerinin yorumlarına bakmadan, batı dünyasının ve Amerika’nın Hıristiyanlık diniyle asla bir ilgisi olmayan siyasî mekanizmalarını elinde tutanların icra eyle­dikleri zalimane ve kafirane hareketlerine bakarak; komünistin mutlak kafirlikleriyle, Hıristiyanlık dini ve ruhani kesiminin tamamını aynı kefeye almışlardır.

Bunun yanında, komünist Rusyanın Kafkas, Dağıstan ve Türkistan’a icra eyledikleri kafirane zulüm ve ceberutlarını ve “din zehirdir” deyip oralarda yaşayan Müslümanların dinlerini ibadet yerlerini, dini adet ve an’anelerini kökten silip mahve­den, tarümar eden ve o Müslümanları zorla komünistleştirmek için binlercesini katliamlara uğratan mutlak kafir olan Rus’un ve Çin’in yaptıkları daha düne kadar gözler önünde cereyan etmekte idi.

İşte Karabacak’ın: “Ateistlerin değil, haçlıların çizmeleri yurdumuzda dolaştı” sözü ve komünistleri zımni savunan la­kırdılarının ne kıymette olduğu her halde ayan-beyan görünü­yor.

Evet onların bu tip davranış ve hareketleri bir cihette ko­münist rejimi savunanlarla birleşiyor gibidir. Komünistlerin partisinin tüzügü icabı, Amerika’ya ve bir kısım batı dünyasına eleştiriler tevcih eylemesi, düşman olması normal karşılanabi­lir. Lakin birden bire mantar gibi ortaya çıkan ve televizyon kanalı, gazete, parti ve okulları az zamanda tertipleyip oluştu­ran bu “mesajcılar” sureti Müslüman, sireti İslama zıt vaziye­tinde arz-ı endam eylemektedir. Bu ikisi, Amerikan ve Avrupa düşmanlığında, özellikle Yahudilere değil, Hırıstiyana adave­tinde işbirlikleri var gibi görünüyor. Hele buiddiaları yapanla­rın veyandaşlarının kesif ve katı küfür dünyası olan şimal cerayanına karşı yumuşak ve mülayim davranmaları dikkat çekmektedir. Katı küfür dünyasına tavizkarlık ve mülayemet meylinden midir, bilmiyorum, 1946’larda Rusların Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den tehditlerle istedikleri vakit, CHP lideri Milli Şef İ. İnönü Amerika’ya izdirarî olarak yanaşma göster­mesi, Amerika’nın da bazı hürriyet ve insan hakları gibi şart­larla Türkiye’yi koruyacağını söylediği günlerde, Bediüzzaman Hazretleri bir münasebetle bir yazısında: “Şimal cereyanı İslam ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini muha­faza etmek fikriyle İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak...” demesi; ayrıca büyük Deccalın, komünist Rus re­jimi olduğunu hadis-i şeriflerin işaretlerinden çıkarması, bun­ları fazlasıyla tedirgin etmiş olacak ki, İslam kisvesine bürüne­rek halaskâr-ı İslam olan Üstad Bediüzzaman Hazretlerine düşman kesilmiştir.

Bu ikisinin “ulusalcılık” namında bu gibi davranışlarının gösterdiği işaretleri karinesiyle, bu din kisvesindekiler aslında komünizmi savunanlardan daha fazla komünist hayranıdır. Ama her nasılsa Müslüman kılığında görünüyor. Evet, hakiki bir Müslüman diğer masum Müslüman kardeşlerine, pis bir si­yasetle dalaletli ırkçılık namına buğz etmez. Yalanlarla, tah­riflerle iftiralar etmez. Ayağına dolaşmaz. Kin ve garazla çü­rütmeye çalışmaz.

Şimdi burada bir doğru laf etmek gerekirse, komünizmi savunanlar onların hempası olanlara göre samimiyet ve mert­likçe çok üstündür. Çünkü mesleğinin icabını dobra dobra ye­rine getiriyor. Her ne kadar –bazı emarelerle– ikisi de karanlık bir örgüt olan “Ergenekon” projesinin tatbikat çavuşları olsalar da...

Ve Aytunç Altındal’ın Yalanlı İftiralarına Cevaplar

Şimdi de, gelelim içi dışı karışık, menfi MİT ile, komü­nistlik ve ateistlikle bulanık, neyin peşinde olduğu bilinmeyen haliyle, şu yalanlı düzmeceleri ne için ürettiği meşkûk olmakla beraber, bilfiil yalanlı düzmecelerle iftiralar üreten, hatta iftira­cılar kervanının pişdarlığı görevini bir Siyonist kara vicdanlı­sından kat kat beter bir tarzda yürüten bu adam kimdir?..

İşte 3.10.2006’da onunla internet kanalıyla röportaj yapan Baki Günay’ın tesbitlerinin özeti:

Uzun zaman Avrupa’da, İsviçre’de hayat geçirmiş, Meksi-ka’da büyücülük geleneğini devam ettiren Orta Asya’dan gelme şamanistlerle içli-dışlı olmuş, Rusya’da bir müddet ya­şamış ve bir ihtimal ile köhnemiş KGB’nin rengiyle boyalan­mış, şairlik ve sanat –piyes tiyatro gibi– işleriyle de meşgul olmuş, dinsiz bir cumhuriyet modelini savunan Uğur Mumcu ile bazı işbirlikleri sebkat etmiş bir kişi...

Ama din, Kur’an, İslam şeriatı ve İslam akaid ve felsefesi ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan bu adam neyin nesi ve İslamî mevzularda nasıl bir adam olduğunu gösteren hiçbir eseri mevcud olmayan, fikri dürüstlükmahrumu bu müfteri acaba niçin Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerine dil uzatıyor? Yalanlarla düzmeceler düzüyor?..

Tahmin ediyorum, cevabî yazımızın başından buraya ka­dar sıralanmış tüm şeksiz belge ve vesikalar ve bunların ışı­ğında yaptığımız yorum ve tespitler bu suale tam cevap olduğu gibi; bu adamın ve öbürleri gibi karanlık bazı mihraklara servis verdiği anlaşılmaktadır. Yoksa, şa’bezeci şamanistlerden öğ­rendiği biraz cadılık; solcu ve ateistlerden ahzeylediği biraz dinsizlik, Rus’un eski KGB’lerinden iktibas eylediği biraz din düşmanlığı, lâdînî cumhuriyetçilerden masseylediği biraz ate­istlik ve de Allah’ı, peygamberi, dini, Kur’an’ı şamanist zihni­yete feda eden ve peşkeş çeken sahtekâr milliyetçi geçinen ırk­çıların memesinden emdiği biraz şeametli hırs ve gurur ve Ortadoksların İncillerinden aldığı biraz renk ve boyanın hali­tası ile mücehhez olarak gelip şeytanın çömezliğine soyun­mazdı.

Evet, koskoca allame-i cihan olan Bediüzzaman’a karşı gelip tenkid ve itirazda bulunmak için, yani Kur’anca İslam akidesince ve şeriat-ı Ahmediyece yanlışlıklarını göstermek için, onun kabinde olması gerekmektedir. Bediüzzaman’ın dünyaya gelişinden şu ana kadar 130 sene geçti. Bu müddet zarfında evvelinden şimdiye kadar hiçbir kimse tarafından onun yazdığı eserlerine hak ve hakikat muvacehesinde bir iti­raz ve tenkidleri olmamıştır. Yalan ve iftiradan örülü bazı şeyler olduysa da–ki, maalesef 1964’lerde Saadettin Evrin is­minde bir emekli paşanın İ. İnönünün emri altında kapkara bir iftira düzmeceleriyle bazı olaylar olduysa da –gazeteci Eşref Edip Fergan tarafından bunlar takibe alındı, tahkik edildi. Ne­ticede aleme karşı rüsvay bırakıldılar. Yine 1960’ta Bediüzzaman’ın vefatı akabinde benzeri bazı iftira kampanya­ları da olmuştu. Ama her defasında verilen müskit cevaplarla rezil ve perişan kaldılar.

Kuvvetli tahmin ile hükmedebiliyoruz ki, şimdiki bühtan­cılar, eski sahtekâr iftiracıların uzantılarıdırlar. Ama bunların bağlı bulundukları mihrakın, az bir değişiklik ile ve bazı karinelerle “Ergenekon” projesi olduğu sezilmektedir.

Aytunç Altındal’ın televizyonlarda –ama meslektaşı tele­vizyonlarda– arz-ı endam eyleyip, milyonların yüzüne, haya etme-den baka baka yalandan iddia edip söylediği iftirakâr sözlerinden bir kaçını yazarak cevap vereceğim. Gerçi gazeteci M. Cevher İlhan Yeni Asya gazetesinde ilmî bazı cevaplar verdi. Ve İttihad Yayıncılık sahibi Mesud Zeybek de susturucu cevapları hem bu adama, hem de Yeni Mesaj adamlarına inter­net kanalıyla vermiş ise de, ben daha başka bir açıdan bakıp cevaplar hazırlayacağım. Cevaplarım bu şahsa ve hempalarına önem verilip şahıslarına gönderilen cevaplardan çok, masum ve meselelere aşina olama-yan safî kalpli insanların vesvesele­rini izale içindir. Eğer bu vaziyet olmasaydı;

deyip geçecektim. Evet, yıldızlara taş atan ahmaklığını ilan eder. Her ne ise...

İşte A. Altındal’ın kökten yalan, dipten iftira iddia ve isnadlarına geçiyoruz: Onun bu iftiralı karalamaları, katılıp konuştuğu televizyon kanallarının yayın günü ve saatleri:

Star          2.2.2006 akşamı

Kanaltürk  9.2.2006

Meltem     25.2.2006

Meltem     26.2.2006.       Bu defa onun yerine Muhar­rem Bayraktar vekaleten konuştu.

İşte rezil olan isnadlarının özeti:

Teke Tek:

1. “1959’da Diyarbakır Yıldız otelinde Said Nursi ile gö­rüştüm.” — A. Altındal

Cevap: Bu iddia kökten yalandır. Bütün dünya bilir ki, Bediüzzaman Hazretleri 1910 yılında Şam’a doğru giderken, Diyarbakır’a uğramasından ta 1960 Martında Ispartadan kalkıp direkt Şanlıurfa’ya gelip vefat etmesine kadar hiçbir vakit Di­yarbakır’a gitmiş değildir. A. Altındal 1959’da Diyarbakır’da, ortaokulda okumaktadır. Doğum yılı 1945 olduğuna göre, yaşı ondörttür. “Said Nursi’nin cenazesine katıldım” demesi de, akla pek yatıyor değildir. Çünkü 1960’ta yaşı 15’tir. Yani bir çocuktur. Evet, Bediüzzaman Hazretleri vefatı için Urfa’ya birbuçuk günlüğüne geldiğinde, zamanın hükümeti ve Dahiliye Vekili, İ. İnönünün korkusundan kiyametler kopardılar. Bun­dan önce 1959 sonlarında, Üstad Hazretleri iki defa Isparta-Ankara-İstanbul seyahatlerini yaptığında, hükümet: “Emir­dağ’ından gayrı bir yere gitmemesi” yönünde karar aldı.

2. “Said-i Nursi Musa Carullah’ın arkasından gitti?..”

Cevap: Böyle bir mevzu’un hiçbir delili, ispatı yoktur. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bütün risale ve mektupla­rında Musa Carullah’ın tek bir defa ismi geçer. O defa da, Musa Carullah’ı takdir ve sena ile değil, tenkid ile düşüncesini yanlış bulur. O da şöyledir: “Bir suale cevap: Mustafa Sabri ile Musa Bekuf’un (Bigiyef) efkarını muvazene etmek için vaktim musaid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Musa Bekuf’a nispeten haklıdır. Fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslamiyenin bir mu’cizesi bulunan bir zatı tezyifte haksızdır.

“Musa Bekuf ise, ziyade teceddüde (yenilemeye, reforma) tarafdar ve asriliğe mümaşaatkar efkarıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-ı İslamiyeyi yanlış te’villerle tahrif ediyor...” [104]

İşte, görüldüğü gibi, Musa Carullah ile Bediüzzaman ara­sında hiçbir münasebet, hiçbir muhabere vaki’ olmamış iken, bu adam neden yalandan böyle bir münasebet kurdurmaya ça­balıyor. Musa Carullah’ın hayatının son senelerinde İslami akide anla-yışında bazı sarsıntılar ve dinde bazı reformların lü­zumu gibi yanlışlıklar başlamış olduğunu kaynaklar haber ve­riyorlar. [105]

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin(ra) ise, bütün hayatı ve eserleri şahiddir ki, İslam dini ve şeriatının asliyetinin korun­masının mutlaka lazım olduğunu düşündüğü, içtihad ve reform ma-nasındaki dinle oynama gibi teşebbüslere her zaman karşı olduğu eserlerinde apaçık görünmektedir. Yirmiyedinci Söz isimli “İçtihad” ve Arapça olarak 1923’te Ankara’da bastırdığı “Habab” risaleleri bu mevzuyu gayet bariz bir şekilde dile geti­riyorlar. Peki acaba yalandan örülen bu düzmecenin hedefi ne?..

3. Papa XV. Aziz Benedik ile ilgili bir sürü uydurmasyon iddialar!..

Bu uydurmaların birisinde Papa Aziz Benedik’in de so­yadı “Nursi” olduğunu ve Said-i Nursi bu papanın nizamname­sinden etkilendiğini. . Ve bu Papa S. Nursi’den söz ettiğini ve Nur kitaplarının reklamını yaptığını... ilh.

Cevap: Şu uydurmasyon iftiraları örüp düzenleyen Aytunç Al­tındal, eğer şereften, haysiyetten bir payesi varsa, bu dedikle­rini ispat etmeye mecburdur. İddialarının yayınlandığı kitap, dergi ve gazeteler bulup getirip teşhir eylemesi gerekir. Yoksa, onun alnına, yalancı, iftira düzmececisi ve ayrıca şereften yok­sun damgası vurulacaktır.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri, dahilerin dahisi bir İslam mütefekkiridir. Bir munci-i dindir. Bir halaskâr-ı ümmet ve millettir. Elinde hak kelamullah olan Kur’an-ı Kerim vardır. O, başta Altındal gibilerin iftiralarına göre, şunun bunun teorisine muhtaç olan birisi değildir. Cenab-ı Hak ona Kur’an’ın esrar ve tılsımlarını açmıştır, hakikatı göstermiştir. Öyleyse, hem İslam dünyası, hem Hıristiyanlık alemi ve bütün beşeriyet Bediüzzaman’ın derslerine muhtaçtır ve o derslere karşı fakir­dir.

4. “1908’de Said-i Nursi İstanbul’a gittiğinde; ‘Türklerin İslamiyeti bitmiş, ben kendi İslamımı kuracağım’ dedi, İstanbuldan ayrıldı, Avrupa’ya gitti, geldi, ampulu (Akparti) gördü sahiplendi!..”

Cevap: Bu iddia, diğer iddialarından daha çok düpedüz bir yalandır. Tamamen düzmece ve uydurmadır. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri Van’da kurulmasına çalıştığı ve plan ve projelerini çizip hazırladığı “Medresetüzzehra” namında üniversitesinin finansmanını Sultan Abdulhamid’le görüşerek temin niyetiyle İstanbul’a gitti. Çok çabalamasına rağmen pa­dişahla görüştürülmedi. Ama yine de İstanbul’da iki buçuk sene kadar bekledi. Medresetüzzehra işi olmadı. 1909’ların ba­şında kurulan İttihad-ı Muhammedî cemiyetine üye olarak ka­tıldı. 31 Mart hadisesinde kendisi de birkaç gün nezarete alındı. Divan-ı Harp mahkemesinde ma’sumiyeti tebeyyün etti. Birinci Divan-ı Harp mahkemesinde bihakkın berat aldı. Yine biraz daha İstanbul’da bekledi. 1910 Martında memleketine dönmek üzere, deniz yoluyla Tiflis’e uğrayarak, trenle İran’ın Hoy şehrine kadar gittikten sonra, kara yolu ile Van’a geldi. “Avrupa’ya gitti” iddiası tamamen mesnedsiz ve yalandır. 1908 Temmuzunda İttihadçıların ileri gelenlerinden Enver (Paşa) ve Niyazi Beylerin daveti üzerine, bir haftalığına Sela­nik’e gidip, Hürriyet Meydanında epey uzun olan hakikatli ve manidar nutkunu irad ettikten sonra, İstanbul’a döndü. Bunun dışında Avrupaya gitti ve saire gibiler tamamen heyûlâi, hayalattan atmadır.

Evet, Bediüzzaman bütün hayatında hiçbir defa ihtiyarıyla kalkıp Avrupa’ya gitmiş değildir. Sadece 1918’de Rus esare­tinden firar edip gelirken, Varşova, Avusturya ve Bulgaristan’a uğrayarak İstanbul’a gelmesinden gayrı hiçbir seyahati yoktur.

Altındal’ın iddiasında Bediüzzaman’a atfen: “Türklerin islamiyeti bitmiş, ben kendi İslamımı kuracağım” isnadı da hakikattan uzaktır. Acaba kaç çeşit İslamiyet var ki “Ben kendi islamımı kuracağım” isnadının tutarlı bir tarafı olsun? Ayrıca A. Altındal’ın iddiasının icabı olarak, 1918 ile 2001’lerin ara­sındaki zamanı dürüp, iki yanını birleştirip, ondan buna jimnastikî bir atlamak gerekir ki, “1908’de İstanbul’dan ay­rıldı, Avrupa’ya gitti, geldi. Ampulu buldu, (AKP’yi) sahip­lendi” maskara iddianın tutulacak bir yanı olsun. Amma yine de deriz ki: Hey efendi! Bunları belgelerle ispatla, bizi utandır.

5. Said-i Nursi İngiliz Muhibler Cemiyeti ile işbirliği yaptı, “Müslüman İsevileriz” dedi?..

Cevap: Bu kezzabane iftira ve isnad, ancak hasta bir ruh­tan gelebilir. Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca, İngiliz­lerin şeytanî siyasetlerinin düşmanı olmuş, onun Osmanlı hila­fetini söndürme ve yıkma planlarının ta genç yaşta farkına varmış, ona karşı elinden geldiğince mücadele etmiştir. Hutuvat-ı Sitte gibi makale ve eserleriyle İstanbul’da, hayatını tehlikeye atarak İngilizlerin başına vurmuş, onun plan-larını ta­rumar etmiş bir Bediüzzaman için: “İngiliz Muhibler Cemiyeti ile iş birliği yaptı” diyen, imandan, vicdandan, İslam dininden ve gerçek milliyet-çilikten uzak, yoksun ve hissesiz olanlardan başkası olamaz. Amma her şeye rağmen, kezzabane olan bu iddianın çok ufak, çok gizli bir belgesinin bir işareti olsun; gösteriversin, müfteri biz olalım.

İddiasının ikinci şıkkı ki, Bediüzzaman, güya “Biz Müs­lüman İsevileriz” demiş. Bunun cevabı, Risale-i Nurun birkaç yerinde vardır ve şöyledir: Ahirzamanda Hz. İsanın(as) gelece­ğini haber veren sahih hadis-lerin te’villi şerhlerini yaparken, şöyle demiş Hz. Üstad: (Mealen) “Tevhide yaklaşacak olan Hı­ristiyan ruhanileri, İslam dinine iltihak edecekler ve o ruhaniler daha sonra İslamiyete inkılab edecekleri için, onlara ‘Müslü­man İseviler’ denecektir” demiştir. Yoksa Müslü-manken, “Müslüman İsevileriz” sözü asla ve kat’a Hz. Üstaddan –hiçbir eserinde– varid değildir. Fakat gel gör ki;  “Türküm, müslümanım” dedikleri halde, gelip böyle işin hakikatını ter­sine çevirip, iftiralarına serrişte ediyorlar.

6. Bitlis’in siyasî ve demoğrafik (nüfus) yapısı... ve Erme­niler ve saire, diye bir şeyleri “neffasati fi’l-ukadi” üslûbunda ima etmeğe yeltenmiştir!..

Cevap: Ermeniler tehcirlerinden önce, Türkiye’nin bir çok vilayetlerinde az-çok yaşamakta idiler. Mesela Kayseri, Adana, Sivas, Erzincan ve Erzurum’da olduğu gibi, Kürtlerin yoğun ola-rak yaşadıkları Van, Bitlis, Şırnak’ta ise, biraz daha fazla bulunu-yorlardı. Eğer Ermeniler o zamanki durumları iti­bariyle, doğudaki Kürtlerle komşu olarak bulunmalarından bir mana çıkarılmak isteniyorsa; o durumda bu kaideye göre Erzu­rum, Kayseri, Adana gibi vilayetlerde Türklerle de komşuluk­ları olduğuna göre, aynı manayı bundan da çıkarmak gereke­cektir.

Halbuki, Hz. Nuh’tan sonra ayrı bir millet halinde var olup gelmiş, milliyeti, dini, geleneği ayrı bulunmuş olan Er­meniler ile Kürtler uzun zaman komşu ve beraber yaşamış ol­dukları hal-de, Kürtlerin Müslüman, Ermenilerin Hıristiyan olmalarından dolayı, hiçbir zaman birbirlerinden emin olma­mışlardır. Hele Ermenilerin 1908’lerden sonra siyasî teşkilatlar ve çeteler kur-dukları günlerde, onlardan gelen zarar ve taar­ruzların çoğu Kürt-lere olmuştur. Birinci Cihan Harbinde ise, Kürtler 500.000 tele-fatiyat vermişlerdir. Bu telefiyatın çoğu Ermenilerin eliyle ol-muştur. İşte bu hale göre, kesinlikle gö­rülmektedir ki, Kürtler din ve milliyetçe ayrı bir millet, Erme­niler de ayrı millettir. Hem Bitlis ve çevresi, herkesçe malûm­dur ki, bir çok seyyid ailelerin yaşadığı bir bölgedir.

7. “Kastamonu Lahikası sayfa 45’te, Said-i Nursi daha on yaşında iken ‘Millet-i İslamiye’ sözünü kullana gelmiş. Bu söz ise, İncil’den alınmadır. İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kuru­cularından olan S. Nursi izlediği yanlış ve hayal bir fikre hiz­met ettiği... Ve lafa karışan emekli bir paşa: ‘Bunlar Hıristi­yanların emellerine hizmet ediyorlar’ demesi!..”

Cevap: Kastamonu Lahikası sayfa 45’te [106] sözü edilen şey bulunmamakla beraber, o söz mezkûr kitapta bulunsun bulun-masın; Hazret-i Bediüzzaman küçüklüğünde de, her zaman ve daima da “Millet-i İslamiye”, “alem-i İslam”, “Osmanlı İslam Devleti” ve “Ümmet-i Muhammediye” kavramlarını kullanmış ve kullanır da. Acaba o, “Millet-i İslamiye” yerine “millet-i şamaniye” mi demeliydi?. Bu tabir ve tavsif Kur’an-ı Ke­rim’de 46 defa geçmektedir. Eğer bu adamın dediği gibi; İn­cil’de de müsbet manada öyle bir tavsif varsa, güzel bir şey. Lakin adamın Bediüzzaman için “On yaşında iken bunu kul­lanmış” diye “vesvasi’l-hannas” gibi bazı imalarda bulunmak istemesi, kendisinin Hıristiyanlıkla, İncil’i tercüme ile uğraş­ması ve Avrupa’da kim bilir kimlerle temas ve kaselislikleri olmuş olması yüzünden, Kur’andan, İslam milliyetçiliğinden, İslam kanunları ve şeriatından uzak kalıp mahrum kaldığı için öyle söylemiştir.

Bediüzzaman İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti kurucuların-dan değil, azalarındandır. Onun bu Cemiyet adına yayınladığı bütün makaleleri ortadadır. 31 Mart Olayında Divan-ı Harb mahkemesinde yaptığı merdane müdafaaları da meydandadır. Mahkemenin verdiği bihakkın beraat kararı da ortadadır. Evet, bu konuyla ilgili ayrıntılı belgeler 3 ciltlik Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabımızda mevcuttur. Ben bu noktada A. Altındal’a tabi olup kanan o emekli paşamıza: “Paşam!.. Tarihi olayları asıllarından al ve tahkik eyle! Şuna buna uyup, ezbere ko­nuşma!..” derim, başka bir şey demem...

8. Bu bölümde birkaç vesvesesini beraberce kaydedece­ğim.

A. Said-i Nursi medreseden icazet almadı.

B. Risalelerinde din dışı hayatı düzenleme çabaları var.

C. Papa 12. Piosa’ya Nur külliyatını gönderdi.

D. Bediüzzaman Muhammed Abduh ve Cemaleddin-i Efgani’nin yolundadır.

E. O, Protestan ya da Liberal İslam öncülerindendir... Ve dahası!..

Cevaplar:

A. Doğubayezid’de, Muhammed-i Celalî Hazretlerinden medrese icazetnamesi aldığı, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye dos­yala-rında mevcuttur. [107]

B. “Dini hayat dışında bir hayat düzenlemek için çaba­ladı” diye-nin iki uzun kulağı olması lazım. Onun eski ve yeni eserleri meydanda. Bu şeni’ iftiranın bir tek ve en küçük örne­ğini gös-tersinler!..

C. Adı geçen Papaya Nur külliyatını değil, külliyattan sa-dece Zülfikar kitabını gönderdiği, üstte, yazımızın içinde se­bep, şekil ve mahiyetiyle kayıtlıdır.

D. Üstad, Muhammed Abduh, Cemaleddin-i Efgani, Ali Suavi, Hoca Tahsin, Namık Kemal ve Yavuz Sultan Selim’e “İttihad-ı İslam” sentezi itibariyle “seleflerimdir” sözünü, 31 Mart Olayında Birinci Divan-ı Harb-i Örfî mahkemesi paşala­rına karşı açık ve merdane söylemiştir. Onun bu müdafaana­mesinde isimleri geçen altı zat vardır. Bu altı isimden dördünü kesip, yalnız ikisini öne sürmekle bir kasıd ve garazı ihsas et­tiği ortada-dır. Muhammed Abduh ve Cemaleddin-i Efgani için “mason” yakıştırması, evet yapılmış. Doğru ve yanlışlığı­nın tahlilini ya-pacak değiliz. Amma şunu iyi biliriz ki, o dö­nemde masonluk fazla yadırganan bir şey olmamakla beraber, birbirine herhangi bir sebebten dolayı öfkelenenler, masonluk yakıştırmasını yapar-lardı. İşte, Muhammed Abduh, Ezher Üniversitesi Şeyhliğini (Rektör) ve Mısır Diyanet Reisliğini yapmış ve İslamî bir çok doğru fetvalar kaleme almış ve çok kıymetli “el-Menar” isimli Kur’an tefsirini yazmış büyük bir din alimidir. Muhammed Abduh, hocası Şeyh Cemaleddin-i Efgani ile beraber ölünceye kadar İslam birliğine çalışmış iki şahsiyettirler.

E. Bediüzzaman’ın, Protestan mezhebine en ufak bir me­yil göstermesi şöyle dursun, hayatı boyunca, onu Türkiye’ye yerleştir-mek için çalışanlara karşı ilmî ve amelî sahada müca­dele vermiş-tir. Eserleri ve mahkeme müdafaaları meydanda­dır. Misal için Kazım Karabekir Paşanın hatıratında yazılı olay ki, “Şaka Ettim” başlıklı bölümde, Lozan’da İngilizlere veril­miş sözün icabını yerine getirmek için teşebbüsüne geçilmiş olaydaki Protestan mezhebini ilan teşebbüsüne baksınlar.

Ve bu minval üzere, Bediüzzaman Hazretlerine karşı tez­gâh-lanmış iftira kampanyasının yalancı erlerinin ürettiği daha çok şeyler var. Bunların içinde, yine A. Altındal’ın şeytanî ma­rifet-lerinden çıkan en rezil ve çirkini: “Risale-i Nur kaynağı­nın 16. yüzyılda yaşamış bir papanın felsefesine dayandığını” söylemesidir. Bu yalan söz de kulağıma gelenlerdendir.

Bu çok çirkin yalan ve iftira; Peygamberimizin(asm) hak­kında önce Mekke müşrikleri tarafından, sonra Dr. Duzi gibi ecnebilerin münafık yalancıları olan bazı müsteşrikleri tarafın­dan dillendiri-len “Muhammed, Bahira-yı Rahipten Arapçayı öğrendi, sonra da, geldi Kur’anı yazdı” iftiralarını hatırlatıyor insana. Acaba yalan-dolan üreten kampanyanın meygedeleri olan şu kezzab şahıslar da, Dr. Duzi’nin çömezliğini mi yap­mak istiyorlar!..

Az yukarıda bu mevzu’da verilen müskit cevap, kafi gö­rüldü-ğü için uzatmıyacağım. Yalnız şunu ifade edeyim: Kur’an-ı Ke-rim, Hazret-i Muhammed’e(asm) yapılan o yalan iftiraya susturucu cevaplar verdiği gibi, Kur’an’ın en sadık, en fedakâr, en halis hizmetkârı, parlak müfessiri ve en fedakâr ve vefadâr savunucusu olan Bediüzzaman Hazretleri adına da ce­vap vermiştir ki, o Kur’an’ın bir ayinesi olan Risale-i Nur eserleri semere vermiştir.

İkinci Bölümün Bir Zeyli

Türkeli Dergisinin Uydurma ve Garazlı İddialarına Cevaplar

Türk Eli dergisi Ocak 2005 sayısında, “Fikir Köşesi” bö­lümün-de yer alan iki sayfalık yazı, iftiralarla doludur. Bu dergi sahipleri ve yazarları tarihî bilgisizlik içinde oldukları için, masum insanları ve medar-ı iftihar kurtarıcı büyük şahsi­yetleri karalamak ve onlara çamur sıçratmak istemişlerdir.

Evet, adı geçe dergi hem merhum Sultan İkinci Abdülha-mid’e iftira, hem Türkiye’yi dalalet girdabından kurtaran Bediüz-zaman Said-i Nursi’ye, hem de tarihî gerçeklere cehil­den gelen yalanlı iftiralarda bulunmuştur. Şöyle ki:

Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamid’le Görüşmedi

Sultan İkinci Abdülhamid Hazretleri güya Bediüzzaman’ı huzuruna celbetmiş ve “Evladım ne istiyorsunuz, bir dileğin mi var?” diye sormuş. Üstad Bediüzzaman da “Doğuda Kürtçe tedrisat yapan mektepler istiyorum” demesi üzerine, Sultan Abdülhamid öfkelenmiş ve “Evladım, sesini biraz yükselt, tam anlamadım” demesi üzerine, Bediüzzaman Hazretleri –dergi­nin küstah yakıştırmasına göre–Sultan’a karşı küstahça bağıra­rak isteğini tekrarlamıştır. Bunun üzerine merhum Sultan Abdülhamid hiddet etmiş ve emir vererek “Bu genci akıl has­tanesine götürün, biraz istirahat etsin” demiştir. Yani derginin ırkçı zu’muna göre, Bediüzzaman Hazretleri, “Kürtçe tedrisat istiyorum” dediği için, Sultan Abdülhamid hiddet etmiş ve onu akıl hastahanesine göndertmiştir!..

İşte biz bu yalanlı iftiranın mahiyetini gün yüzüne çıkarı­yoruz.

1. Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamid Hanla yüz yüze kesinlikle görüşmüş değildir. Bu maddeyi az sonra Bediüzzaman’ın 1908 başlarında İstanbul’a gelişi bölümünde detaylıca ele alacağız.

Saniyen: Merhum Sultan Abdülhamid Han Hazretleri –haşa ve kella– dergi sahipleri gibi kafatasçılık yapmadı, tam aksine dindar, mutasavvıf, hakperest, şefkatli bir padişah idi. Ve hiçbir zaman kendi ülkesinin üçüncü büyük unsuru olan Kürtlere ve Kürt diline karşı bir reaksiyonu, bir menfi davra­nışı vaki’ olmuş değildir.

Bunun ispatı da şudur ki:

A. O günkü Doğu ve Güneydoğuda umum dini medrese­lerde eğitim dili yalnız Kürtçe idi. Okutulan kitaplar Farsça ve Arapça idi. Osmanlı devleti de “Kürdistan Eyaleti” diye res­men doğuya ad koymuştu.

Merhum Sultan Abdülhamid’in Bastırdığı Kürtçe Lügât

B. Merhum Sultan İkinci Abdülhamid Han saltanatı yılla­rında Doğu ve Güneydoğuda Kürtçe lisanıyla te’lif edilen ki­tapların basılmasına daima izin verilmiştir. Numune için bir iki misal verelim:

Birincisi: Yusuf Ziyaeddin Paşa, Sason ve Siirt’te kayma­kam-lık ve mutasarrıflık yaptığı günlerde, Kürtçeyi öğrenerek Kürtçe-Arapça lügat hazırlamış, ismine de el-Hediyetü’l-Hamidiye fi’l-Lügati’l-Kürdiye koymuş ve Sultan Abdülhamid Han’a göndermiş, o da bunu 319 sayfalı bir kitap olarak 1892’de tabettirmiştir.


 

 

Siirt Mutasarrıfı Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın hazırlayarak Sultan Abdülhamid’e gönderdiği ve Sultan Abdülhamid tara­fından bastırılan el-Hediyetü’l-Hamidiye fi’l-Lügati’l-Kürdiye kitabının kapağı.


İkincisi: Kürtçe dilinde yazılmış “Kurmançca” ve “Zazaca” mevlidler, Maarif Nazırlığınca ruhsat verilerek resmen tabedil-miştir. Tarih 1899 ve 1909...

Ve daha bu üç kitap gibi, Doğubayezid’de yaşamış Şeyh Ahmed-i Hanî Hazretlerinin Kürtçe yazılan Nevbahar ve Nehcü’l-Enam eserleri de aynı tarihlerde resmen tabedilmiştir.

C. Merhum Sultan İkinci Abdülhamid Han Hazretleri ken-di padişahlığı döneminde Hamidiye Alayları ismi altında Kürt aşiret reislerinden müteşekkil bir hazır kıta ordusunu kurmuş ve bu Kürt aşiret reislerine kimisine miralay, kimisine kayma­kam, kimisine binbaşı ve kimisine yüzbaşı rütbelerini takmış­tır.

Demek ki, Türk Eli dergisinin yaptığı ve kendi zihniyetini kıyaslayarak ileri sürdüğü gibi, merhum Sultan Abdülhamid Han Kürtçeye ve Kürde düşman bir kişi değildir. Dolayısıyla o âlicenap padişaha isnad edilen iddia yalandır, iftiradır.

2. Merhum Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin 1907 sonla­rında İstanbul’a gidişinin yegane sebebi, 10 senelik Van’daki tedris hayatında plan ve projesini hazırladığı Medresetü’z-Zehra üniversitesinin kuruluş ve inşasının maddî finansmanını devletten, yani padişah İkinci Abdülhamid Handan talep etmek ve almaktı. Lakin maalesef padişahla görüşmeye ve meramını anlatmaya muvaffak olamadı. Sarayın mabeyn paşalarının ve özel kalem engelini aşmayı başaramadı. Tarihî tüm vesikalar bu konuda böyle diyor. Ancak tarihçi Cemal Kutay, Bediüzzaman’ın vefatından 6 yıl sonra belgesiz, vesikasız bir şeyler ortaya attı. Güya, Bediüzzaman Şeyhülislam Cemaleddin Efendioğlu ile beraber padişahla görüştüler ve sa­ire... Ama bu iddianın hiçbir tanığı yoktur. Bediüzzaman’ın kendi ifade ve beyanlarında bu görüşmeden söz eden hiçbir işaret yoktur.

Bediüzzaman Hazretlerinin Van’dan İstanbul’a azm-i se­fer etmesinin ve İstanbul’da kaldığı günlerde yaptığı faaliyet ve gördüğü işlerin özeti şöyledir:

1907 Kasımında Van’dan Bitlis’e geldi. Eski dostu ve sa­bık Van Valisi Tahir Paşa ile görüştü. Ve planladığı Medresetü’z-Zehra konusunda danıştı. Tahir Paşa Sultan Abdülhamid’e hitaben ve Bediüzzaman’ı layıkı kadarıyla sita­yiş eden bir mektup yazdı. Bu mektup 3 Teşrin-i Sani 1323, yani 16 Kasım 1907 tarihlidir. [108] Buna göre o zamanki şart­larda ancak bir ay içinde İstanbul’a ulaşmışsa, 16 Aralık 1907 olur.

Bediüzzaman’ın Kardeşi Molla Abdülmecid’in Hatıra Defterinden

Buradan itibaren Bediüzzaman Hazretlerinin küçük kar­deşi Molla Abdülmecid Efendi kendi hatıra defterinde, ağabe­yinin İstanbul’a varışı ve sonrasını şöyle yazmıştır:

“İki ay Ferik Ahmed Muhtar Paşanın evinde kalmıştır. Ondan sonra Şekerci Hanında kendine bir oda bulur. Burada odasının kapısına şöyle ilan asar: ‘Mektep, medrese mensupla­rından, dinsiz ve dindarlardan her kimin bir suali varsa, hangi ilim ve fenden olursa olsun, benden sorabilir. Sizden sual, benden cevap. Ben ise, hiç kimseye sual sormam.’

“Günlerce, haftalarca başarı ile devam eden şu yüksek ilmî münakaşaların sonunda: “Bu adam delidir, çünkü her şeyi biliyor” diye zavallı Said’i deliler defterine kaydettiler. Din, ilim, maarif, memleket, medeniyet ve insanlık mecnunu olan Said’i tımarhaneye attılar? Tımarhanede iken, muayene için mabeynden bir doktor yanına gön-derdiler. Mecnun Said(!) doktora uzun uzadıya macerasını ve İstanbul’a ne için geldi­ğini anlatır. Ezcümle doktora der ki: ‘Ben değil, memleket ve millet hastadır. Onların tedavisi için geldim. Şark memleketi (Doğu vilayetleri) yaratıldığı durumda durmaktadır. Halkı ce­halet bataklığında boğulmaktadır. Onları kurtarmak ümidiyle bura-ya geldim. Burada bu hususta çalışırken, cinnet ile ittiham edildim. Hakikaten deliler içine düşen deli olur ki, İs­tanbul’a geldim, ben de deli oldum’ der.

“Doktor Bediüzzaman’ı dinledikten sonra, hayret içinde kalır. Ve onun nasıl bir maarifperver, vatanperver, hayırhah, eşsiz bir ze-ka sahibi olduğunu anlar. Raporunu şöyle tanzim ederek mabeyne gönderir: ‘Şimdiye kadar İstanbul’a gelenlerin içerisinde zeka ve fetanetçe böyle bir nadire-i cihan bulunmuş değildir.’

“Doktorun bu raporu üzerine mabeyne telaş düşer, hemen Bediüzzaman’ı çarçabuk tımarhaneden tevkifhaneye aldırırlar ve bir an evvel onu İstanbul’dan uzaklaştırmak için, 30 altın lira maaş, bir miktar da para teberru hususunda irade-i seniyye (padişah iradesi) iktiran ettirilerek, Zabtiye Nazırı Şefik Paşa ile Bediüzzaman’a gönderirler.” [109]

İşte, Bediüzzaman’ın tımarhaneye sevk olayının aslı bu­dur. Bediüzzaman’ın sağlığında yazılmış bütün tarihçeler aynı hadiseyi az değişik ifadelerle böyle kaydediyorlar. Ayrıca Türk Eli dergisinin mezkur sayı ve bölümünde kapak klişesini koy­duğu Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdi eserinde Bediüzzaman’ın kendi ifade ve beyanları da, o hadisenin bu tarzda cereyan şeklini aynen te’yid etmektedirler. Özellikle adı geçen eserin sonlarında “Tımarhane Baştabibi ile Vaki’ Olan Maceram” ve “Tevkifhanede iken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile Muhaveremdir” başlıkları altındaki beyanlar açıkça hadiseyi te’kid etmektedir.

Demek ki, Türk Eli dergisi tarihî gerçek bilgiden bahersizdir ki, demiş: “Padişah İkinci Abdülhamid faytonu ile Cuma selamlığına geldiği bir günde, faytonunun arkasına asılı mektup ve dilek kutusuna Bediüzzaman da mektubunu bırak­mış. Sonra saraya dönüldüğünde mektubu incelenmiş, padişah Bediüzzaman’ı huzuruna celbetmiş ve sonra onu üç ay tımar­hanede bekletmiş vesaire..” Bunların ne aslı, ne de faslı vardır. Ancak olsa olsa cehil hülyasının kuruntulu bir düzmecesi ola­bilir.

Evet, o zamanki meşhur lakabıyla Bediüzzaman Said-i Kürdî Hazretleri Medresetü’z-Zehra üniversitesinin inşası için İstanbul’a geldi ki, merhum Sultan Abdülhamid Hanla yüz yüze görüşerek, düşündüğü dünya çapındaki büyük hizmetleri hakkında meramını anlatsın. Fakat yazımızın baş tarafında da kaydettiğimiz gibi, mabeyndeki paşalar başka sevdada olduk­ları için, onu padişahla görüştürmediler. Bediüzzaman da Ferik Ahmet Muhtar Paşa delaletiyle bir dilekçe yazdırarak mabeyne bıraktı ve padişahın ve mabeynin nazar-ı dikkatini şark vila­yetleri ahalisine çekmek için, Şekerci Hanında bahsi geçen oda tutma ve herkesi sual sormaya davet etme hadisesi ve sonrası gerçekleşmiştir.

Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid’in Mabeyn Paşalarına Sunduğu Dilekçesi

Acaba Bediüzzaman Hazretleri’nin Mabeyn-i Hümayun’a bıraktığı dilekçede ne yazıyordu? İşte cihan çapındaki hizmet­lerin ünvanı olan bu dilekçenin aynısını, aynı yıl içinde Şark ve Kürdistan gazetesi yayınladı.

Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlanan dilekçenin ta­mamı-nı aynen alıyoruz: [110]

“Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahalisinin ahvali hükümetçe ma’lum ise de, hizmet-i mu-kaddese-i ilmiyeye dair bazı metalibatı arz etmeye müsaade dilerim.

“Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yek-aheng-i terakki olmak için, himmet-i hü­kümetle Kürdistan’ın kasaba ve kurasında mekatib te’sis ve inşa’ buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud ise de, bundan yalnız lisan-ı Türkî’ye aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşina olmayan evlad-ı Ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi, maden-i kemalat bilmeleri ve mekatib muallimlerinin lisan-ı mahalliye adem-i vukufiyetleri cihetiyle maariften marhum kalmaktadır. Bu ise, vahşeti, keşmekeşi dolayısıyla garbın şematetini davet ediyor. Hem de, ahalinin vahşet ve taklid hal-i iptidâisinde kalmaları cihetiyle evham ve şükûkun te’siratına hedef oluyor.

“Eskiden beri herbir vecihle Ekradın madununda bulu­nanlar, bugün onların hal-i tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor. Bu ise, ehl-i hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürtler için müstak-belde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i basireti dağidar etmiştir.

“Bunun çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve terğib olmak için, Kürdistan’ın nukat-ı muhtelifesinden;

“Biri: Ertoşi aşairi merkezi olan Beytüşşebab cihetinde,

“Diğeri: Motkan, Belkan, Sason vasatında,

“Biri de: Sipkan ve Hayderan vasatında olan nefs-i Van’da..

“Medrese nam-ı me’lufiyle ulum-u diniyeyi ve fünun-u lazime ile beraber –hiç olmazsa ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükümet-i seniyyece tesvid edilmek üzere– üç Darü’t-Ta’lim te’sis edilmesidir.

“Bazı medarisin dahi ihyası maddî ve manevî Kürdistan’ın hayat-ı istikbaliyesini te’min eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüs­ten ittihad takarrur edecek; ihtilaf-ı dahiliden dolayı mahvolan kuvve-i cesimeyi hükümetin eline vermekle, harice sarf ettir­mek için, hakkıyla müstehakk-ı adalet ve kabil-i medeniyet ol­dukları gibi, cevher-i fıtriyelerini göstereceklerdir.”

Medresetü’z-Zehra Hakkında Detaylı Bilgi ve Ankara’ya Geldiğinde BMM’ne Medresetü’z-Zehra İçin Verdirdiği Kanun Teklifi ve Kabulü

Görüldüğü gibi, o günün şartlarında şark vilayetleri halkı, çoğu Türkçeyi bilmediğinden dinî medreselere yöneldiği için, asrî ilimlerden mahrum olup cahil kalmaktadır, diyor. Yani Hazret-i Bediüzzaman şark vilayetlerindeki insanları çağın za­ruri ilim ve öğrenimine yönlendirmek için çareler arıyor. Eğer Doğu ve Güneydoğu halkı okullara değil, sadece ve mücerred dinî eğitim veren medreselere bağlanıp kalırsa, Osmanlı idaresi hakkında şek ve şüphelere düşecek ve dolayısıyla batının şa­mata ve velvele koparmasına sebep olacaktır. Ve bu da ileride Kürtler için müthiş bir darbe hazırlıyor gibidir.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri, Medresetü’z-Zehrasının kuru-luş programının ilk çekirdeği olarak, Sultan İkinci Abdülhamid’in mabeyn-i hümayununa sunduğu şu dilekçedeki manayı bilâhare 1910’da te’lif edip 1912’de İstanbul’a tab et­tirdiği Münazarat adlı eserinde genişçe ve izahlıca yazmıştır. Aynen şöyle:

“Elhasıl: Ekrad ve ulemasının istikbalini temin etmek is­tiyoruz. İttihad ve Terakki manasındaki hissemizi isteriz. Üze­rinize hafif, yanımızda çok azim bir şey isteriz.

“S. Maksadını mübhem bırakma, ne istersin?

“C. Camiü’l-Ezher’in kızkarındaşı olan, Medresetü’z-Zehra namıyla darü’l-fünunu mutazammın Kürdistan’ın mer­kezi hükmünde olan Bitlis’te ve iki refikasıyla Bitlis’in iki ce­nahı olan Van ve Diyarbe-kir’de te’sisini... Emin olunuz ki, biz Kürtler başkasına benzemiyoruz. Yakinen biliyoruz, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder.

“S. Nasıl? Ne gibi? Ne için?..

“C. Ona bazı şerait ve varidat ve semerat vardır.

“S. Şeraiti nedir?

“C. Sekizdir.

“Birincisi: Medrese nam-ı me’luf ve me’nus ve cazibedar ve şekvengiz, itibarî olduğu halde, büyük bir hakikati tazam­mun ettiğin-den, rağabatı uyandıran o mübarek medrese is­miyle tesmiye...

“İkincisi: Fünun-ı cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak.

“S. Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafsın, da­ima söylüyorsun?

“C. Dört kıyas-ı fâsit (HAŞİYE) ile hâsıl olan safsatanın zul­münden muhakeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izâle et­mek...

“S. Ne gibi?

“C. Vicdanın ziyası ulûm-ı dîniyedir. Aklın nuru fünûn-ı medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki ce­nah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, bi­rincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.

“Üçüncü Şart: Zülcenaheyn (Türkler ve) [111] Kürtlerin mu­temedi olan Ekrad ulemasından veya istinâs etmek için lisan-ı mahallîye âşina olanları müderris olarak intihap etmektir.

“Dördüncüsü: Ekradın istidatları ile istişare etmek, onla­rın sabavet ve besatetlerini nazara almaktır. Zira çok libas var; bir kamete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların talimi, ya cebirle, ya hevesatlarını okşamakla olur.

“Beşinci Şart: Taksimü’l-a’mâl kaidesini bitamamihâ tat­bik etmek, tâ şubeler birbirine medhal ve mahreç olmakla be­raber, herbir şubeden mütehassıs çıkabilsin.

“Altıncı Şart: Bir mahreç bulmak ve müdavimlerin te­feyyüzünü temin etmek; hem de mekâtib-i âliye-i resmiyeye müsavi tutmak ve imtihanları, onların imtihanları gibi müntiç kılmak, akîm bırakmamaktır.

“Yedinci Şart: Dâru’l-muallimîni muvakkaten şu dârü’l-fünûn dairesinde merkez kılmak, mezc etmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazilet ve diyanet, bundan ona geçsin; tebâdül ile herbiri ötekine bir kanaat verip zülcenaheyn olsun.

“S. Varidatı nedir?

“C. Hamiyet ve gayret.

“S. Sonra?

“C. Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayretle yeşillense, tabia­tıyla maddî hayatını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğna ede­cektir.

“S. Ne cihetle?

“C. Çok cihetle.

“Birincisi: Evkaf, hakkıyla intizama girse, şu havuza tevhid-i medâris tarikiyle bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.

“İkincisi: Zekâttır. Zira biz (hem Hanefî, hem) [112] Şâfiîyiz. Bir zamandan sonra o Medresetü’z-Zehra İslâmiyete ve insâ­niyete göstereceği hizmetle, şüphesiz bir kısım zekâtı bi’listihkak kendine münhasır edecektir. Bâhusus, zekâtın ze­kâtı da olsa kâfidir.

“Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semeratla, tamim edeceği ziya ile İslâmiyete edeceği hizmetle; ukul yanında en âlâ bir mektep olduğu gibi, kulûb yanında en ekmel bir med­rese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zaviyeyi temsil ede­cektir. Nasıl medrese, öyle de mektep, öyle de tekye olduğun­dan; İslâmiyetin iânât-ı milliyesi olan nüzûr ve sadakat kısmen ona teveccüh edecektir.

“Dördüncüsü: Mezkûr tebâdül için dârü’l-muallimîn ile imtizaç ettiğinden, dârü’l-muallimînin varidatı bir derece tevsi ile muvakkaten ve âriyeten–eğer mümkünse–verilse, bir zaman sonra istiğna edecek, o âriyeyi iade edecektir.

“S. Bunun semeratı nedir ki, on seneden beri [113] bağırı-yorsun?

“C. İcmali: (HAŞİYE) Ekrad ulemasının istikbalini temin. Ve maarifi, Kürdistan’a medrese kapısıyla sokmak. Ve meşrutiye­tin ve hürriyetin mehasinini göstermek ve ondan istifade ettir­mektir.

“S. İzah etsen fena  olmaz.

“C. Birincisi: Medârisin tevhid ve ıslâhı...

“İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyat ve İsrailiyat ve taassubat-ı bârideden kurtarmak. Evet, İslâmiyetin şe’ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş’et eden taassup değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallitlerinde bulunur ki, sathî şüphelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. Burhan ile temessük eden ulemânın şânı değildir.

“Üçüncüsü: Mehâsin-i meşrutiyeti neşir için bir kapı aç­maktır. Evet, aşâirde meşrutiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsan edilmezse istifade edilmez; o daha zararlıdır. Hasta tiryakı zehir-alûd zannetse, elbette istimal etmez.

“Dördüncüsü: Maarif-i cedideyi medârise sokmak için bir tarik ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba-ı fünun açmaktır. Zira, mükerreren söylemişim: Fena bir tefeh­hüm, meş’um bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir.

“Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekyenin musalâhalarıdır. Tâ te­mayül ve tebadül-ü efkâriyle lâakal maksatta ittihad eylesinler. Teessüfle görülüyor ki, onların tebâyün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehâlüf-ü meşâribi de terakkiyi tevkif etmiştir. Zira herbiri mesleğine taassup, başkasının mesleğine sathiyeti itiba­riyle tefrit ve ifrat ederek, biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.

“Elhasıl: İslâmiyet hariçte temessül etse, bir menzili mek­tep, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü’l-küll... Biri diğerinin noksanını tekmil için bir mec­lis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nuranî timsalinde arz-ı dîdar edecektir. Ayna kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü’z-Zehra dahi o kasr-ı İlâhîyi haricen temsil edecek­tir.”68

İşte ilk olarak padişah İkinci Abdülhamid’e sunulan mez­kur dilekçeden sonra, İttihat ve Terakki Hükümetinden ve Sultan M. Reşad’dan da kurulmasını istediği Medresetü’z-Zehra Üniversitesinin mahiyet ve programı budur ve bundan ibarettir.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri 1911 baharında Şam-Emevî Camii minberinde hutbesini irad ettikten sonra İstanbul’a revan oldu. Padişah M. Reşad’la görüştü ve 6 Haziran 1911’de Sul­tanla beraber Rumeli’ye refakat ederek seyahat eyledi. Ko­sova’ya kadar gidip geldiler.

İttihadçılar ve Sultan Reşad Bediüzzaman’ın bu isteğini makul karşılayarak 20 bin altın lira tahsis çıkarttılar. Van’da temeli atıldı. Fakat Birinci Cihan Harbi patladı, akim kaldı.

Daha sonra 1922’de Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da İn­gilizlerle müthiş mücadele eden Bediüzzaman’ı 18 defa şifre ile Ankara’ya davet etti. Sonunda 22 Ekim 1922’de Ankara’ya geldi. Büyük Millet Meclisini ziyaret etti. Antalya Mebusu Ra­sih Efendi önerge vererek, “Bediüzzaman’a hoşamedi” yapıl­masını istedi. Bütün mebuslar, M. Kemal Paşa da içinde olarak ayakta onu alkışlarla karşıladılar.

Daha sonra, 21.2.1339 (1923) Çarşamba günü Bediüzza-man’ın Van’da kurmak istediği Medresetü’z-Zehra Üniversi­tesi için Meclise (1/671) kanun teklifi sunuldu. 200 mebustan 167’si bu metni imzaladılar. Teklif kanunlaştı. M. Kemal’in de içinde imzası var. Ve 150 bin banknot mütçeden evkafa akta­rıldı.

Ayrıca M. Kemal Paşa Bediüzzaman’ı Ankara’da durdu­rup beraber çalışmayı sağlamak için, her şeyi ayağına serdi. Medresetü’z-Zehrasını inşa ve kuruluşunun teminatı yanında, 300 banknot lira maaş, hususi köşk ve doğu vilayetlerine umumi vaiz, mebusluk ve Diyanet Riyasetinde neyi isterse, ve­rileceğini teklif etti. Fakat Bediüzzaman kendilerinin daha başka bir niyet ve anlayışta olduklarını sezmiş ve anlamıştı. Bu yüzden onlarla beraber olmak ve görünmek istemedi. An­kara’yı terke karar verdi. Van’a gitti. İnziva içinde kendi hu­susi ibadet ve münâca-tıyla başbaşa kaldı.

Demek ki, Türk Eli dergisi kendi iftirakçı, tahrikçi ve kendi vatanının üçte birini teşkil eden büyük bir unsura karşı gayızcı ve kinci, düşman ve bölücü zihniyetinin havası her­keste buluna-bileceğine inanmış ki, “... Bu zât-ı muhteremin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde anılmasını hoş karşılamadı­ğımızı aziz milletimize saygı ile ifade ediyoruz” tarzındaki ke­limeler kusmasını, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir ferdi–ken­dileri gibi ırkçılık kör döngüsü etrafında dönenler hariç–tasvib etmemektedir. O halde bu adamların milleti diye bir şey yok­tur.

Bu noktada şunu da ilave edelim ki; eğer –Allah korusun–memleket ve vatanımızda kendileri gibi kapkaranlık ırkçı zih­niyet taşıyanlar ekseriyet kazanarak idare mekanizmasını ele geçirmiş olsalardı; vatan ve millet paramparça olurdu. Amma Allah’a şükür hakikî erbab-ı basiret Türkiye’de çoktur ve bunların havasına tabi’ olmak değil, tam aksine bunların tecavüzkârane menfî tutumlarına karşı tedbirler almaktadırlar.

3. Türk Eli dergisi yazısının devamında “31 Mart ve Said-i Kürdî” başlığını attıktan sonra, İttihad-ı Muhammedî Cemiye­tini Derviş Vahdetî’nin kurduğunu, bunun İngiliz ve Rus kral­ları Reval’de buluşarak Osmanlı devletini yıkmak ve Sultan Abdülhamid’i tahttan uzaklaştırmak için birlikte kurdukları plan ve projelerinin neticesi olduğunu iddia ettikten sonra, “Her taşın altından çıkan Said Efendi (yani Bediüzzaman Haz­retleri) bu mecmuada (Derviş Vahdetî’nin çıkarmakta olduğu ‘Volkan’ gazetesinde) ‘Kürt eşrafından Said-i Kürdî’ adıyla yazılar yazarak, halkı ve askerleri katliama sevk eden gazetede yer aldı.” şeklinde yazıyor.

Cevap: Bu fevkalade yanlış ve kasden yer değiştirici ifti­ralı iddialara hemen cevap verelim: Evvela, Derviş Vahdetî, İtti-had-ı Muhammedî Cemiyetini kurmuş değildir. Ama içinde yer almıştır. Bu cemiyeti kuranlar: Süheyl Paşa, Şeyh Sadık, Esat Efendi, Halvetiye Şeyhi Seyyid Müslim Penah, eski Şey-hülislam Feyzullah Efendi gibi hep büyük ulema ve meşayihten müteşekkil 26 zattır. Derviş Vahdetî son sıralarda yer almaktadır. Bediüzzaman Hazretleri’nin ismi sekizinci sı­radadır. Derviş Vahdetî’nin Volkan’ı, bu cemiyet kurulduktan sonra değil, epey önce neşir hayatında idi. Filhakika Derviş Vahdetî’nin kışkırtıcı tavırları vardı. Bediüzzaman Hazretleri aynı gazetede kendisini uyaran bir-iki yazı neşrettirmişti.

Bediüzzaman Hazretleri, evet Volkan’da bazı makalelerini neşretti. Çünkü Cemiyetin naşir-i efkarı idi. Fakat Volkan’da yayınlanan makalelerinin tamamı meydandadır. Hiçbir maka-lesinin altında “Kürt eşrafından” diye bir kelime yer almış de­ğildir. Sadece Bediüzzaman Said-i Kürdî vardır. Anlaşılıyor ki, dergi bir müfteridir.

Ve bilahare Divan-ı Harb-i Örfi, Birinci ve İkinci Mahke-meleri bu makaleleri, Serbestî, Mizan, Misbah, Tanin vesaire gibi gazetelerde yayınlanan makaleleriyle birlikte incelemeye aldı. İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi adlı eserindeki müdafaaları neticesinde bihakkın beraat kararını kazandı ve aklandı.

Gelelim, 31 Mart olayının müsebbiblerine: Bu olayın tek müsebbibi yalnız İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti ve Vol­kan’ın sahibi Derviş Vahdetî mi idi? Hayır, hiç alakası yok. Belki o günkü durumda İttihad ve Terakki Cemiyeti içindeki farmasonların İngiliz ve İtalyan mason localarına mensup iki grup arasındaki iktidar ve hâkimiyet kavgası neticesinde oyna­nan ve İngilizlerin şeytanetli tedbirleri ile kurulan sinsi bir tu­zaktı. Zahir halde ortada görünen ve şeytanlı planlardan haber­siz bir sürü masum insanların üstüne kabahatları yükletip on­ları ezdiler. Bu iddianın teferruatı Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabımızda belgeleriyle mevcuttur. [114]

Evet, 31 Mart Olayının vücuda gelmesinde Bediüzzaman Hazretlerinin değil bir dahli, bir tahriki, tam aksine o büyük fitne ateşinin yüzden ona indirilip söndürülmesine büyük emeği geçmiştir. Nitekim o zât-ı kerim, 2 Mayıs 1909’da maz­nun olarak tevkif edildiğinde, İkinci Divan-ı Harb-i Örfi mah­kemesi, alt komisyonun hazırladığı rapor üzerine, 23 Mayıs 1909’da hemen tahliyesine karar vermiştir. O günü bu haberi yayınlayan ünlü Tanin gazetesidir. Haberi aynen şöyledir: “Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi hakkında mukaddemen vaki olan ihbaratın saniadan [115] ibaret olduğu ve bilakis mümaileyhin te’sis-i meşrutiyette hidemat-ı bergüzidesi (üstün hizmetleri) sebk eylediği tahakkuk eylemekle, tahliye edilmiş­tir.” [116] Ve ikinci günü Hurşit Paşa’nın reisi bulunduğu Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Mahkeme-sinde yargılanan Bediüzzaman Hazretleri, mahkemeye karşı yaptığı merdane ve tarihî müda­faalar neticesinde, mahkeme ittifakla ve bihakkın berat ver­miştir.

İşte hal böyle iken, bakınız kinli, garazlı dergi şöyle de­miş: “Ne hikmetse Said-i Kürdî Hazretleri (Dergi yer yer “haz­ret” kelimesini istihzaî makamda kullanmaktadır.) bu işten, te­reyağından kıl çeker gibi sıyrılmasını bilmiştir” diyerek, hem tarihî gerçeğe, hem mahkemenin adaletli davranışına, hem de alt komisyonların tarafsız tedkikatına bir saldırı ve bir haka­rette bulunuyor. Bu hakareti yapanlar utansın!..

4. Adı geçen yazısına şöyle devam etmiştir:

“... Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesine ve Türk ta­rihi için ma’kûs bir dönemin başlanmasına sebep olan, bazen Teşkilat-ı Mahsusa’da yer almış, bir başka zaman bir takım bölücü faaliyetlerin içerisinde yer almış, yazdığı abuk subuk şeylerle Türk toplumunu uyuşturmuş, Türk dinamizmini kör­letmiş...”

İşte görüyorsunuz, nasıl da bu ifadelerle kendi tiynet ve mahiyetlerini açığa vuruyorlar!.. Çünkü evvela bir kere kendi­leri fikir, inanç ve anlayışta merhum Sultan Abdülhamid’e ta­ban tabana zıd, mugayir iken, ona sahip çıkıp müdafaa etmele­rine hiçbir hak ve salahiyetleri yoktur. Sultan Abdülhamid Han ırkçı bir Türk padişahı değildir. O, İslam aleminin, dine dayalı devletinin bir halifesi idi, bir sultan idi. Derginin anlayışı ise, kapkara bir ırkçılıktır, bir bölücülüktür.

Hem Bediüzzaman kasdedilerek, “Sultan Abdülhamid’in taht-tan indirilmesine sebep olan” şeklindeki iddiaları ise, an­cak tarih bilgisizliğinden ileri gelebilir. Zira Üstad Bediüzzaman Hazretleri Divan-ı Harp mahkemesinde Sultan Abdülhamid Hanı merdane müdafaa ettiği gibi, gazete-lerde yayınladığı açık mektup tarzında padişaha hitap eden ma-ka­lelerinde, onun, meşrutiyeti kansız kabul ettiği için şefkatli bir padişah olduğunu ilan etmiştir.

İkincisi: Bediüzzaman Hazretleri “Teşkilat-ı Mahsusa’da yer almış” hükmü de bir iftiradır. Amma bu düzmeceli iftiranın kay-nağı maalesef Cemal Kutay’dır. 1966’da Tarih Sohbetleri kitabın-da bu iddiayı delilsiz, belgesiz ortaya attı. Fakat bu düzmecesi tutmadı. Çünkü Bediüzzaman’ın hayat seyrinde öyle bir şeyin izi, eseri görünmüyor.

Üçüncüsü: Dergi Bediüzzaman Hazretleri için: “... Bir ta­kım bölücü faaliyetler içerisinde yer almış” diyesaçmalıyor. Bu noktada biz, dergiyi ve yazarlarını, şu iğrenç iddialarını belgelerle ispata davet ediyoruz. Eğer bunu ispat edemezlerse, dünya ve ahirette yalancı ve müfterilerin güruhuna dahil ola­caklarını bilsinler. Acaba Bediüzzaman Hazretleri küçüklü­ğünden vefatına kadarki seksen senelik hayatında hangi bölücü bir faaliyette bulunmuş?

Dördüncüsü: Dergi kendi zihniyetinin merceği ile baktığı için demiş ki: “... Yazdığı abuk subuk şeylerle Türk toplumunu uyuşturmuş...” Bu kabih, çirkef ve mağlatalı hüküm ve iddia­nın cevabını Bediüzzaman’ın nuranî eserleri olan eski ve yeni iki yüz kadar parçalarını okuyan ve her gün okuyucusu artan ve ayrıca dünyanın 40 dan fazla lisanına tercüme edilen ve bu­gün Türkiye’de en az 20 milyon okuyucusu ve takdir edicisi bulunan insanlar vereceklerdir.

Ve bu münasebetle Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi Haz­ret-lerinin bu millet ve memlekete ettiği hizmet, verdiği fayda ve gerçekleştirdiği yararlı işleri hakkında ve sadece bu nokta­dan çok kısaca hayatına bir bakmak ve baktırmak istiyoruz.

1. Cevabî şu yazımızın içinde onun 1908-1914 arasına ait hizmetleri yad edilmiştir. 1914 Ekiminde Birinci Cihan Harbi patlayınca talebelerini silahlandırarak, kendisi de Van’dan Er­zurum cephesine giden 25 bin mevcutlu fırkaya (kolordu) vaiz tayin edilmiş olarak Kafkas Cephesine gitti. Bu cephede ordu ve askerlerimiz büyük başarılar kazandı. 1915 Martında cep­heden dönen ordumuz için, Van Valisi Tahsin Bey Bediüzza-man’a vermiş olduğu takdir yazısına şunları yazmıştır: “Van fırkasının görmüş olduğu hizmet tamamıyla Said-i Kürdî’nin maddî ve manevî hizmetiyle olmuştur.” [117]

2. 1915 Nisanında Ruslar Ermenileri kullanarak yeniden hücuma geçtikleri zaman, Enver Paşa Bediüzzaman’a haber göndererek “Milis Alayları” kurmasını istemiş. Bunun üzerine Bediüzzaman 5 bin kişilik bir alay teşkil ettirmiş ve daima or­dunun önünde, at üstünde, müthiş harpler yapmıştı. Milis alayı ta 1916 Martına kadar çeşitli cephelerde büyük fedakarlıklar gösterdi. Bu alayın efradı hemen hemen tamamı şehit oldu.

3. Rusların eline esir düşen Bediüzzaman, Bitlis’ten Van’a getirildiğinde Rusların oyununa gelmiş bazı Kürt aşiret reisleri Bediüzzaman’a gelerek, “Gel! Kuracağımız Kürdistan için yardım et. Seni Ruslardan alır, başımıza reis yaparız.” demiş­lerdir. Üstad Hazretleri bunlara, “Hayır! Ben Müslüman Türk milleti aleyhine çalışamam. Esareti riyasete tercih ederim” demiştir. [118]

4. İki buçuk sene Rusya’daki esaretinden sonra, firar edip 1918 Temmuzunda İstanbul’a geldiğinde, Enver Paşa onu Har-biye Nezaretine çağırarak, layık olduğu veçhile hürmet ve ihti-ramda bulundu. Paşa, Bediüzzaman’a, altından bir harp iftihar madalyası yaptırarak, o zamanki ismi olan “Said-i Kürdî”yi yazdırttı ve hediye etti. Ayrıca ordunun bütçesinden 150 altın lirayı Üstad’a istirhamla kabul ettirdi. Bir ay sonra da, Şeyhü­lislam ve Padişah M. Vahidüddin’in onayları ile Meşihat-ı İslamiye’ye ordunun bir delegesi olarak aldırdı ve aza yaptırdı.

5. Ve İngilizlerin İstanbul’u işgaliyle başlayan o karanlık günlerde, Anadolu’daki kuva-yı milliyeyi desteklemesi ya­nında, İngiliz’in şeytanca planlarını tarumar eden ve İstanbul ahalisinin efkarını kuva-yı milliye lehine çeviren tarihî ve ebe­den unutul-mayacak Hutuvat-ı Sitte eserini Arapça ve Türkçe­siyle binlerce nüsha neşrettirdi.

6. İstanbul’daki Bediüzzaman’ı, bu cihan değer muazzam hizmetlerinden dolayı, M. Kemal Paşa 18 defa şifre ile ve ıs­rarla Ankara’ya çağırdı.

İşte ey Türkçü bey! İftiralarla aleyhinde bulunduğun Bediüz-zaman Said-i Kürdî/Nursî budur, böyledir.

Bu üçüncü grubun, Risale-i Nur’a ve Bediüzzaman Haz­retleri-nin hayatında vaki olmuş bazı durumlarına itirazları şeklindedir. Abdulaziz Bayındır ve Abdullah Tekhafızoğlu ta­rafından kaleme alınmış itirazlı yazılarına karşı geçen sene in­ternet kanalıyla kı-sa bir cevap verdim. Bu grup, din adamlığı kisvesinde bulundukla-rı için, umarım ki, üstteki iki bölümde şekil ve karakterleri gün yüzüne çıkan ve yalan ve iftira mez­belesinde gırtlağına kadar batan, amma hakikatta bir aynı mih­rakın iftira postacılığını yapan o iki guruptan değildirler. Gerçi adı geçen gurubun A. Altındal çatalının “Said-i Nursi medre­seden icazet almadı” sözü ile, bunların iddiaları birleşiyor gibi oluyor. Amma yine biz, bunları din içinde oldukları için, o kezzablarla bir tutmamaya çalışacağız.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Süleymaniye Vakfı ve Abdülaziz Bayın­dır’ın Garazlı İddialarına Susturucu Cevaplar

Ben Abdullah Tekhafızoğlu’nun, “Nur Risalelerine Eleşti­rel Bir Yaklaşım” yazısına karşı geçen sene verdiğim cevabı tekrar ederek, yeni bir cevab vermeyeceğim. O yazımda ken­dilerini bir televizyon kanalında yüzyüze ve geniş bilgiye sahip ehl-i sünnet ve’l-cemaat mesleğini benimseyen âlim ehl-i vu­kufların huzurunda tartışmaya çağırdım. “Bu hazırlığı siz ya­pın, çünkü iddiacı sizsiniz!” dedim. Onlardan bir telefon geldi: “Onu siz hazırlayın!” dediler. Ben “Hayır! İddia ve tenkid siz­den geliyor, iddianızı yüzyüze ispat etmek size düşer!” dedim. Öylece kaldı. Bu durumda eski cevabımı bu kitapta tekrar ya­yınlıyorum.

Kur’an Işığında(!) Aracılık ve Şirk Adlı Mahud Kitap

Şimdi de Abdülaziz Bayındır isimli bir şahsın imzasıyla Veh-habilerin vekâletini deruhte eden tipik bir kitap çıktı. Bu kitap umum için bir hizmet, bir boşluğu doldurmak gayesine bakmıyor. Doğrudan Bediüzzaman Hazretlerini ve mesleğini, belli bir mak-sada matuf çürütmeye çalışmak ve Risale-i Nur’un alem-şumul intişarına engel olmak ve her gün biraz daha dahilde ve hariçte harika bir tarzda hüsn-ü kabulle karşı­lanmasını, vesveseler üreterek durdurmaya çabalamak gayesini güdüyor. Yoksa, kitabın ismiyle mütenasip bir araştırma olmuş olsaydı, herhangi bir şahıs veya kitabın ismi zikredilmeden, ayet ve hadislerden ve büyük İslam alimlerinin görüş ve tesbitlerinden numuneler vererek, umuma bakan bir kitap olurdu. Amma öyle olmamış, yine eskide internette yayınla­dıkları reddiyeler, cerhler tarzında olmuş. Vaziyet böyle olunca, cevabi yazımızda arzetmiş olduğum gibi, öteden beri Risale-i Nur’un nurani havasına karşı düşmanca tavırlar almış ve ona karşı sahte reddiyeler yayınlamış bir zındık güruhun devamı niteliğinde gibi kendini göstermektedir.

Amma akibette bu millet mutlaka bunları kendi içinden tard ve ifraz edecektir. Çünkü bu milletin bin senelik mazi­sinde yaşamış umum ecdadının mutlak ekseriyeti tasavvufa, ta­rikata, evliya mefhumuna, evliyaların kerametine inanmış, ka­bul etmiş, benimsemiş ve yaşamıştır. Keza dört hak mezhep­lere aynı şekilde-hak olarak-inanmış, doğru bulmuş ve bağ­lanmıştır. İşte o tarikat mensubları içinde olsun, hak mezhep­leri iltizam etmiş olanlarda olsun öyle alimler, öyle kamiller ve öyle müdakkikler gelmiş geçmiş ki, en küçükleri bile bunlar gibi proflardan yüz taneyi cebinde saklar. Bu zatların icma’ı, binlerle karşı da çıksa, sarsıl-maz, deprenmez bir metanettedir. Zaten ehl-i sünnet vel-cemaat mesleğinde “icma’-ı ümmet” en büyük dağ gibi bir sütundur. Bu icma’a baş kaldırıp uymayan çoğu zaman dalalet ehlidir. Her ne ise...

Gelelim Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk isimli kitabın içeriği-ne. Adı geçen bu kitap, yobaz, vahşi, cahil bazı vehhabîler gibi, her şeye şirk demiştir. “Aracılık” ancak Hıris­tiyanlarda bulunan bir vasıf, bir münafi hal ve bir çeşit şirktir. Onlar, “günah çıkarmak ancak bir rahip veya keşişin araya girmesiyle mümkündür” itikadını taşırlar. İslam dini tevhid-i mahz olduğu için, öylesi tavassutları şirk veya şirke giden bir yol sayar. Fakat Kur’an’ın

[119]    ayetinin işaretiyle, duaların Allah katında makbul olması husu­sunda, mukaddes şeyleri ve indallah mükerrem kulları ve bazı mübarek şeyleri ve salih amelleri, onun rızasını tahsil ve mü­barek şeyleri duasına delil ve vesile yapmak caizdir ve makbuldur ve vardır. Misal için, Peygamberimizin(asm)

[120]

duası bu meselemize en açık bir delildir.

Bu açık delillerin yanında, ehl-i sünnet ve’l-cemaatın bu husustaki görüşlerini son derece parlak bir tarzda dile getiren Bediüzzaman’ın şu izahıdır:

“İslamiyet Evliyalara, Nasraniyet Azizlerine

Tarz-ı Nazarlarını Mukayese

İslamiyet şiarı,

 

vesait ve esbabın hakiki tesirini kabul etmez.

Vasıtaya bakıyor

Bir nazar-ı “harfi” ile, akide-i tevhidi ona öyle göstermiş. Vazife-i teslimî onu öyle sevketmiş, mertebe-i tevekkül o der­sini veriyor.

İhlas-ı ubudiyyet ona öyle nur vermiş. Nasraniyet veriyor; vesaite, esbaba bir te’sir-i hakiki, hem onlara bakıyor;

Bir mânâ-yı ismiyle, zatında tesiri var zanneder de sapı­yor. Velediyet mezhebi, akide-i tevellüd öyle de gösteriyor.

Vazife-i ruhbânî, meslek-i ruhbaniyet onu öyle sevketmiş. Felsefe-i tabiî o dini mağlub etmiş, işine karışıyor.

Ona öyle ders vermiş. Hıristiyanlık, bir mânâ-yı ismiyle, kendi azizlerine, nazar eder bakıyor, lâmba-misal görüyor.

Bir fikre göre; lamba nuru güneşten almış, fakat temellük etmiş. Demek azizlerin her biri, onların nazarında menba-ı feyz oluyor. Bizzat birer maden-i nur, bu nazardan; bir şirkin tereşşuhu zahirdir. İslâm, velilerini, bir mânâ-yı harfiyle nazar edip görüyor. Müstazî (nurlanmış) bilir müstear âyine-misâl tanır, nûru güneşten gelir. Tabiatında yoktur; Şems-i Ezel ziya­sını alır da neşrediyor.            

Demek, enbiya ve evliyaya birer tecelli ma’kesi, birer fey­zin âyinesi, şehd-i şühûdun meksî, nazarıyla bakıyor. [121]

Ve başka bir parça:

 [122]

“Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye meşrebinden kat-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı ispat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder...” [123]

Şimdi, adı geçen kitaba bakıyoruz, kapağında, sağ üst kö­şede yedek ad yazılı. Ortasında da besmele, altında da, kısır, nakıs ve kesik bir tercüme. Bunun da altında:

[124]

Ayet-i kerimesi, altında da, basit bir tercüme yer alır. Meal değil, bu tercüme, hem yanlış, hem ilaveli, hem noksandır. Abdülaziz Bayındır’ın kafasına göre yaptığı tercüme şöyledir: “Bu bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki, ayetlerindeki ilişkiler ağını görsünler de içi temiz olanlar onu kafalarına yerleştirsinler.”

Bir de, salahiyetli, istikametli altı profesör ve doçentlerin heyet halinde hazırladıkları ve Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz tarafından bastırılan Kur’an’dan o ayetin mealini alalım: “(Resûlüm)! Sana bu mübarek Kitab’ı, âyetlerini dü­şünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”

İşte görüldüğü gibi, ayetin metninde olmayan, mealine de yansımasına imkan olmayan şu: “ayetlerindeki ilişkiler ağını” ve “içi temiz olanlar” gibi indi ilaveler yapmıştır.

Buna göre, şu muşağabeli zümre-yi vehhabiyyûn, kendile­rini “Kur’an” kelimesi gölgesinde göstermeye ve sözde Kur’ancı geçinmeye yeltenseler de, mahiyetleri saklanmaya­caktır. Çünkü bunlar maalesef bugün İslam aleminde iflas et­miş ve halen köh-nemiş bir echellik tablosu ve İslam büyükle­rine zımni düşman-lıkları icabı teşkil eyledikleri zahirî ve maddî ibarelere sığınan vehhabîlerin taklitçiliğini yapmakta­dırlar.

Şimdi adı geçen–sözüm ona–kitabın fihristine beraber ba­kalım:

1. Ölüden yardım isteyenlerle ilgili...

Yani, bunların nazarında–ki sapık bir vehhabîliktir–ölen bir insan, cesediyle ve ruhuyla birlikte ölür, onun artık ne Ber­zahta ne misalde hiçbir fonksiyonu kalmaz. Hatta belki ruh-ların bekasına da inanmazlar. Ruhların bakiliğinin kat’i hükmü ise, Kur’an’ın bin ayetinde vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mez-hebine göre, ruhların, bilhassa ibadet, zikir ve salih amel­lerle nurlanmış ruhların, dünya ile alakaları, irtibatları devam eder. Yani, şu beka-yı ervah hususunda mudtarib itikadlı kim­selerin anlayışları gibi değildir.

Acaba koskoca Sultan Muhammed Fatih Han Hazretleri­nin, “Himmet-i cünd-u ricalullah ile ehl-i küfrü serteser kahraylamaktir niyetim” sözü, size göre ey vehhabiciklerimiz(!) bir aracılık şirki midir?.. Yine Cenâb-ı Fatih’in, “Evliya u Enbiyaya istinadım var benim” sözünde, hayatta olanlar değil, vefat etmiş olanlar kasde-dilmiştir.

Evet, Hz. Fatih’in zamanında ve sonrasındaki Akşemseddin-ler, Molla Hüsrevler, Molla Güraniler vesaireler ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadı mucibince; Allah’ın evliyala­rına, kerametlerine ve manevî himmetlerine inanan ve kabul eden bu iki kanatlı müte-bahhirin ulema, sizin kör nazarınıza göre müşrik midirler?.. Müşrik kelimesini dillerinden düşür­meyen vehhabîler, hadis-i şerifin hükmü ile kendileri o gay­yaya düşüyorlar. Şu Abdulaziz’in de o kelimeyi menhus kita­bına ad yapması, o çirkin manayı andırıyor.

Abdülaziz Bayındır’ın “Bediüzzaman” Laka­bına Karşı Yaptığı Cahilane İtirazına Cevaplar

2. Said-i Nursi’ye yakıştırılan olağanüstü özellikler ve birlik makamında olduğu ve Bediüzzaman olduğu iddi­ası!...

Cevap: Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı binler müdakkik gözler önünde adım adım takip edilerek kaydedil­miş, kitaplaştırıl-mış ve umuma neşredilmiştir. Pek çok şahid ve müşahidlerin tasdikleri altında yapılmış tahkikatlarda, şek­siz ve mübalağasız görülmüştür ki, onun hayatı harikalarla doludur. Zeka, hafıza, anlayış, kavrayış ve idrakta–kendi as­rında–emsalsiz olduğu anlaşılmıştır.

Acaba “dâhî” dediğimiz mana, eskide zaman zaman bazı insanlarda hiç görülmemiş midir? İnkar mı ediliyor? Misal için, İbn-i Sina’ya, “dâhî” denilmesi boş bir laf mı? İslam flozofları ve mantıkçıları tarafından İbn-i Sina için, “Yüz dâhî derecesinde-dir” denmesinin bir anlamı yok mu? Keza tarihte Bediüzzaman-ı Hemadanî ve İbn-i Teymiye’ye “dâhî” ünvanı niçin verilmiş? Bu zatların sair insanlardan bir imtiyazlı fark­ları yoksa neden öyle denilmiş?

İşte, Bediüzzaman Hazretleri de yalnız maddi zeka ve ka­bili-yeti noktasından bakarsak, eskide gelmiş dâhîler gibi o da bir dâhîdir. Amma Bediüzzaman’ın bu dâhîlerden mümtaz bir farkı da vardır, o da Kur’an’ın gizli esrarına vukufiyeti, dinin bir çok tılsımlarını akıl ve ilim meydanında hal ve fasledici di­rayetidir.

Demek, ona Bediüzzaman ünvanını layık görüp veren binler-le ulema, fuzulî ve boş bir lakırdı etmiş değillerdir. Bediüzzaman’ın manası, zamanında vaziyeti, hâli, ilmi, kabili­yeti itibariyle garip, eşsiz demek olduğuna göre, bu sıfatları bizzat onda görmüş ulema ve özellikle ona bu ünvanı ilk ola­rak veren Hocası Mola Fethullah-ı Es’ardî, bir gerçeğe, gözler önünde cereyan eden bir hadiseye dayanarak vermişlerdir.

Amma ona, Hz. Üstad’a “Birlik makamında olduğu” diye yapılan atıfta, bir cahillik kokusu gelmektedir. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri, Kastamonu Lahikası isimli eserinde mealen şöyle diyor: “Gavs-ı Azam Hazret-i Şehy Abdülkadir-i Geylani(ks) de kutbiyet ve Gavsiyetle beraber ‘ferdiyet’ dahi bulunduğundan, ahir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ‘ferdiyet’ makamına mazharıdır.” [125]

Evet, “ferdiyet” terimi “birlik” anlamında değil “teklik”, “yektalık” manasındadır. Birliğin karşılığı vahdet gibi bir ke­limedir.

3. Alemlere rahmet olduğu iddiası...

Cevap: Bediüzzaman’ın âlim, fâzıl, muhakkik ve müdakkik bir talebesi merhum Hasan Feyzi Efendi yazdığı bir şiirinde;

Ey cilve-i rahmet-i alem Risale-i Nur

Ey numune-i rahmet-i alem Risale-i Nur

gibi tavsiflerle Risale-i Nur eserlerini medhetmiş. Yine onun gibi edip ve alim bir talebesi olan merhum Ahmed Feyzi de, benzeri bazı tavsifatta bulunmuştur. Vasıf ve atıflarda Ri­sale-i Nur denilmiştir. Elbette Risale-i Nur Kur’an-ı Kerim’in iman ve akideye bakan ayetlerinin en parlak, en nurlu, en kes­kin, hüccetli ve bürhanlı tefsiri olduğundan ve doğrudan Kur’an’ın malı olduğundan, re’sen, “Rahmetenli’l-Âlemîn” bile deseler, yanlış olmaz, günah olmaz. Zira, Risale-i Nur az üstte vasfı ve tarifi yapıldığı üzre, 1926’lardan şimdiye kadar Kur’an namına yaptığı irşad ve tenvirlerle milyonlarca insanı­mızın imanlarını kurtarmış, mü’min ve muvvahid eyleyip, hüsn-ü ahlak, güzel seciyeli insanlar haline getirmiştir. Şu göz önünde olan vaziyeti şeytan-ı lâin dahi inkar edemez. Öyle ise, bu vasıftaki bir Risale-i Nur ve gerçekleştirdiği irşad için: “Rahmetenli’l-Âleminin bir cilvesidir” denilse, hangi şer’i mahzuru var? Ve onun layıkı bir vasıf değil midir?

4. Darda kalanlara ve günahkarlara yardım ettiği id­diası?

Cevap: Bu bir iddia değil, hakikattır. Bediüzzaman Haz­retleri-nin hayatında görülmüş ve yüzlerce şahidin şahitliği ile sabit olmuş hakikat şudur: İtikadî bunalım geçiren, vesveseler ve ta-salar içinde çırpınan pek çok insanların imdadına Risale-i Nurlar yetiştiği gibi; o kendi şahsı ile de bu hakikatı hep gös­ter-miştir ki, en çok ziyaretine kabul ettiği biçare gençler, gü­nah içine batmış avereler iken, akıl ve kalpleri iman ve Kur’an hakikatleri ile olmuştur. Bunu belgeleyen yüzlerce örnekler var, Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizde görülebilir.

5. Kur’an’ı ve Allah’ın isimlerini kendi içinde taşıdığı iddiası?

Cevap: Şu tavsifte–direkt olarak–bir iddianın olduğunu ileri sürmek, yalan içinde bir iftiradır. Amma, bir çok şahitlerin şehadetiyle kat’iyyen sabittir ki, Bediüzzaman Hazretleri onbeş gün içinde Kur’an’ı hıfzına almış olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın birkaç isminin mazharı olduğunu da eserlerinde yazmış, kayıdlıdır.

6. En büyük mürşid ve müceddid olduğu ve mehdi ol­duğu iddiası...

Cevap: Bunlar kuru birer iddiadan ibaret şeyler değil, İs­lam aleminin her tarafındaki büyük alim, profesör ve üstadların tasdik mühürleri ile kesinlik kazanmıştır. Mısır Camiü’l-Ezher ve Mısır Aynü’ş-Şems Hocaları; Sudan, Yemen, Ürdün, Fas, Pakistan, Malezya, Endonezya Üniversite hocalarının bu ko­nuda yazdıkları kitaplarla, verdikleri konferanslarla müeyyeddir. Amma yerli vehhabî tilmizleri huffaş gibi gözle­rini bu hakikata karşı yumsalar, üstelik körü körüne cahilane dil uzatsalar, biz ne yapabiliriz ki?..

Geri kalan “vesvasi’l-hannas” üslubundaki vesveseleri için, evvelce yazdığımız cevaba havale diyor, yarın ruz-ı mah­şerde adalet-i İlâhiye önünde hesaplaşmaya bırakıyoruz.

Süleymaniye Vakıfçılarının bir itiraz ve taarruzu da “cifir ve ebced” mevzuunadır. Bu mesele hakkındaki vesveseli iti­razlara karşı cevabımız, Bediüzzaman Hazretlerinin Şua’lar eseri içinde yer alan “Birinci Şua’” bölümünün yirmidördüncü ayeti başında, “İzahtan evvel mühim bir ihtar” notudur.

Evet, cifir ve ebced vardır. Kur’an’da bu özel ilme işaret­ler olduğu gibi, hadis-i şeriflerde ise, sarih ifadeler vardır ve bunlar ispatlıdır. Hem peygamberimizden bu yana, İslam alimlerinden büyük bazı şahsiyetlerin hususi şekilde bu ilimle iştigal ettikleri olmuş ve ebced ve cifir bir istihrac aleti şek­linde kullanılmıştır. Buna karşı yapılan ve yapılmakta olan iti­raz, ancak bir cehilden, onun mahiyetine vukufiyetsizlikten gelmiş ve gelmektedir. Bu söylediklerim, tek-tek Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları eserimizin “Üçüncü Bölüm”ündedir. Bu bölüm, kitabın 925-995 sahifeleri arasındadır, görülebilir ve görülmektedir.

Üçüncü Bölümün Bir Zeyli

İsimsiz Bir Taarruza Karşı Cevap

İki sene evvel, şimdikilerin canibinden isimsiz bir saldı­rıya karşı yazdığımız bir yazıdır. Şimdi de aynı mihraktan ge­len karıştırıcı vesveselere de bir cevaptır.

Sinsi ve iftiralı taarruzlardan Nur müellifi hayatta iken ih-das edilmiş birçok numuneleri vardır. Biz yalnız birisinin öze­tini kaydettikten sonra, yani Nur müellifi dünyadan ayrılma­dığı yıllarda uygulanmış olan geniş planlı hadiseye özetle do­kunarak mevzua girmek istiyoruz.

Sene 1947’nin ikinci yarısı, Hz. Üstad Afyon-Emirdağ’da sürgün ve kalebenddir. Tek başına iki odalı ahşap bir evde ha­yat geçirmektedir. Zamanın Dahiliye Vekilinin direktifiyle, öl­dürül-mesi için iki-üç kez zehirler sinsi bir planla Üstad Haz­retlerine yutturulmuştur. [126] Daha sonra aynı senenin Kasım veya Aralık ayında, bedbaht bir memur, bedbahtın bedbahtı amirinden aldığı direktif ile bir iftiraname hazırlamış ve Emir­dağ’ında yaşayan insanlara (bir-iki kişi de olsa) imza ettirmeye çok çaba-lamış, lakin hiç kimseye iftiranameyi imzalattırama­mış, nihayet yırtıp çöpe atmaya mecbur kalmıştır. Bu hadise­nin detayına girmeyeceğiz. Ayrıca bunun özeti, Yirmialtıncı Lem’anın 15. Ricası’nda kayıtlıdır.

Ve en büyük kampanyalı iftira: Üstad dünyadan gittik­ten 3-4 yıl sonra, 27 Mayıs sonrası İ. İnönü Başbakanlığında kurdurulmuş hükümetin zamanında Diyanet İşleri Reis Mua­vinliğine getirilen emekli bir paşanın taht-ı nezaretinde teşek­kül eden bir heyetin uzun uzun düşünmeler neticesinde, zama­nın Ankara İlahiyat Fakültesinin öğretim üyelerinden bazıları­nın katılımıyla hazırlanıp uygulanan çok şeni’ ve asılsız plan hadisesidir. Bu plan 1964-65 yıllarında uygulandı. Bu hadise­nin de detayına girmeyeceğiz. Tafsilatını arzu edenlerin, Sebilürreşad dergisi sahibi merhum Eşref Edip Fergan’ın, olayı sıkıca ve derince araştırarak Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil adıyla kitaplaştırarak 1965’te yayınladığı esere bakmalarını tavsiye ederiz. Ayrıca 3 ciltlik Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabı, 3. cildi sonlarındaki “Zeyl” bölümüne de bakılabilir.

Hadisenin özeti şu: Sözde, Mısır’da vefat etmiş, Osmanlı devleti son Şeyhülislamı merhum Mustafa Sabri Efendi hayatta iken, Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı Risale-i Nur eserlerine karşı bir reddiye yazmış, hayatta iken neşretmemiş, vefatından sonra neşrini vasiyet etmiştir.

İşte 1964-65 yılında bu aslı faslı olmayan hayalî reddiye, adı var, aslı yok sahte isimli bir matbaada binler nüsha bastırı­larak Türkiye’nin bir çok dindar halkının adresine postalan­mıştır. Tabiî ki, aslı yalan, fasla yalan olan o mahut kitap, müf­sitlerin tasavvurlarının tam aksiyle Risale-i Nur’a karşı rağ­betleri kat kat uyandırmıştır. Her ne ise...

Ve Son Bir-İki Sene Zarfında Yayınlananlara Cevaplar

Sualli-cevaplı bir eda ile hazırlanmış, ancak suali de ce­vabı da aynı şahsın üslûbu olduğu anlaşılan yazı, bir vehhabî yobazlığı ve taklitçiliğiyle yazılmıştır. Aslında benzeri tentikli yazılara cevap vermek abestir. Eğer saf zihinlerin teşviş kazi­yesi olmasaydı ve Hazret-i Üstad’ın Emirdağ Lahikası I kita­bında kendini bildirmeden tenkit yazısını Üstad Hazretlerine yollayan meçhul şahsa, Hazret-i Üstad da cevap vermemiş ol­saydı, biz de cevap vermeye değer görmezdik.

İşte mezkur tenkit yazısında zırvalarından birkaç numune verdikten sonra, cevaplarımızı yazacağız:

1. Hazret-i Üstad Bediüzzaman Doğubayezid’de Şeyh Muhammed-i Celalî’nin medresesinde usulen yirmi senede tamam-lanabilen ilimleri üç ay zarfında bitirdiğine itiraz eder.

2. Bediüzzaman’ın görmüş olduğu rüyada Peygamberimizin (asm) ziyaretiyle müşerref olduğunda, ilim talebinde bulun­duğu, Peygamberimizin(asm) ise, kendisine “Ümmetinden sual sormamak şartıyla karşısında ilm-i Kur’an’ın ta’lim edileceğini” müjdelemesi meselesine itirazları olmuş. Ve Vehhabî meşre­bine uydurmaya çalıştığı bir sürü ayet meallerini getirerek, “Peygamber kimseye ilim veremez” demiş. Ve gösterilen rüya gerekçesini doğru bulmadıklarını yazmışlar ve bu inanç, “hal­kın hurafelere olan inancı cinsindendir” demişlerdir.

3. Bediüzzaman’ın 14 yaşında iken, medrese ilimlerini bi­tirmiş olduğuna itiraz ederek; “Çünkü bu, Tarihçe-i Hayatında, ‘15-16 yaşlarına kadar ma’lumatı sünûhat kabilindeydi’ ifade­siyle çatıştığını” ileri sürerek itirazları olmuş ve sünûhat ile ilim olmaz demişlerdir.

4. Hazret-i Üstad’ın Birinci Şua risalesinin Yirmidördüncü Ayetinin tahlilinde [127]    cümlesi münasebetiyle kaydet-miş ol­duğu açık ve bahir hakikate itiraz içinde iftiralı bir tahrif tar­zına çevirip: “Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile bir­likte bize iniyor” diye yazmış. Ve devamında, “Peygamberlik ve Risale-i Nur’un Kur’an’dan önemli olduğu” iddiası Hz. Üstad’a bedbahtça isnat edilmiş.

5. İmam-ı Ali’nin(ra) Celcelutiye Kasidesi’nde,  cümlesini şu müfteri-i meçhul kendi karanlıklı kafasına göre manalandırarak, “İmam-ı Ali Risale-i Nur’dan medet istemiş” diye zırvaladığı gibi, daha benzeri bir çok iftiralarda bulun­muş!..

6. Nurcuların Kur’an okumadıklarını, Kur’an’a ehemmi­yet vermediklerini, Kur’an yerine Risale-i Nurları okuduklarını yazmış!.. Yazmış ama, münafıkane iftira etmiş, kezzabane ya­lan söylemiş!..

1. Birinci iftira ve isnadının cevapları:

Hz. Üstad’ın hayatında görülmüş, bütün Şark vilayetleri şahitliğiyle, pek çok ulemanın tasdikiyle, tasdik imzalarıyla is­patlanmış, ondan dolayı Üstad’a başlangıçta halkça “Molla-i Meşhur”, daha sonraları da “Bediüzzaman” lakabı verilmesine sebep olmuş harika halidir. Yani, sarf ve nahiv gramerinden olan İzhar kitabından sonra üç ay içinde, dini ilimlerin temeli olan seksen kadar kitabı okuyup anlayarak bitirmesi hadisesi­dir. Bu üç aylık harika hadiseden sonra, iki sene kadar Doğu vilayetlerinin bir çoğunu dolaşarak, meşhur ulemanın ziyaret­lerini yapıp, şu nail olmuş olduğu mazhariyetin hakikat olup olmadığı hakkında kendini bir çok imtihanlardan geçirmiştir. Şark vilayetlerindeki en meşhur ve en seçkin alimlerin takdir ve tasdiklerini almıştır. Doğubayezid’de tahsilini bitirdiği sene, yaşları ondört olduğunda hiçbir şek ve şüphenin yeri yoktur. Şu iki senelik seyahatlerden sonra yaşları onbeşi geçince, bulüğ çağına geldiğinden mi, başka sebepten mi tam bilinme­yen bir nedenle eski sünûhatlı ve coşkulu zihni, bir tevakkuf devresi geçirmiştir. Yani, imtihanlarda kendisine tevcih edilen sorulara hemen ve derhal cevap vermesi hali bir derece kayıp oluvermiş. Bunun üzerine o da, Bitlis’te iki sene zarfında Vali Ömer Paşa’nın konağında ilm-i kelam, tefsir ve hadis gibi ulûm-ı âliye denilen maksud ilimlere dair kırk kadar metinleri hıfzeylemeye başlamıştır.

Daha sonra Bitlis’ten Van’a gittiğinde, Van Valisi Hasan Paşa, sonra Tahir Paşa’nın konağında kalırken, bir medrese açarak ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Aynı za­manda asrî ilim denilen kimya, astronomi, coğrafya vesaire gibi kitapları da okuyarak hıfzına almaya koyuldu.

Daha sonra, 1908 başlarında İstanbul’a gitti ve son derece meşhur, sabit ve garip olan “Her çeşit ilimden herkesin kendi­sinden sual sorabileceklerini, ama kendisinin sual sormayaca­ğını” ilan etti. [128] İki ay boyunca her çeşit ilimden sualler kendi­sine soruldu ve hepsine doğru cevaplar verdi. Bunun üzerine İstanbul uleması da onun “bediüzzamanlığını” kabul ve tasdik etti.

Ve 31 Mart Olayında kendisi de Divan-ı Harp mahkeme­sin-de muhakeme edilerek isticvab edildi. Gerek Divan-ı Harpte yaptığı kahramanane müdafaaları sırasında, gerekse Emraz-ı Akliye Hastanesi Baştabibi ile yaptığı konuşmada şu üç aylık tahsil hadisesi ve her çeşit suallere doğru cevaplar vermesi meselesini şöyle ifade etmektedir:

“… Şâz olarak istidâd-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip gitmiş. Nâs ibtida onlara cünun veya abes isnadından sonra, sihir veya harikaya hamletmişler. Birinci ve ikinci nok­tanın mabeyninde olan tezat, cinnetime hükmeden zevatın delil ve müddealarında olan tezada imadır. Zira ef ’alleriyle demiş­ler: Divanedir, çünkü her mesail-i müşkileye cevap veriyor. Böyle delil getiren delidir.”

Yine aynı yazısında: “Hem de İzhar’dan sonra, üç mah ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder: Ya hilaftır; halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir...”

Müellifin bu alenî, âşikâr ve tereddütsüz ifade ve beyan­ları Divan-ı Harb-i Orfi ve Said-i Kürdî eserinde kayıtlı olup bu eser, 1909 ve 1911’de iki defa tab’ edilip âleme yayınlan­mış ve bu eseri herkes görmüş, okumuş, hiç kimse itiraz et­memiştir. Demek ki hadise kat’idir, şeksizdir.

2. İkinci itirazına cevabımız:

Üstad Bediüzzaman Hazretleri “12-13 yaşlarında iken, babasının evinde görmüş olduğu rü’yada Peygamberimiz Haz­ret-i Muhammed’den(asm) ilim talebinde bulunduğuna...” dair olan olaya, son derece kaba, camid ve hissizcesine itirazına karşı ce-vabımız şudur:

Bediüzzamanın 1919’lardan başlayıp şimdiye kadar yazıla gelen bütün tarihçelerinde bu rü’ya olayı kayıtlıdır, kimse de itiraz etmemiştir. Rü’ya olayını kayıt eden tarihçeler, “Bediüzza-man’a ilmi Peygamber verdi” dememiştir. Sadece “Peygamberi-miz(asm) Kur’an ilminin verileceğinin müjdesini vermiştir.” şeklinde kaydetmişlerdir. Müjdelenen ilmi, elbetteki veren ancak Allah-tır. Hal böyle iken, soru ve cevap­ları (ifsad niyetiyle) hazırlayan şahıs, mesele hakkında Kur’an-ı Kerimin (mevzu ile hiç ilgisi olmayan) ayetlerinden tercümevari bazı mealleri fuzulice sıralamış, yani abesle iştigal etmiştir.

Ruhların bakiliğine inanmadığı anaşılan şahsın, yobaz bazı vehhabîler tarzında peygamberler ve evliyanın vefatlarıyla alakalarının ve izn-i İlâhiyle olan bazı tasarruflarının büsbütün kuruyup kesildiğine zahip olduğu anlaşılmaktadır.

Evet, peygamberliği ve delilleri olan mucizeleri, evliyaya da velilik ve kerametleri bahşeyleyen ve ulemaya hakikî haki­kat ilmini, sanat kâşiflerine buluş ilhamını veren elbetteki an­cak Allah’tır. Ve bu mu’cizeler veya kerametler, peygamberler ve evliyaların sadece maddî ve dünyevî cesetleri. ile alakalı değildir. Ruhları ve misalî olan manevî cesetleriyle de alaka­dardır. Bunun yanında Allah’tan gayrı kimsenin bilmediği gayb ilminin bazı köşelerini peygamberlerinden ihtiyar eyleyip seçtiği bazılarına bildirdiğini, Cin Suresi 27-28. ayet-i kerime­leri haber vermekte-dir. Demek ki, Peygambere(asm) Allah’ın bahşeylediği harika mu’cizeler gibi, gaybın bazı kısımlarına ıttılaı da i’ta eylediği vakidir. Ve özellikle Peygamberimi­zin(asm) izinden şaşmadan yürüyen büyük ruhlu bazı evliyasına da mu’cizelerin bir çeşit delilleri olan “keramet”in ina’mlarından nasip ettiği kat’idir.

Kaldı ki, rü’ya aleminde görülen vakı’alardan bazılarının şehadet alemi ile de yakın alakası vardır. Hz. Yusuf Aleyhissela-mın rü’yaları tabir etme ve te’vil marifetine maz­hariyetiyle rü’yalar, şahısların hal ve vaziyetine göre değişik­liklerinden gayrı, boş manasız ve te’vilsiz bir olay değildir. Bi­naenaleyh rü’ya aleminde görülen hadiseler, şehadet alemi olan uyanık halinin ölçüleri ile ölçülemez. Rü’yada insan, ba­zen bir saat içerisinde gördüğü işler, konuştuğu sözler, uyanık aleminde onları belki bir senede de yapamaz, bitiremez.

Bu hakikata binaen, farz-ı muhal olarak diyelim: Bediüzzaman Hazretleri rü’yada Resulullah Efendimizin Kur’an ilminden ders almak suretiyle öğrenim yaptı. Rü’ya alemi bir nevi ruh alemi olduğu için, o alemde bir-iki saat zar­fında elde edilen ilim, öğrenilen dersler, uyanık aleminin belki birkaç senesini içine almış olabildiği için, Resulullah Efendi­miz Bediüzzaman’a Kur’an ilmini ders vermiştir denilse, vehhabî yobazlarından gayrı ehl-i sünnetin bütün ulemasınca kabul edilen bir keyfiyettir. Hem “nübüvvetin 40 cüzünden bir cüzü rüya ile hasıl olmuştur.” hadis-i sahih ve şerifi de, rüyada bazı hakikatların inkişafları olabileceğine bir te’yiddir.

3. Mu’terizin üçüncü maddedeki fuzûli itirazına ceva­bımız:

İşte o da: Bediüzzaman’ın mübarek yaşları henüz ondörde ulaşmış iken, Doğubayezid’de Şeyh Muhammed-i Celalî Haz-retlerinin medresesinde üç ay zarfında medresede okutulan tüm dinî ilimleri içeren metinleri okuyup bitirdiği için, hocası med-rese ilmini bitiren Bediüzzaman’a sarık-cübbe giydirerek değil, müntehî olduğunu belgeleyen icâzetnâmesini yazıp vermiş­tir. [129] Bu hadise ise hicri 1309, rumi 1308 senesinde olmuştur. Hz. Üstad’ın doğumu rumi 1293 olduğuna göre icazeti aldığı gün, yaşı tam ondördü doldurmuştur.

13   Zümer Suresi, 1.

Şu maddedeki tenkit ve itirazların cevapları kısmen birinci maddenin cevabı içerisinde verilmiş olduğundan oraya havale edildi.

4. Dördüncü madde ve cevabımız:

Hazret-i Üstad’ın, Birinci Şua risalesinin Yirmidördüncü Ayeti’nin tahlili münasebetiyle yazdığı ek izahta yer alan; iti­razcının demagojilerle başka ve muharref bir şekle soktuğu ve öylece itirazlarına serrişte etmiş olduğu ibarenin aslını aynen yazıyorum:

“Üçüncü Nokta: Risale-i Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan, bu üç ayetin (Yani, Zümer, Casiye, Ahkaf surelerindeki üç ayet) ahirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmi beşinci ayet dahi Rahman ve Rahîm ile bağ­lanmaları münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki     cümlesinin sarih bir manası Asr-ı Saadette vahy suretiyle Kitab-ı Mübinin nüzulü ol­duğu gibi; mana-yi işarisiyle de, her asırda Kitab-ı Mübinin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarikıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzûl ediyor diyerek, şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını cenah-ı himayetine ve daire-i harimine bir hu­susi iltifat ile alıyor.” [130]

Şimdi gelin bakın ki; kasıtlı olan tahrifçi demagojisiyle ya da basiretsiz cehliyle Hazret-i Üstad’ın ifadesini, yazısının üstteki aslını bozarak veriyor. Onunkinin aynısını alıyorum:

“Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte iniyor.” deyip, dipnotta da aynı metni veriyor ise de, kırparak veriyor. Yani metindeki [131]   ayetini tam vermeden ve arkasını da getir­meden veriyor.

Yazısının ikinci sahifesindeki metin kısmı şöyle devam ediyor: “Bu sözün açık anlamı Asr-ı Saadette Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi, her asırda o Kur’an’ın arşdaki yerinden ve manevi mu’cizesinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor.”

Bu cümlesinin altında da şöyle bir yorum getirmiş:

“Yani Risale-i Nur, Kur’an’ın indirildiği yerden vahy su­retiyle inmesi gibi inerek, Kur’anın gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor.”

İşte gelin bakın ki, Hz. Üstad Bediüzzaman’ın sarih ve açık ifadesinin devamı ve kastettiği meramı ve Kur’an’ın işarî mana-sındaki maksadı ne olduğu iki sahife sonra gelen tahlil kısmında olduğu halde, o, oralara bakmayıp, kendi reyiyle, alakası olmayan yorumlarla, amma kasdî bir ifsad niyetiyle yo­rumlamıştır. Hz. Üstad’ın o sahifedeki ifadesi mealiyle şöyle­dir:

 ayet cümlesi harflerinin ebcedî değerine göre sayısının toplamı 1342 ederek, (miladi 1926) Risale-i Nur’un büyük ve nurlu ri­salelerinden Mu’cizat-ı Ahmediye ve Mu’cizat-ı Kur’aniye isimlerinde olan iki risale, bu tarihten az sonra te’lif edilip ya­yınlanmaları tarihi olduğunu ve ayet cümlesinden yalnız 

 

kelamı 951 ederek, Risaletü’n-Nur’un ebcedî makamı olan 948’e üç farkla te­vafuk etmektedir. Bu üç farkın sırrı ise, Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünûhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.” [132]

İşte Bediüzzaman’ın,

cümlesinin sarih bir manası Asr-ı Saadette vahy suretiyle Kitab-ı Mübinin nüzulu olduğu gibi, mana-yı işarisiyle de her asırda o Kitab-ı Mübinin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarikiyle gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor…” ifadesinin ne olduğu gayet açık ve net olarak ortadadır.

Amma gel görelim ki; şu tahrifçi şahıs, “el-Hannas” gibi saf zihinlere şüphe verdirmek gayesiyle, Üstad’ın bu ifadesini alakası olmayan sözlerle manalandırıyor. Evet bu şahs-ı müfte­rinin üç paragraf üstte kayıtlı olan muzlim yorumundaki, “Kur’an’ın indi-ği yerden Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek…” tarzında olan kerih, rezil ifadeleriyle Hz. Üstad’ın ifadesi arasında hiçbir münasebet ve alaka yoktur.

Hz.Üstad’ın üstteki ifadesinen evvelki olan ifadesi şunu söylüyor:

 “

cümlesi evvela ve bizzat ve hiç şüphesiz Asr-ı Saadette vahy suretiyle nazil olan Kur’an’a bakar. Fakat işarî manasıyla da her asırda o Kitab-ı Mübinin arşlı olan mertebesinden ve manaya bakan mu’cizeliğinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli hakikatleri [133] ve hakikatlerinin bürhanları (hüccet ve delilleri) iniyor, nüzul ediyor” diyor. “İnme ve nüzûl etme Kur’an’ın arşa mensup olan mertebesindendir.” diye gayet açık ve en gabi insanların da rahatlıkla anlayacağı bir ifadeyle söylüyor. Münekkidin iftiraen kaydetmiş olduğu “Risale-i Nur Kur’an’ın indiği yer­den, Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek...” şeklinde bir şey söylemiyor. Ve Hz. Üstad’ın ifadesi böylesi bir herzelemek-ten uzaktır, müberradır. Veyl, binler veyl, cehlin, fitnekarlığın anlayışına!..

5. Ve beşinci tezvirine karşı cevabımız:

Şahs-ı müfterinin dördüncü maddedeki kabih bühtanında olduğu gibi, buradaki tezvirkâr iddiası da yalanın yalanı, iftira­nın iftirasıdır ki demiş: “Nurcular Kur’an okumuyor, ona ehemmiyet vermiyor. Kur’an yerine Risale-i Nur okuyorlar.” diye öyle fahiş, öyle rezil bir iftira etmiş ki, şeytan-ı lâin dahi bundan utanır.

Biz bu iftiranın cevabı olarak 1930’larda vaki olmuş ben­zeri münafıkane bir iftiraya karşı Hz. Üstad’ın, planı çevirenle­rin ağızlarına taşla vururcasına olan celalli cevabını bu ma­kamda kaydetmek istiyoruz.

Yirmidokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmının İkinci Me­selesinden:

“Sözler namındaki yazılan risaleler, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyanın bir nevi tefsir-i hakikisi olduğu ve o tefsirin te’lifinde merci’ ve me’haz ve hakiki üstad ve tam rehber sırf âyât-ı Kur’aniye olduğu; ve fakir ve aciz bu müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu; ve doğrudan doğruya o risaleler Kur’an’ın hakaikı ve o hakaikin bürhanları olduğu ve Kur’an’ın elinde bir kılınç hükmünde olarak, o kal’a-i kudsiyeye gelen tehacüme karşı davranan ve manen Kur’an’ın manası ve layenfek ondan gelmiş manevi bir cüz’ü olduğunu; ve bütün kuvvet-leriyle o Kur’an’a bakar ve işaret ederler. Ve onu hedef ittihaz ederler. Ve ayatından gelen sünûhat ve ilhamat olduğunu ve müellifinin ihtiyar ve iktidarının pek fev­kinde bir tarzda olduklarını mükerreren ispat edip beyan etti­ğimiz halde; Kur’an namına ve Kur’an hesabına rekabetkârane bunlara (Risale-i Nur’a) bakmak ve onlardaki i’caz-ı Kur’an’dan in’ikas eden cilvelerini Kur’an’ın hakiki i’caziyle muvazene etmek ve rekabetkârane onların sukûtunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek, elbette Kur’an’a sadakat değildir. Çünkü Kur’an’ın elindeki kılıncı Kur’an’a çevirmek ve Kur’an’ın sadık hizmetkarını Kur’an’a karşı mübareze va­ziyetini vermek; ve Kur’an’dan gelen ve Kur’an’ın nurundan ve mizan-ı i’cazında bulunan nurlarını Kur’an’a karşı muva­zene etmek, elbette bir hıyanettir ve bir cinayettir.” [134]

Evet, bence Hz. Üstad’ın bu cevabı ve onun devamı, bütün fitnecilerin, desisecilerin ya da dini bilmeyen yobazların, yalan dolan dedikodularına karşı kafi ve vafi bir cevaptır. Başka bir şey yazmaya da gerek yoktur. Fakat bir tetimme nevinden ola­rak şu hakikatı da ehl-i insafın nazarına arzetmek isteriz ki; Türkiye’de Kur’an’ı en çok okuyan ve ona en çok hürmet eden Risale-i Nur talebeleri olan NURCU’lardır. Bu hakikatın şahit ve delili; Türkiye’nin her tarafında, her kasaba ve köyünde binlercesi bulunan Nur dershanelerinde her zaman, özellikle üç aylarda okunan Kur’an’dır. Her gün her bir nurcu Kur’an’dan bir cüz’ okumak suretiyle (amma hassaten üç aylarda) hergün Türkiye genelinde onbinlerce hatim indirilmektedir. İçinde bulunduğum Urfa’nın birkaç cemaatinden biri olan “Zehraiye” Camiine gelen cemaat (evet yalnız bu cemaat olarak) hassaten üç aylarda hergün dört-beş hatimle beraber, Mevlid, Regâib, Mi’rac, Berat ve Kadir gecelerinin her birinde en az dörder-be­şer hatm-i Kur’an yapılır. İşte buna göre, Risale-i Nur talebe­leri kadar Kur’an’ı okuyan hiçbir cemaat yoktur. Varsa göste­rilsin.

6. Ve biçare şahsın altıncı [135] sehvine karşı cevabımız:

Düzmeceli cehalet-perver itirazcının bir tenkidi de, İmam-ı Ali(ra) Celcelutiye kasidesindeki münacatına Hz. Üstad’ın bunu şerh ederek içindeki sırlarını ve işarî manalarını izhar et­mesine son derece cahilane ve camidane itirazlarıdır. Bakalım, Hz. Bediüzzaman bu mevzuda ne demiş görelim. Daha sonra mu’terizin fuzuliyane tenkitlerine gelelim. İşte Hz. Üstad’ın Kastamonu’da 1939’larda yazdığı Sekizinci Şua risalesinde; kelimelerin çoğu Süryanîce olan ve bazı Kur’an surelerinin isimleri ve bir kısım ayetlerin şefaatleriyle yapılan niyaz ve münâcatlarından ibaret olan İmam-ı Ali’nin Celcelutiye kasi­desini ele almış, kasidedeki  ’den başlayan sureler ismini ta­dat ettiği yerden devam edip giden tarz-ı ifadesinden ve bu ifa­delerin telmihatından olan ve müstetbeatu’t-terakib ve maarîzu’l-kelam denilen o kelamın gizli bölmelerinden anla­şılan manalarla, Risale-i Nur’un te’lif tarzına ve sırasına işaret ettiğini ehline ispat ederek yazmış. Ve 57 seneden beri bu ri­sale ile beraber benzeri sair risaleler herkesin, bilhassa Diyanet İşleri Başkanlığındaki bir çok hocaların eline geçtikleri halde, hiç kimse itiraz edememiş, mahkemelerden de beraat kazan­mışlardır. Hz. Üstad bu risaleden evvel, Isparta’nın Barla nahi­yesinde 1933’lerde yazmış olduğu Yirmisekizinci Lem’anın birinci bölümünde Celcelutiye kasidesindeki esrarı ve ebcedî, cifrî ve riyazî işaretlerini fevkalade ilmî bir meharetle kayde­dip yazdığı için, bu Sekizinci Şua’da Celcelutiye’yi bir başka uslupla ele almış ve gizli esrarını şerh eden risaleyi te’lif et­miştir.

İşte biz Sekizinci Şua’daki mevzu ile alakalı bir paragrafı kaydedecek ve sonra mu’teriz ağaya döneceğiz.

Evet    cümlesi (Arabî Yirmidokuzuncu Lem’a’ya da baktığını ispat etmiş) “… Sair işaratın karinesiyle hem Mektubat’tan sonra Lem’alar’a, başka bir tarz-ı ibare ile ima ederek Lem’alar’ın en parlağının te’lifi dehşetli bir zamanda ve hapis ve idamdan [136] kurtulmak ve emniyet ve selamet bulmak için mana-yı mecazî ve mana-yı işariyle Hazret-i Ali(ra) kendi lisanını büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek

    Yani ‘Ya Rab beni kurtar, eman ver’ diye dua etme­siyle…” [137]

Ayrıca Sekizinci Şua risalesinin te’lifinden sonra 1943’te Denizli hapis hadisesi, Yedinci Şua olan Ayetü’l-Kübra’nın gizli tab’ı zahirî sebep olduğu için, onun başına koyduğu bir ta’rif yazısının dipnotunda da İmam-ı Ali’nin bu duasının bir kerame-tini kaydetmiştir. Dipnot aynen şöyledir: “Evet İmam-ı Ali(ra) Ayetü’l-Kübra hakkında verdiği haberi Denizli hadisesi tasdik etti. Çünkü bu risalenin gizli tab’ı hapsimize bir vesile oldu. Ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, be­raat ve necatımıza ehemmiyetli bir sebep oldu. Ve İmam-ı Ali’nin(ra) keramet-i gaybiyesini körlere de gösterdi ve hakkı­mızdaki duasının kabulünü isbat etti.” [138]

Elhasıl: Bu mevzularda hak, adalet ve hakikat adına araş­tırma yapmak isteyen bir insana, Yirmisekizinci Lem’a ile Se­kizinci Şua risalelerini tamamen okumak şart ve lazımdır. Ta ki, Hz. Üstad’ın, “İmam-ı Ali’nin verdiği haber...” veya “İmam-ı Ali’nin tesmiyesiyle...” vesaire gibi ifadelerinin ne olduğu anlaşılabilsin. Yoksa mu’terizin –“adını İmam-ı Ali’nin verdiği”, “İmam-ı Ali’nin şefaat dilediği” ve “Risale-i Nur’un kurtarıcılık yaptığı” gibi iftiralı yorum ve kezzabane tahrifkar sözlerinin elbette cehennemi boylattı-racağı muhakkaktır.

Bu makamda ben “vesvasi’l-hannas” görevini yapan şu biçare şahsa çağrıda bulunarak diyorum ki: Gel, şu kötü bir ta­vır olan perde arkasından çık! Merdane er meydanına gel! Kur’an ve din-i İslam aşkı adına ve Hakka hizmet namına, bir televizyonda veya geniş bir salonda karşılıklı olarak bu mese­lenin müzakeresini, münakaşasını yapalım, herkes veya en azından bir cemaat dinlesin, kararını versin, hak da meydana çıksın. Haydi göreyim seni!..


[1] Yapılmış bu münâfıkane iftiralardan birisi, 1947’de Emirdağ’da, yukarıdaki amirinden aldığı direktiflerle bir kaymakamın eliyle oldu. Bir nümunesi de, 27 Mayıs sonrasında CHP iktidarı döneminde Diyanet Reisliği Muavinliği’ne getirilen emekli bir generalin marifetiyle tezgahlandı. Ama neticede müfteriler hüsrana uğradılar. Rahmetli Eşref Edip Fergan onların müfteri foyalarını bir kitapla gün yüzüne çıkarttı. O kitabı yeniden yayınlamak niyetindeyiz.

[2] Ahmâka verilecek cevap sukûttur; yani susmaktır.

[3] Bediüzzaman Said-i Nursî, Mektubat, “1. Mektup”, Envar Neşriyat, İstanbul 2005, s. 6.

[4] Mektubat, “15. Mektup”, s. 57.

[5] Bediüzzaman Said-i Nursî, Şualar, “Beşinci Şua”, Envar Neşriyat, İstanbul 2004, s. 587.

[6] Mektubat, “29. Mektup”, ss. 435-437.

[7] Bediüzzaman Said-i Nursî, Lem’alar, İstanbul 2005, s. 120.

[8] Âsâr-ı Bediiyye, s. 140 ve 540.

[9] Bediüzzaman Said-i Nursî, Mütercim: Abdülkadir Badıllı, Mesnevî-i Nuriye, İstanbul 1998, s. 194.

[10] Berzenci, El-İşa’a li-Eşrati’s-Saah, s. 112.

[11] Bediüzzaman Said-i Nursi, Lem’alar, Envar Neşriyat, İstanbul 2005, s. 151.

[12] Kastamonu Lâhikası, s. 247.

[13] A.g.e., s. 159

[14] Bu rivayetin kaynakları için bkz.: Abdülkadir Badıllı, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları, Envar Neşriyat, İstanbul 1992, s. 24.

[15] Kastamonu Lâhikası, ss. 81-82.

[16] Buradaki “masum” ifadesinden murad, Hıristiyan oldukları için onbeş yaş altında masum çocukları gibi bir masumiyet değil, belki harb olayında herhangi bir tasarrufları, müdahaleleri olmayan ve ondan habersiz ve bigünah demektir. (A.B.)

[17] Kastamonu Lâhikası, ss. 81-82

[18] A.g.e., s. 111.

[19] Âsâr-ı Bediiyye, “Tulûat”, s. 100.

[20] Bediüzzaman Said-i Nursî, Sözler, “Lemaat”, İstanbul 2005, s. 703.

[21] Âsâr-ı Bediiyye, s. 666.

[22] Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağ Lâhikası-2, İstanbul 2004, s. 42.

[23] Emirdağ Lâhikası-2, s. 72.

[24] A.g.e., s. 208.

[25] A.g.e., s. 208.

[26] A.g.e., s. 102.

[27] Âsâr-ı Bediiyye, “Rumuz”, s. 82.; Necm Suresi, 39; Tevbe Suresi, 34.

[28] Bu bahsin tamamı için bkz.: Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul 1998, Genişletilmiş 2. Baskı, C.3, ss. 1920-1922.

[29] Emirdağ Lâhikası, s. 62.; Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 3, s. 2042.

[30] Şu ahirki hadisenin izahatı için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C. 3, s. 1837.

[31] Âl-i İmran Suresi, 64.

[32] Emirdağ Lâhikası, s.75

[33] Geniş bilgi için bkz.: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s. 298-300.

[34] Âsâr-ı Bediiyye, s. 140 ve 540.

[35] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 487.

[36] Âsâr-ı Bediiyye, s. 103-104.

[37] Edirnekapı Camii.

[38] Âsâr-ı Bediiyye, s. 105.

[39] “Senin Rabbinin askerlerini (çeşit ve sayılarını) yine ancak o bilir.” (Müddessir Suresi, 31).

[40] Âsâr-ı Bediiyye, s. 83.

[41] Bazı kaynaklar o zatın Ferik Ahmet Muhtar Paşa olduğunu söylerler.

[42] “Şeytana tabi’ olup arkasından yürüyerek gitmeyin!” (Bakara Suresi, 168, 208; En’am Suresi, 127).

[43] Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşında müttefiki olan Almanları kasdediyor.

[44] Yani, başıbozuk kimselerdir.

[45] Yani: Halifelik makamının ve halifenin arzu ve tercihi benden yana çıktı.

[46] Yani birbirine zıdlık içine girdiği zaman.

[47] “Demek mükrehtir.” Yani istemeyerek, kerhen yapıyor. Bu cümle, bölümün ba-şında zikrettiğimiz Sultan M. Vahidüddin Hazretlerinin izdiraren, zahir vaziyette İngilizden yana gibi görünmesi halini te’kid etmektedir. — A.B.

* Yani, şimdi bu halde halifeye itaat etmek, bir itaatsizliktir.

[48] Âsâr-ı Bediiyye, ss. 112-114.

[49] Âsâr-ı Bediiyye, s. 115.

[50] Âl-i İmrân Suresi, 200.

[51] Âsâr-ı Bediiyye, “Lemeât”, s. 608.

[52] Mektûbat, “Onaltıncı Mektup”, s. 75.

[53] 1919-1920 yılları.

[54] 1909 yılı başlarında.

[55] 19 Kasım 1922’de.

[56] Cumhuriyetin ilk Millet Meclisi’ndeki–Birinci Meclis–mebusları.

[57] Bediüzzaman Said-i Nursi, Lem’alar (Osmanlıca), Sözler Yayınevi, İstanbul 1995, ss. 509-510.

[58] Aynı eser, s. 804. 

[59] İstanbul’u işgal eden İngiliz Başkumandanı Loytenat General H. F. M. Wilson’dur.

[60] Şua’lar, s. 448.

Hz. Üstad’ın bu hakikatli sözleri, TBMM Zabıt Ceridesi’nde kayıtlıdır. Yani Meclis’in günlük tutanak gazetesinde eski harfle yazılıdır. Bu belgenin klişesi Mufassal Tarihçe-i Hayat isimli eserimizin birinci cildinin 538. sayfasında mevcuttur.

[61] Şualar, s. 539.

[62] Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 535. Bu mektubun başı ve sonu Sözler Yayınevi tarafından yayınlanan şu eserdedir: Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayatı, Sözler Yayınevi, İstanbul 1995, s. 528. Merhum Osman Nuri Efendi’nin bu mektubu Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ında yayınladığı zaman, kendisi hayatta idi ve bunu gördü. —A.B.

[63] Üstad Hazretlerine yazdığı mektubunda sözünü ettiği meşveret...

[64] Bu tarih Hicri takvime göredir.

[65] Zübeyir Gündüzalp, Not Defteri, s. 87.; Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 536.

[66] Bu zât, İstanbul’da İngilizlere karşı Eşref Edip’le beraber Hutuvat-ı Sitte’yi dağıtanlardandır.

[67] Eşref Edip, Risale-i Nur Müellifi, s. 42.

[68] Bu belge ve diğer vesikalar, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, ss. 537-540’tadır.

[69] Medresetüzzehra Üniversitesi için BMM’nden çıkan kanun metni için bakınız: Mufassal Tarihçe-i Hayat, ss. 563-570.

[70] Yeni Mesaj, 28.4.2005, 6.5.2005.

[71] Belgeler, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 503’tedir.

[72] Âsâr-ı Bediiyye, “İşârât”, s. 94. Dua cümlesinin manası: “Allah’ım! Kavgamızı içimizde birbirimize karşı kılma. Bizi dahilî mücadeleye sürükleme!..”

[73] İkdam’da yayınlanan protesto yazısı için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 517, klişesi s. 519.)

[74] Kemal Gurulkan, Köprü, “İslâm’ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Teâli-i İslâm’a”, Güz 2000, Sayı: 72, s. 16.

[75] Gurulkan, a.g.m., s. 5.

[76] Bursalı Mehmet Tahir, Cemiyet-i Müderrisin, Nizamnâme-i Esasisi, Beyannâme, Evkaf-ı İslâmiye Matbaası, İstanbul 1337’den aktaran, Gurulkan, a.g.m.

[77] Bkz.: İkdâm, 25 Teşrinisânî 1335, nu: 8185

[78] Ayrıca bkz.: Sebilürreşad, C. 18, Sayı: 453, s. 133.

[79] Teâli-i İslâm Cemiyeti kurucuları ve azalarının her birisi büyük din alimi; en az şimdiki bir kaç profesörler kadar din ve dünya bilgisine sahip insanlardır. Fazla yer işgal etmesin diye ünvan ve vazifelerinden bahsetmedik.

[80] Bkz.: Gurulkan, a.g.m.

[81] Bir nüshada “Ol kafir-i” şeklinde geçmektedir. Burada “kâfir”den kasıt, hakikati saklayan, gömen manasındadır.

[82] Kastamonu Lâhikası, s. 111.

[83] A.g.e., s. 111.

[84] Herhalde İncil’de diyecektir, insafsız yazar.

[85] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.

[86] Bakara Suresi, 97.

[87] Bediüzzaman Said-i Nursi, İşaratü’l-İ’caz, Mütercim: Abdülkadir Badıllı, İttihad Yayıncılık, İstanbul 2004, ss. 107-108.

[88] Âl-i İmran Suresi, 65.

[89] el-Menar, C. 1, ss. 113.

[90] Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebîr, C. 1, s. 31.

[91] el-Alusî, Tefsir-i Ruhu’l-Maanî, C. 1, s. 119.

[92] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.

[93] Lem’alar, s. 104.

[94] Şu söylediklerimin belgeleri, klişeleriyle birlikte eserimiz olan Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, ss. 410-441 ve 448-449’dadır.

[95] Şu rezil ve utanmazlık örneği laflara cevap vermeye hiç değmezken, ibret-i alem için bu güruhun tiynet ve mahiyetleri daha iyi anlaşılsın diye, kaydediyorum.

[96] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.

[97] Bediüzzaman Said-i Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul 1995, s. 445-446.

[98] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Şehitlik”, Yeni Mesaj, 3.2.2006.

[99] Muharrem Bayraktar, “Nurculuktaki Hıristiyan Muhabbetinin Kökeni”, Yeni Mesaj, 1.2.2006.

[100] Muharrem Bayraktar, “Vatan, İman ve Said-i Nursi”, Yeni Mesaj, 5.23.2005.

[101] Emin Koç, “Hıristiyan Nur Talebeleri”, Yeni Mesaj, 21.12.2005.

[102] Emin Koç, “ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları”, Yeni Mesaj, 17.12.2005.

[103] Emin Koç, a.g.m.

[104] Lem’alar, ss-273-274.

[105] Hayreddin Zergeli, el-Alam, C. 8, s. 269.

[106] Kastamonu Lahikası, s. 45 ve pekçok yayınevi tarafından basılan kitabın diğer nüshalarında da böyle bir ifade yoktur.

[107] Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye, s. 186.

[108] Bu belgeler Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizin 1. cildinin 168. sayfasındadır.

[109] Abdülmecid, Hatıra Defteri (eyazma), s. 6 ve Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 191.

[110] Şark ve Kürdistan, Sayı: 1, 19 Teşrin-i Sani 1324-3 Aralık 1908. Bu gazeteyi çıkaranlardan birisi Hersekli’dir. Me’hazlar için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 540-560, 567-569.

(HAŞİYE) İşte o kıyaslar: Mânviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de fünûn-ı cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-ı diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünûn-ı cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de, selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasit kıyaslardır.

— (Biraderi Ebû Lâşey) Abdülmecid

[111]Parantez içindeki kelime müellifi tarafından sonraki baskılarda eklenmiştir. —A.B.

[112]Parantez içindeki cümle bilahare müellifi tarafından eklenmiştir. — A.B.

[113] Belki elli seneden beri. — Müellif.

(HAŞİYE) Şu Medresetü’z-Zehra’ya dair mebahisi, (Hürriyetin üçüncü senesinde)* nutuk suretiyle Bitlis’te, Van’da, Diyarbekir’de daha bir çok yerlerde ahaliye ders verdim. Umumen dediler “Hakikattır, hem mümkündür”. Demek diyebilirim ki, ben onların tercümanıyım bu mes’elede!..”

  Müellif

* Parantez içindeki cümle bilahare müellifi tarafından eklenmiştir. — Nâşir

[114]

[115] Yani Türk Eli dergisinin uydurmasyonu gibi, herzeleri bir uydurmadan ibaret olduğu anlaşılmıştır.

[116] Belgeler için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, ss. 306-307

[117] Abdülmecid, Hatıra Defteri (elyazma), s. 17.

[118] Abdülmecid, Hatıra Defteri (eyazma), s. 19.