| Güneş Üflemekle Sönmez |
|
|
|
| Yazan Dr. Abdülkadir Badıllı | |
| Wednesday, 31 January 2007 | |
|
Nur'un muterizlerine müskit bir cevap ve ehl-i hakikat için ibretli bir ders-i savap...
Güneş Üflemekle Sönmez Risale-i Nur Talebeleri Adına Abdülkadir Badıllı İstanbul / 2006
Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin Hıristiyanlık Alemine Bakış Açısı Hz. İsa’nın Nüzûlü ve Hıristiyanlık İslamiyetle Hıristiyanlığın Mukayesesi Müslümanlarla Ehl-i Kitap İttifak Edebilir mi? Hıristiyan Dindar Ruhanileri Hakkında Geniş Bilgi Demokratlara Büyük Bir Hakikatı İhtar: (Üç Büyük Zararlı Cereyan) Yüksekten Bakmak İsteyen Dessas Bir Papaza Cevap İngiltere’nin İslâmiyete Karşı Düşmanlığı Ve Ek Bir Mevzu Hazret-i Üstad Kuva-yı Milliyeyi Bütün Gücüyle Destekledi Kuva-yı Milliye Aleyhinde Yazılan Fetvaya Cevabı İngilizler Aleyhine Yazdığı Hutuvat-ı Sitte Eseri Yeni Eserleri Risale-i Nur’da Bu Mevzu’ Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri Yeni Mesaj’ın Birinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları Üstad Bediüzzaman 1918’den İtibaren Siyasi Hiçbir Cemiyete Girmedi Cemiyet-i Müderrisin ve Teâli-i İslâm Cemiyetinin Gerçek Mahiyeti ve Üyelerinin Kimliği Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin Bildirisi Yeni Mesaj’ın İkinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları Yeni Mesaj’ın Üçüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevapları Yeni Mesaj’ın Dördüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevapları Yeni Mesaj’ın Beşinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları Yeni Mesaj’ın Altıncı İftiralı Vesvesesi ve Cevapları Yeni Mesaj’ın Yedinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları Ve Aytunç Altındal’ın Yalanlı İftiralarına Cevaplar Türkeli Dergisinin Uydurma ve Garazlı İddialarına Cevaplar Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamid’le Görüşmedi Merhum Sultan Abdülhamid’in Bastırdığı Kürtçe Lügât Bediüzzaman’ın Kardeşi Molla Abdülmecid’in Hatıra Defterinden Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid’in Mabeyn Paşalarına Sunduğu Dilekçesi Süleymaniye Vakfı ve Abdülaziz Bayındır’ın Garazlı İddialarına Susturucu Cevaplar Kur’an Işığında (!) Aracılık ve Şirk Adlı Mahud Kitap Abdülaziz Bayındır’ın “Bediüzzaman” Lakabına Karşı Yaptığı Cahilane İtirazına Cevaplar İsimsiz Bir Taarruza Karşı Cevap Ve Son Bir-İki Sene Zarfında Yayınlananlara Cevapla
![]() MEVZUA GİRİŞBu âyet-i kerimenin ve Nâs suresi son üç ayetinin hüküm ve ikazlarınca, her zaman ve herkes için, bilhassa dinine diyanetine samimice yapışmış halis müminler için her zaman ve her yerde cinlerden ve insanlardan işi-kârı vesvese üretmek olan şeytanlar bulunacaktır. Bilhassa Kur’an ve sünnetin, yani İslam dininin en temel umdelerine hizmet etmiş ve halen de eden büyük mücahid ulemaya ve talebelerine “hümeze ve lümeze” ehli insî şeytanlar dil uzatacaklar, çürütmeye çalışacaklar ve iğrenç iftiralarla, arkalarından çekiştirmekle çamur sıçratmak isteyeceklerdir. Lâkin bu biçâre şeytancıklar katiyyen bilsinler ki, Allah nurunu (yani istikametli ve nurlu dinini) tamamlayacaktır; onlar istemeseler de... Hem Cenab-ı Allah(cc) bir kuluna “Yürü!” demişse, hiçbir kuvvet onu durduramaz ve durduramayacaktır. Bu sözleri burada yazdığımın sebebi, aşağıda gelecek şeni’ iftiralı vesveselere Üç Bölüm’lü cevaplarımızın içinde görülecektir. Daha açık söyleyeyim: Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri(ra) aleyhinde eskiden, tâ 1908’lerden beri kampanyalı iftira bezirganları tarafından birçok defalar sinsi ve sistemli, ama temelsizce iftiralar, vesveseli kışkırtmalar yapıla geldiği gibi[1], son bir-iki senedir birkaç koldan, ama tek mihraktan o eski ve köhnemiş iftiralı vesveseler tarzında yine bir taarruz başlamıştır. Eğer bilseydik ki, bu iftiraları düzenleyen kimseler, kısa idrakli, kavrama kabiliyeti az, yüksek hakikatlerin arşına çıkmada zorluk çeken, bir cihette özürlü cahil insanlardır, “zararı yok, mühim değil” deyip, geçecektik. Ya da, bu işi çevirenler ahmak sınıfından olup fuzulice tefevvüheden kişiler olmuş olsalardı “cevabü’l-ahmakı es-sukût”[2] deyip aldırmayacaktık. Lâkin, maatteessüf iş öyle değil. Üç ayrı koldan iftira mızraklarıyla taarruza geçenlerin bir kolu derin devletin şamar oğlanı, bir kolu vahşî ve cahilî ırkçılık hamiyet ajanı, öbür kolu da Vehhabî kaselisliği mukallidi oldukları bir takım mermuze-i mesmua emareleriyle anlaşılmaktadır. Kaziye böyle olunca, artık İslam uhuvveti yolunda yapılması gereken af ve safhlar bir çeşit zilletli tabasbus olacak, hakka karşı da hürmet-sizlik sayılacaktır. Dolayısıyla makam, vakar ve izzet makamı olduğundan üslûp pervasız olacaktır. BİRİNCİ BÖLÜMBediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin Hıristiyanlık Alemine Bakış AçısıEn başta şu gerçeği hemen kaydetmeliyiz ki, Hz. Üstad Bediüzzaman, bugünkü haliyle, çok defa tahrife maruz kalmış bir Hıristiyanlığın suretine göre değil; ve semavilikten uzaklaşmış, asılsız, hakikatsiz inançlara bürünmüş bir Hıristiyanlığın şekline göre de değil, akibet ve neticesinin incirar edeceği vaziyete göre onu değerlendirmiştir. Yani ayet-i kerime ve ehadis-i sahiha ile haber verilen: “Ahirzamanda Hz. İsa’nın nüzul edeceğini ve gelip Hz. Mehdi’ye namazda iktida edeceğini” vesaireyi, tam bir iman ve itikadla kabul etmiş ve son derece büyük bir ihtimam ile ele almış ve nur-u velayetin basiretiyle değerlendirerek dünya ahvalinde tezahürlerini gözlemiş ve beklemiştir. Elbette Hz. İsa(as) gibi bugünkü dünyada yaşayan insanların ekserisinin peygamberi ve Müslüman ve Hıristiyan herkesin makbulü, harika ve mu’cizatlı bir zatın ahirzamanda Allah’ın izin ve va’diyle, umum Hıristiyanların İslam dinine girmelerine vesile olacağı ve bu iki muazzam din arasında tam ve köklü bir ittifak ve ittihadı sağlayacağı ve yeryüzünde din-i hak olan İslamiyetin hakkaniyet bayrağını dalgalandıracağı gibi, pek büyük ve fevkalade, muhteşem ve azim icraatlara karşı herhalde Bediüzzaman gibi bir dahi-i azamın ve ulu’l-azm bir müceddidin lakayd kalması düşünü-lemez. Ve İslam hamiyeti noktasında bigane kalması da mümkün değildir. Eski ve yeni eserlerinde –Kur’anca ve peygamberce müjdelenen– şu pek mühim ve çok büyük olayın –adetullah kanunları çerçevesinde– işaret veya remizlerinin, nurlu te’villerle yorumlarını yapacak ve yapmıştır. İşte kısa bir fezlekesini arzettiğimiz o hazretin şu bakış açısı ile müteveccih olup yaptığı değerlendirmelerinden bir kaçını kaydediyoruz ki, o alleme-i cihan ve ferid-i deveranın bu husustaki gayesi, hedefi ve maksadı ne olduğu anlaşılsın. Bu değerlendirmeler dört fasıl içinde ele alınacak ve bu fasıllarda Risale-i Nur’dan pasajlar verilecektir. Birinci FasılHz. İsa’nın Nüzûlü ve Hıristiyanlık“Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye(asm) ile amel edecek” meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıncıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.”[3] “… Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cere-yan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. “... İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.[4] “... Kat’î ve sahih rivayette var ki, ‘İsa Aleyhisselâm Büyük Deccalı öldürür.’ Vel'ilmü indallah, bunun da iki veçhi var: “Bir veçhi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispritizma gibi istidracî harikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccalı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek, ancak harika ve mucizatlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki, o zat, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâmdır. “İkinci veçhi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, ‘Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur’ diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.”[5] İkinci Fasılİslamiyetle Hıristiyanlığın MukayesesiEvet, Bediüzzaman Hazretleri, –yukarıda iki-üç numunesini verdiğimiz parçalarda görüldüğü üzere– bütün risale ve yazılarında her zaman, Hıristiyanların ahirzamanda İslamiyete gireceklerini ve Hıristiyanlık tasaffi ederek İslamiyete inkılap edeceğini yazmış, ilmî kaide ve düsturlarla izah ve ispat etmiştir. Ama hiçbir zaman hiçbir kitabında –bazı çevrelerin çirkin iftiraları zıddına– Hıristiyanlığı kökten hak bulup medih veya medhi ima edici ve ona karşı Müslümanların rağbetlerini uyandırıcı bir sözü, bir işareti asla varid olmuş değildir. Tam aksine, hal-i hazır Hıristiyan dininin akide ve inancının, tatbikat ve yaşayışının temel noktalarından İslamiyetle taban tabana zıtlık içinde olduğunu mukayeselerle yazmış, izah etmiştir. İşte başlıyoruz: “İkinci işaret: Şeair-i İslamiyeyi tağyir eden ehl-i bid’a evvela ulemau’s-su’dan fetva istediler. Sabıkan beş vecihle hususi olduğunu gösterdiğimiz fetvayı gösterdiler. Saniyen, ehl-i bid’a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş’um bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik mezhebini beğenmeyerek, başta ihtilâlciler, inkılâpçılar ve filozoflar olarak, Katolik mezhebine göre ehl-i bid’a ve Mu’tezile telâkki edilen Protestanlık mezhebini iltizam edip, Fransızların İhtilâl-i Kebîrinden istifade ederek, Katolik mezhebini kısmen tahrip edip Protestanlığı ilân ettiler. “İşte, körü körüne taklitçiliğe alışan buradaki hamiyetfüruşlar diyorlar ki: ‘Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; bidâyette inkılâpçılara mürted denildi, sonra Hıristiyan olarak yine kabul edildi. Öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir.’ “Elcevap: Bu kıyasın, Birinci İşaretteki kıyastan daha ziyade farkı zâhirdir. Çünkü, din-i İsevîde, yalnız esâsât-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâmdan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer’iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyun ve sair rüesa-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı âzamı kütüb-i sabıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci olmadığından, esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi şeriat-ı Hıristiyaniye namına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzip çıkmaz. Halbuki, din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı olduğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzat o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas din bâki kalabilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal bir cilttir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sahib-i Şeriati inkâr ve tekzip etmek çıkar. “Mezâhibin ihtilâfı ise, Sahib-i Şeriatin gösterdiği nazarî düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. ‘Zaruriyât-ı diniye’ denilen ve kabil-i tevil olmayan ve ‘muhkemat’ denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve medar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor,
kaidesine dahil oluyor. “Ehl-i bid’a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane buluyorlar; diyorlar ki: ‘Âlem-i insaniyetin müteselsil hâdisâtına sebep olan Fransız İhtilâl-i Kebîrinde, papazlara ve rüesa-yı ruhaniyeye ve onların mezheb-i hâssı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrip edildi. Sonra, çoklar tarafından tasvip edildi. Frenkler dahi ondan sonra daha ziyade terakki ettiler.’ “Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar gibi, farkı zâhirdir. Çünkü, Fransızlarda havas ve hükûmet adamları elinde çok zaman din-i Hıristiyanî, bahusus Katolik mezhebi, bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıtayla nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve ‘serseri’ tabir ettikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyetperverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyetperverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dört yüz seneye yakın frengistanda ihtilâllerle istirahat-i beşeriyeyi bozmaya ve hayat-ı içtimaiyeyi zîrüzeber etmeye bir sebep telâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda ve filozoflarda bir küsmek, bir adâvet hâsıl olmuştu ki, malûm hadise-i tarihiye vukua gelmiştir. Halbuki, din-i Muhammedî(asm) ve şeriat-ı İslâmiyeye karşı hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekvâ etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır; İslâmlar içinde bir iki vukuattan başka dahilî muharebe-i diniye olmamış. Katolik mezhebi ise, dört yüz sene ihtilâlât-ı dahiliyeye sebep olmuş. Hem İslâmiyet, havastan ziyade, avâmın tahassungâhı olmuştur. Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ ile, havassı, avâmın üstünde müstebit yapmak değil, bir cihette hâdim yapıyor,
“Hem Kur’ân-ı Hakîm lisanıyla
gibi kudsî havaleler ile aklı istişhad ediyor ve ikaz ediyor ve akla havale ediyor, tahkike sevk ediyor. Onunla, ehl-i ilim ve ashab-ı akla, din namına makam veriyor, ehemmiyet veriyor. Katolik mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i tefekkürü susturmuyor, körü körüne taklid istemiyor. “Hakikî Hıristiyanlık değil, belki şimdiki Hıristiyan dininin esasıyla İslâmiyetin esası mühim bir noktadan ayrıldığından, sabık farklar gibi çok cihetlerle ayrı ayrı gidiyorlar. O mühim nokta şudur: “İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki, vasıtaları, esbabları iskat ediyor, enâniyeti kırıyor, ubudiyet-i hâlisa tesis ediyor. Nefsin rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat’ ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki, havastan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terk etmeye mecbur olur. Enâniyeti terk etmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terk eder. “Şimdiki Hıristiyanlık dini ise, velediyet akidesini kabul ettiği için, vesait ve esbaba tesir-i hakikî verir. Din namına enâniyeti kırmaz; belki ‘Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın bir mukaddes vekili’ diye, o enâniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hıristiyan havasları tam dindar olabilirler. Hattâ Amerikanın esbak Reisicumhuru Wilson ve İngilizin esbak Reis-i Vükelâsı Lloyd George gibi çoklar var ki, mutaassıp birer papaz hükmünde dindar oldular. Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü gururu ve enâniyeti bırakamıyorlar. Takvâ-yı hakikî ise, gurur ve enâniyetle içtima edemiyor. “Evet, nasıl ki Hıristiyan havassının taassubu, Müslüman havaslarının adem-i salâbeti mühim bir farkı gösteriyor; öyle de, Hıristiyandan çıkan filozoflar dinlerine karşı lâkayt veya muarız vaziyeti alması; ve İslâmdan çıkan hükemaların kısm-ı âzamı hikmetlerini esâsât-ı İslâmiyeye bina etmesi, yine mühim bir farkı gösteriyor. “Hem ekseriyetle zindanlara ve musibetlere düşen âmi Hıristiyanlar, dinden medet beklemiyorlar. Eskiden çoğu dinsiz oluyordular. Hattâ Fransa’nın İhtilâl-i Kebîrini çıkaran ve ‘serseri dinsiz’ tabir edilen, tarihçe meşhur inkılâpçılar, o musibetzede avam kısmıdır. İslâmiyette ise, ekseriyet-i mutlaka ile hapse ve musibete düşenler, dinden medet beklerler ve dindar oluyorlar. İşte bu hal dahi mühim bir farkı gösteriyor.”[6] İşte bu izah ve beyanda görüldüğü üzere, Bediüzzaman Hazretleri Hıristiyan mezheplerinden en büyüğü olan Katolik, Ortodoks ve Protestan’dan hiç birisini, İslamiyete göre uyumlu veya tercih edilebilir tarzında bir ifade kullanmamıştır. Yalnız çok katı ve zalim olan Katolikliğe nisbeten Protestanlığın bir derece ehven olduğunu ve Protestanların Katoliklere karşı hurucunun bir kaç noktadan haklı olduğunu, ama İslam dinindeki hak mezheplerin hiçbir surette Hıritistiyanlara kıyas olunamayacağını gayet açık bir ifade ile dile getirmiştir. Bu meselenin başka tarz bir izahı da Arabî Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli isimli eserinde mevcuttur. Hulasasını kaydediyoruz: “Ecnebilerdeki dinî hislere karşı husumet ilanının sebebi şudur ki: İsevî dini, hususan onun Katolik mezhebi Avrupa’da acip, müthiş ihtilaller vukua getirmiş ve bu mezhep uzun zaman dahili siyasetin aleti olarak kullanılmıştır. “İşte eğer istersen, tarihe şöyle bir bak; zalim ‘Neron’ gibilerin kılıçlarının akıttığı mazlumların kanı ile nasıl boyandığını gör. Sonra tarihe bir kulak ver, dinle; Engizisyon cemiyetinin tazyiki ile yükselen ah u enin, feryat ve tel’in sadalarını işiteceksin. İşte bu cemiyetin îka’ eylediği acib mezalimler karşısında, beş yüz sene müddetinde akılları dehşet içinde bırakmıştır. “... Bütün bu olmuş olayların içinde en acib olanı; hiçbir akla intibakının imkanı olmayan o mezhebin siyaset elinde bir vasıta olarak kalmış olmasıyla, fakirlerin mahvine ve mütefekkirlerin ezilmesine sebep olmuş olmasıdır. İşte bu gibi hadiseler yüzünden; fakirler ve filozofların kalplerinin derinliğinden kaynayıp gelen bir öfke ile zalim müstebitlerden intikam almak hissini doğurmuştur. Fakat isyan edenler, Hıristiyanlık dinini terk ederek değil, Protestan mezhebine dayanarak Katolik mezhebine karşı hücuma geçtiler...”5 Ve ayrıca Hıristiyan dini ile İslamiyetin çok büyük farklarının delilleriyle ispatları Muhakemat ve Hutbe-i Şamiye gibi eserlerinde de mevcuttur, oralara da bakmak gerek. Fasıl İçinde Bir MevzuMüslümanlarla Ehl-i Kitap İttifak Edebilir mi?Evvela: Şunu belirtelim ki; “ittifak” demek, dince imanca ve akidece bir ittifak anlaşılmamalıdır. Hem ittifak, ittihad de-mek de değildir. İttifak, işbirliği, çalışma ve ticaret ortaklığı gibi manalarda olduğu halde; ittihad ise, tamamen içli dışlı ol-mak ve kaynaşmaktır. Öyle ise ancak ittihad müslümanın müs-lümanla yapacağı bir ameliye, bir imtizaç keyfiyetidir. Buna göre; ferden olsun, cemaat ve devlet olarak olsun, Müslümanların ehl-i kitapla ittifak edebilmeleri dince caizdir. Uluslararası ilişkilerde, ticaret, sanat ve harp gibi meselelerde taraflar dinî anane ve adetlerini muhafaza içinde ittifak edebi-lirler. Tarihte İslam aleminde bu gibi ittifaklar olmuş ve olagelmiş ve bir beis de görülmemiştir. Hatta Peygamberimiz(asm) bu ittifakı ve muahedeyi bazı müşrik kabilelerle de yapmış olduğuna sağlam rivayetler vardır. Yahudilerle yapmış olduğu muahede ise meşhurdur. Osmanlı devletinin, Birinci Cihan Harbinde Almanlarla yapmış olduğu savaş ittifakı, bunun bir örneğidir. Saniyen: Hıristiyan denince, ilk nazarda Avrupa devletleri (Frengistan) ve Amerika hatıra gelir. Ve bu devletleri idare eden baştaki idareci kadronun siyasileri zihne gelir. Ama hakikat canibinden dikkatlice bakılırsa, Hıristiyanlık alemi olan Frengistan’ın iki şıkka ayrıldığı görülecektir. Birinci Şıkkı: İsmi Hıristiyan ve o kılıkta görülen zalim ve gaddar ve aslında hiçbir din ve mukaddesat tanımayan ve heves ve ihtirasları yolunda insanlık alemini ateşe verebilen ve akide ve anlayışlarında tamamen tabiatçı felsefenin tesiri altında hareket eden Avrupa’nın bir kısım siyasileridir ki, gaddar ve vahşi güruhtur. İkinci Şıkkı: Hıristiyanların dindarları olan ruhaniler teşkil ederler. (Hıristiyan dinine mensup dindarların selim veya sakim, hatalı veya hatasız olayı mevzumuza dahil değil.) Samimi olanları ve Hz. İsa’ya –kendilerine göre– ciddi bağlı kimseleri mutlaka vardır ki, bunlara ‘Ruhani’ denilir. İşte bunlarla yapılacak bir ittifak ve işbirliği ise, elbette öncelikli olarak caiz ve geçerli olacaktır. Bu meseledeki gerçeği kavramakta zorlanan hüsn-ü niyetli bazı din alimlerimiz de var. Misal için, 18 Mart 2006 Cumartesi sabahı TV 5 kanalında konuşan değerli bir hocamız demişler ki: “Böyle bir şey olamaz, Hıristiyan ruhanileri ile Müslümanların ittifakları mümkün değildir?..” Bu muhterem hocamıza cevap vermek değil, bir hakikatı hatırlatmak istiyorum şöyle ki: Nisa Suresi 159. ayeti, “Bütün ehl-i kitap, ölümünden önce ona (Hz. İsa) muhakkak iman edecekler-dir.” der. Bu ayet-i kerime acaba neyi kasdediyor? Hz. İsa’nın nesine iman edecekler? Hz. İsa şu anda hayatta olup göklerde yaşamakta olduğuna göre, “Onun vefatından önce ona iman edecekler” kat’î hükmüyle; kendisinin yeryüzüne inip burada vefat edeceğine ve pek çok sahih hadis-i şeriflerle, onun ahirzamanda yeryüzüne inip, şeriat-ı Ahmediye(asm) ile amel edip, ehl-i kitabı Kur’an’a ve İslama davet edip imana getireceğine göre; bu Deccal’a karşı bir ittifak, birleşme değil midir? Başka bir te’vili, ma-nası var mıdır? Yoksa, Hz. İsa Aleyhisselamın –hadislerin kat’î haberleri ile bildirilen– yeryüzüne gelişinin sebebi nedir? Müslümanlar, zaten müslümandır, ellerinde Kur’an ve sünnet bulunmaktadır. Eğer Hz. İsa’nın inişi ehl-i kitapla alakalı değilse, onları Kur’ana da-vet etmeyecekse, neden dünyaya dönüp gelsin? Şimdi, Nur risalelerinde yazılı ve bu mezkûr manayı dile getiren parçalardan bir iki numune verelim. Önce birinci şıktaki manayı ifade eden numunelerinden: Birinci Numune: Arabî Mesnevî-i Nuriye’nin “Zehre” risalesinde yazılıp, sonra Nurun ilk kapısı kitabında genişce tercümesi yapılarak kaydedilen şu tasnifdir: “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeni-yetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum.” dedikten ve Avrupa’yı iki sınıfa ayırdıktan sonra, Hazret-i Üstad, şu bozuk ikinci Avrupa’nın hayat felsefesi ve ve düsturlarını tek tek temelden ele alarak hakikat meydanında zir u zeber edip çürütmektedir. İşte Onyedinci Lem’a’nın bir parçası olan şu Nota’nın son kısmını şöyle bağlamaktadır: “Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler nefrîn ve teessüfler! “Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.”[7] Ve ayrıca, Sünûhat risalesinin “Rüyada Bir Hitabe” bölümünde ve Lemaat risalesinde; şu “İkinci bozuk Avrupa” diye nitelendirdiği sefih medeniyet merkezi olan Avrupa’nın beş ana umdeli hayat düsturlarını akıl, ilim ve hakikat meydanında tarumar edip çürüttüğünü görmekteyiz.[8] Ve bu mana çerçevesinde Arapça telif edilen Habab risalesinin bir bölümünde Müslümanları şu şekilde ikaz eder: “İ’lem, ey kardeş bilki! Kafirler, hususan Avrupalılar ve bilhassa İngiltere’deki şeytanlar ve firenk iblisleri; Müslümanlara ve ehl-i Kur’an’a ebedi can düşmanı ve daimi muânid hasımlardır... “İşte ey ehl-i Kur’an! Size ebedi düşman olan ve hiçbir surette size muhabbet ve meyletmelerine imkanı olamayan kimselere nasıl meyl ve muhabbet ediyorsunuz! Madem öyledir, Hasbunallahü ve nimel vekil, fenimel-mevla ve nimen-nasir deyiniz.”[9] İşte Risale-i Nurlarda bu manada benzer ifade ve hitaplar daha pek çoktur. Ve bu hitapların muhatabı ise, yukarıda yazılı ikinci şık Avrupa’nın şeytan siyasileridir. Üçüncü FasılHıristiyan Dindar Ruhanileri Hakkında Geniş BilgiÖnce, ahirzamanda Hz. İsa Aleyhisselamın irşadıyla Hıris-tiyan ruhanilerinin Müslümanlarla yapacağı ittifak hakkında gelen sahih hadis-i şeriflere bakacağız. Bu mevzuda hadis-i şe-rifler çoktur ve tevatür haddindedirler. İmam Şevkanî’nin 29 sahih hadisi bu mevzuda tahriç eylediğini, Es-Seyyid Muhammed Kannûcî El-Buharî El-İza’a eserinin 130. sayfasında kaydetmiştir. Ve bu mevzudaki hadisleri mahirane tahlil eyliyen El-İşa’a li-Eşrati’s-Saah müellifi allame Berzenci meseleyi toparlayıcı bir sonuca bağlayarak şöyle der: “Hz. İsa’nın Şam/Dimaşk’ta nüzulü zamanında onu karşılayacak Hz. Mehdi’nin Dımaşk valisi olacak ve ikindi namazında Hz. İsa’nın etrafında toplanacak olan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler hepsi birlikte namazda Hz. İsa’ya uyacaklar. Sonra Hz. İsa Kudüs’e gidecek ve Hz. Mehdi’ye sabah namazında tabi olacaktır...”[10] Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Hz. İsa’nın(as) nüzulüyle ilgili vurud eden sahih hadis-i şeriflerin mana ve mazmunlarının ifadeleriyle; onun nüzulünün gayesi Hıristiyanları Müslümanlaştırarak ehl-i Kur’an’la ittifaklarını gerçekleştirmek olacağına göre, bu mananın zeminini hazırlamak niyetiyle; dindar ruhanilerle –şu ahir zamanda–münakaşaya medar meseleleri niza’a getirmemeyi lüzumlu görmüştür. İşte bu mana çerçevesinde yaptığı irşad ve ihtarlardan bir kısmı: 1. 1935’lerde telif ettiği Yirminci Lem’a olan Birinci İhlas Risalesi’nin İkinci Mesele’sinin ahirinde Müslümanlar arasında halis bir ittifak ve ittihadın dokuz tane can damarı sebep ve vesilelerini zikirden sonra, dokuzuncusunun haşiyesinde şöyle kaydetmişlerdir: “Haşiye: Hattâ, hadis-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zendekaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.”[11] 2. 1942’lerde kaleme aldığı bir mektubunda, aynı mananın bir tatbikatı olarak şöyle demektedir: “Saniyen: O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını, başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevk et-meyiniz. Hattâ tecavüz edilse de bedduayla da mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü, daha müthiş düşman ve yılanlar var. “... Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlarla, şimdi bu acip zamanda, imanı bulunan ve hattâ fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ noktaları medâr-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acip zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.[12] 3. Komünist Rus’un 1945’lerde Türkiye’ye karşı tehditler savurduğu ve Kars ile Ardahan’ı istedikleri günlerde, dünya iki bloka ayrılmış, bir tarafı komünist blok olan Rusya, Çin ve yarı Avrupa, bir tarafı da hür dünya ve Amerika idi. O günlerde Türkiye’yi idare eden CHP, ister istemez Amerika’ya yanaşmaya mecbur kalmıştı. İşte 1946-1947 senelerinde Hz. Üstad’dan “Hür Dünya” ile ittifakın lüzumundan yana bazı beyanlar sadır olmuştu. O beyanlardan birisini, 1946 sonlarında faal bir talebesinin Asa-yı Musa kitabını bir Amerikalıya (misyoner) vermesi münasebetiyle, “Bir derece mahremdir” başlıklı mektubunun sonunda şöyle dikte ettirmiştir. “Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri hem Nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı; İslam ve İsevî dininin hucumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekar ve vucub-u zekat ve hurmet-i riba ile, Burjuvaları avamın yardımına davet etmesi ve zülumden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir. Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.”[13] 4. İkinci Cihan Harbi ortalarında, Alman ve İtalyanların ilerlemelerini dindar Hıristiyan ruhanilerinin dinsizlere bir galebesi şeklinde telakki ederek; İslam aleminin de –eğer bu ruhaniler tam muvaffak olurlarsa– belki kurtuluşuna bir sebep ve bir vesile olabilir, diye bir hadis-i şerifin işarî manasının te’vilini tatbik etmeye müteveccih olmuştur. O te’vilin bazı bölümlerini alıyoruz. “Âhirzamanda Hazret-i İsa(as) nüzulüne ve Deccalı öldürmesine ait ehâdis-i sahihanın mânâ-yı hakikîleri anlaşılmadığından, bir kısım zahir ulemalar, o rivayet ve hadislerin zahirine bakıp şüpheye düşmüşler; veya sıhhatini inkâr edip, veya hurafevâri bir mânâ verip, âdetâ muhal bir sureti bekler bir tarzda avâm-ı Müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadisleri serrişte ederek, hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârâne bakıp taarruz ediyorlar. Risale-i Nur, bu gibi ehâdis-i müteşâbihenin hakiki tevillerini Kur’ân feyziyle göstermiş. Şimdilik nümune olarak bir tek misal beyan ederiz. Şöyle ki: ‘Hazret-i İsa(as) Deccalla mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücutça o derece Deccalın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür’[14] diye meâlinde rivayet var. Demek Deccal, Hazret-i İsa Aleyhisselâmdan on, belki yirmi misli yüksek kametli olmak lâzım gelir. Bu rivayetin zâhirî ifadesi sırr-ı teklife ve sırr-ı imtihana münafi olduğu gibi, nev-i beşerde câri olan âdetullaha muvafık düşmüyor. “... O hadisin, bu zamanda aynı hakikat ve tam muvafık ve mahz-ı hak müteaddit mânâlarından bir mânâsı çıkmıştır. Şöyle ki: “İsevîlik dini ve o dinden gelen âdât-ı müstemirresini muhafaza hesabına çalışan bir hükûmetle, resmî ilânıyla; zulmetli pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip terviç eden diğer bir hükûmet ki, yine hasis, pis, menfaati için İslâmlarda ve Asya’da dinsizliğin intişarına taraftar olan fitnekâr ve cebbar hükûmetlerle muharebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı mânevîsi temessül etse ve dinsizlik cereyanının bütün taraftarları da bir şahs-ı mânevîsi tecessüm eylese, üç cihetle bu müteaddit mânâları bulunan hadisin bu zaman aynen bir mânâsını gösteriyor. Eğer o galip hükûmet netice-i harbi kazansa, bu işârî mânâ dahi bir mânâ-yı sarih derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvafık bir mânâ-yı işârîdir. “Birinci Cihet: Din-i İsevînin hakikîsini esas tutan İsevî ruhanîlerin cemaati; ve onlara karşı dinsizliği tervice başlayan cemaat tecessüm etseler, bir minare yüksekliğinde bir insanın yanında, bir çocuk kadar da olamaz. “İkinci Cihet: Resmî ilânıyla, ‘Allah’a istinad edip dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himaye edeceğim’ diyen bir hükûmet yüz milyon küsur iken, dört yüz milyona yakın nüfusa hükmeden bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfusa yakın ve onun müttefiki olan Çin’e ve Amerika’ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere galibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muharip cemaatin şahs-ı mânevîsiyle; mücadele ettiği dinsizlerin ve taraftarların şahs-ı mânevîleri tecessüm etse, yine minare boyunda bir insana nispeten küçük bir insanın nisbeti gibi olur. “Bir rivayette, ‘Deccal dünyayı zapteder’ mânâsı, ‘ekseriyet-i mutlaka ona taraftar olur’ demektir. Şimdi de öyle oldu. Üçüncü Cihet: Eğer, küre-i arzın dört kıt’aları içinde (Avustralya nazara alınmamış) en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt’anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi, ekser Asya, Afrika, Amerika, Avustralya’ya karşı galibâne harp ederek, Hazret-i İsa’nın vekâletini dâvâ eden bir devletle beraber dine istinad edip, çok müstebidâne olan dinsizlik cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle muharebe ve mücadele eden o hükûmetle, ötekilerin şahs-ı mânevîleri insan suretine girse, ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuv-vetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev’inden o mânevî şahıslar dahi rû-yi zemin ceridesinde, bu asır sayfasında birer insan suretinde tersim ve tasvirleri gibi temessül etseler, aynen ve tam tamına hadis-i şerifin mucizâne ihbar-ı gaybî nev’inden beyan ettiği hadise-i âhirzamanın müteaddit mânâlarından bir mânâsı çıkıyor. “Hattâ, şahs-ı İsâ'nın(as) semâvattan nüzulü işaretiyle bir mânâ-yı işârîsi olarak Hazret-i İsâ'yı(as) temsil ederek ve namına hareket eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir belâ-yı semavî gibi nüzûl ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsâ’nın nüzulünün maddeten bir misalini gösteriyor...”[15] 5. Yine İkinci Cihan Harbi içinde, karşılıklı olarak uçaklardan atılan bombalar, yerden fırlatılıp atılan büyük top mermileri, havanlar vesaireler, özellikle o menhus harpte sivil-asker, kışla ve şehirler tefrik edilmeden vahşiyane saldırılar ile birbirine saldıranların yüzünden ölen, ezilen çoluk çocuklar, kadınlar, hastalar ve ihtiyarların dehşetli hal ve felaketli vaziyetleri karşısında vicdanî hissiyatını kaybetmemiş herkes gibi, Bediüzzaman Hazretleri de son derece şefkatle acı çekiyor, elem duyuyordu. İnsan yaratılışı ve fıtratı hasebiyle dünya ile, özellikle insanlık alemiyle alakadar ve münasebettardır. Fıtratı bozulmamış her insan da böyledir. İşte adı geçen harbin dehşetli felaketleri içinde perişan olan, ezilip mahvolan masumları –hangi dinden olursa olsun, insan oldukları için– çok düşünen ve acıyan Hazret-i Bediüzzaman ilahî Rahmet ve Rabbanî merhametin her hadise-deki tecellilerinden aldığı nur ve ilhamları şöyle kaydetmiştir. “Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa, hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor. “Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak ta-hattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki: “O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir. On beş yaşından yukarı olanlar, eğer mâsum [16] ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muham-medîye(asm) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın(as) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette, şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya(as) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler, onlar hakkında ‘bir nevi şehadet’ denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında, medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum. “Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir. “Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve isti-rahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.” [17] Bediüzzaman Hazretleri şu üstteki çok azim ve pek mühim mektubunun yazılışından bir müddet önce kaleme aldığı aynı mana çerçevesinde, amma daha çok kafir ve zalimlerin cehennemde ebedi azap çekmelerine ve kahra giriftar olmalarına karşı gösterilen şefkatin bir şefkat olmadığına ve o gibi yersiz ve haksız bir şefkati taşımanın dalalet ve ilhada götüren bir ruhî hastalık ve kalbî bir sakam, bir illet olduğunu kaydeder. Bu makam, şefkat bahsi ve makamı olduğu münasebetiyle, bir ek izah olarak, o çok mühim ve fevkalade hakikatli mektuptan bir-iki parağraf alıyoruz, şöyleki: “Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli’l-Âlemîn Zâtın(asm) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. “Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşî bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahvden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana deh-şetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir... “... O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman mâsumlar da yanarlar; onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.” [18] Dördüncü FasılRisale-i Nur eserleri içinde bahsi ve ismi geçen “Protestan” “Prut” ve “Prutluk” gibi ifade ve manaların nelerden ibaret olduğunu, hangi münasebetlerle bahisleri yapıldığını, gaye ve maksat ne olduğunu gösteren parçalardan örnekler alarak gerçeği bizzat kaynağından öğreneceğiz. Gayemiz ise, hakikatin öz kendisini görmek, göstermektir ki; onu menfi maksatlarla çarpıtan ve saptıran ağızların kerih ve müstekreh yorumlarından arındırmaktır. Tahkikli yazımızın “İkinci Bölüm”ü içerisinde, şu berrak ve nezih hakikatları; o müstakim menhec ve muhkem yörüngesinden kimlerin ne gaye ve maksatlarla çarpıttıklarını işaretler vererek bazı örneklerini göstermek istiyoruz. Allah’tan tevfik ve hidayet. Örnek-1: Önce cenab-ı müellifin ilk ve eski eserlerinden bir-iki paragraf: “S. Nasraniyet (Hıristiyanlık), İslâmiyetin inkişafına bundan sonra mâni olmayacak mıdır? “C. Nasraniyet ya intıfa veya ıstıfa ile terk-i silâh edecektir. Zira birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfa bulup sönecek, veyahut doğrudan doğruya hakikî Hıristiyanlığın esasına câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecektir. Beşer dinsiz olamaz. “İşte, bu sırr-ı azîme Hazret-i Peygamber(asm) işaret etmiştir ki: ‘Hazret-i İsa gelecek, ümmetimden olacak, ayn-ı şeriatımla amel edecektir.’” [19] Örnek-2: Aynı mananın bir başka sureti: “Nasraniyyet İslamiyete teslim olacak. “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâma karşı teslim olup terk-i silâh edecek. “Mükerreren yırtıldı, Purutluğa tâ geldi, Purutlukta görmedi ona salâh verecek. “Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bazı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. “Hazırlanır şimdiden yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup, İslâma mal olacak. “Bu bir sırr-ı azîmdir; Ona remz ve işaret, Fahr-i Rusul demiştir: ‘İsâ, şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.’” [20] Örnek-3: Yine aynı mevzuun bir başka ve menfi yönü hakkında: “Eski Harb-i Umuminin (Birinci Cihan Harbi) bidayetinde ve içinde o harpte müttefikimiz olan Almanla alakamızı kırmak ve garplılaşmak perdesi altında bir protluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: ‘Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek.’ “Ben de o zaman demiştim: ‘Sosyalistlik dinimize ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat garplılaşmak; İngiliz ve Fransız medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet, bizim müttefikimiz olan Alman sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum.’ diye o zaman demiştim...” [21] Yeni Eserlerinden: Yine hiçbir surette Protestanlığın lehinde olarak değil, ta-mamen aksine ve takbihli olarak yazılan bir parçada şöyle der: “... Risale-i Nur’un bir mahrem parçası, şimdiki zaman tamamiyle tayin ettiği bir hadisin hakikatını tefsir bahsinde; şeflerin başı Lozan Muahedesi’nde –hiçbir zaman Müslüman hakiki Türk’ü, hiçbir Nasraniyete ve Yahudiliğe ve başka dine girmeyen ve İslam kahramanları olan– Türkleri Protestan yapmağa malum Hahambaşı ile ittifak ederek rey veren o adam, bütün ulema-yı İslamın ‘cevazı yok’ diye ittifakan hüküm ettikleri halde, on cihette (kanunsuz) ka-nunlarla onu (yani şapkayı) bütün bu vatandaki masum Müslümanlara cebren giydirdiği...” [22] Yine yazımızın üst kısımlarında geçen fevkalade mühim ve çok büyük manaları te’kid sadedinde, Demokratlara yazıp gönderdiği bir ikaznamesinin sonunda şöyle demiştir: “İki dehşetli harb-i umuminin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle: Kat’iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’an ile bir musalaha veya tabi’ olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur’an’a kılınç çekemez.” [23] Hutbe-i Şamiye eserinde şu parağraftaki manalar daha vazıh ve geniştir, görülebilir. Yine Demokrat hükümetini ikaz sadedinde 1954’te yazdığı bir mektubunda memlekette cereyan eden büyük tehlikelerden bazılarına dikkat çekerken, şu “Purutluk” tehlikesini de kaydetmiştir. Şöyle diyor: Demokratlara Büyük Bir Hakikatı İhtar: (Üç Büyük Zararlı Cereyan)“Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var: “Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde otuz, kırk adama zarar verebilir. “İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için, “ifsad komitesi” namında bir komite. Bu da yüzde on, yirmi adamı bozabilir. “Üçüncüsü: Garplılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nevi Purotluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir. Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı daima Kur’ân hakikatlerini muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu, gördük ki; Demokratlar, evvelki iki müthiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı daima o iki dehşetli cereyana mesleklerince muarızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım, garplılaşmak ve garplılara tam benzemek mesleğini takip edenler ise, üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Madem o cereyan yüzde ancak birisini, belki binden birisini Purotlar ve Hıristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü, İngiliz iki yüz sene zarfında tahakküm ettiği iki yüz milyon İslâmdan iki yüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hıristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden; iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset namıyla üçüncü cereyana yardım etse de, madem o Demokrat Partisi meslek itibarıyla öteki iki cereyan-ı azîmenin durmasında ve def’ etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyete büyük bir faydası dokunabilir. Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kur’ân menfaatine kendimizi mecbur biliyoruz...” [24] Demokratlara bir ders olarak yazılmış pek mühim bu mek-tupta “Purutluk Cereyan”ını diğer iki müthiş cereyana göre az zararlı göstermesinin sırrı; o günkü Demokrat Parti ve iktidarı içinde bir grup mason ve batıcı zihniyet taşıyan insanların varlığından söz ediliyor olmasıydı. Bu gruptan zamanın basını, özellikle muhalif basın söz etmekteydi. Demokrat Partinin de, CHP gibi dine muarız bir parti olduğu imajını vermeye çalışarak yıpratmaya ve halk nazarında düşürmeye çabalayanlar vardı. Hatta CHP bu işi özellikle programlamış takip ediyordu. Mesela 1950 seçimlerinde kendi partilerinde Ankara milletvekili adayı, Ticani Şeyhi Kemal Pilavoğlu iken, bilahare CHP’liler özellikle İsmet İnönü, adı geçen Pilavoğlu’nun müridlerini kışkırtarak Ankara/Ulus’taki Atatürk heykelini kırmak ve Meclis’te ezan okutmak gibi tezgahlanmış sinsi planlar yürüttükten sonra, CHP velveleler kopartarak Demokratları irtica ile ittiham etme-ye girişmişlerdi. Neticede Ticanilere mahkemelerce cezalar ve-rildi. CHP’liler bu defa gizliden gizliye Demokratları din aleyhtarı olarak gösterip propagandalar yürütmüşlerdi. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu noktadan, çevrilen sinsi desiselere ma’ruz kalmış Demokratları ve onlara oylarını veren Müslüman halkı irşad etmek istemişti. Zaten Hazret-i Üstad bu mektubunun alt tara-fında: “... Onlardan hayır beklemek değil, belki dehşetli baştaki iki cereyana siyasetlerince muarız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücudun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz’i bir zararla pek külli bir zarardan kur-tulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl-i dini yardıma davet ediyoruz.” [25] diye kayıtlıdır. Hazret-i Üstadın şu pek realist görüşü, usulüddin ilminde “def-i şer celb-i hayra müreccahtır” temel prensibini tazammun etmektedir. Yoksa, haşa! –Protestanlığı okşar veya İslamlar içinde tervicini arzu eder değildir. Bundan öyle bir mana çıkaranlar, ahmak birer divane veya menfi mihraklar canibinden görevlendirilmiş sinsi birer şeytandır. Her ne ise. Yine aynı manalar etrafında olarak, 1945’lerde Afyon/Emirdağ’da iken kaleme aldığı bir mektupta şöyle buyurmuştur. “... Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli mânevî belâyı def etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim. “O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı mânevî istilâsına karşı, Risale-i Nur Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî vazifesini görebilir ve âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için mat-buat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi. “Ben dünyanın halini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, âlem-i İslâmın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur’âniyedir.” [26] Evet, üstad-ı azam olan Hazret-i Bediüzzaman hak söylüyor. Türkiye’nin Müslüman halkının Lozan Muahedeleri şartlarına uyularak, tarihinden, dininden, anane ve İslamî adet ve yaşayışlarından kopartılmak istendiği kapkaranlık günlerde, tek bir dini kitap ve iman ve itikadı takviye eden tek bir eser yayınlanamazken, dini muteber kitaplar, hatta Kur’an-ı Kerimler de toplattırılıp yakılırken, yani halkı komünizmin istilasına müheyya bir hale getirmek için gayretler sarfedilirken, işte o günlerde en ağır sürgün ve esirlik hayatını yaşayan Nur müellifi Üstad Said-i Nursi eserlerini yazmış ve elden ele gizli olarak neşrettirmiştir. Yani manen Lozan’ın sinsi planlarını suya düşürmeye muvaffak olduğu gibi, alem-i İslamın Türkiye hakkında, İngilizlerin propagandasıyla “Türkiye Hıristiyanlaştı!” zanlarını bertaraf edip, “Hayır Türkiye halkı müslümandır ve Müslüman kalacak” hüsn-i zannına Risale-i Nur ile çevirmeye, biiznillah muvaffak olmuştur. Bu mevzuun, “NATO’ya giriş ve İngilizler” bölümünde de detaylıca izahı vardır, az sonra gelecektir. Ve bunlara ilaveten: İngilizlerin Birinci Cihan Harbi sonun-da İstanbul’u işgal ettikleri günlerde, onun Protestan olan Angli-kan Kilisesinin baş papazı, Şeyhülislamlıktan istihzalı dört sual-lerine otuz bin kelime ile bir cevap istediğinde, Şeyhülislam Bediüzzaman’a müracaatla karşı bir cevap vermesini rica etmiş, Hazret-i Bediüzzaman: “Şimdiki vaziyetimizde, İngiliz’in bizi işgal, Boğazdaki toplarımızı tahrip etmiş olduğu bir hengamda, papazının mağrurane suallerine cevap vermek değil, onun yüzüne bir tükürükle cevap vermek lazımdır” demiştir. Fakat yine o günlerde yayınladığı Rumûz isimli eserinde bir cevap yazıp herkese meccanen dağıtmıştır. Yüksekten Bakmak İsteyen Dessas Bir Papaza Cevap“Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu halde; istifham-ı istihfafıyla sual ediyor ki: ‘Mezhebin nasıldır?’ Buna cevab-ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir. Tükürün o laînin o hayasız yüzüne! “Ona değil, (İngiliz papazına değil) hakikat namına şudur: S. Din-i Muhammed nedir? C. Kur’ân’dır. S. Fikir ve hayata ne verdi? C. Tevhid ve istikamet. S. Mezâhimin devası nedir? C. Hurmet-i riba ve vücub-ı zekâttır. S. Şu zelzeleye ne der? C. ![]()
Ve son olarak, İngiliz’in Müslüman Türklere karşı yürüttüğü sinsi siyasetinin mahiyeti hakkında 16 Eylül 1950’de, Türkiye’nin Atlantik Paktına (NATO) girmesine dair yaptığı müracaatına İngilizler karşı çıkmış, daha sonra, Amerika’nın müdahalesiyle Ekim 1951’de Türkiye’nin NATO’ya girmesi gerçekleşmiştir. NATO’ya Türkiye’nin kabulünden 4 ay önce, Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ’ında iken, mevzu hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: NATO’ya Giriş ve İngilizlerİngiltere’nin İslâmiyete Karşı Düşmanlığı“55 sene önce, İngiltere’nin Hindistan Müstemlekat Nazırı (Bakanı) matbuatta intişar eden bir makalesinde: ‘Müslümanların elinde Kur’an durdukça, İngiltere’nin İslamlara tamamıyla hakim olamıyacağını, tam hakimiyetinin te’sisi için, Kur’an’ın sukut ettirilmesi icabbettiğini’ yazmak suretiyle hükümet-i İslamiye hakkındaki gizli siyasetini açığa vurmuştur. “İngiltere hükümeti, İslamlar hakkında iki türlü hatt-ı hareket takip etmektedir: “Birisi: O zamanın, İslamların önderliğini yapan Türklere kar-şı olup, Türkiye’de gizli bir ifsat komitesi kurarak, Türkleri İslamiyetten uzaklaştırmaya ve Kur’an’ı Türkiye’de sukut ettirmeye çalışmakta idiler. “Diğeri de: Türkiye’den başka memleketlerdeki Müslümanlara tatbik edilen siyaset idi ki, bu siyasete göre de, din hususunda Müslümanlara geniş müsamaha gösteriyor ve onları okşuyorlardı. Türkiyedeki faliyetlerinde, Türkleri İslamiyetten uzaklaştırmak ve bu gayede muvaffak oldukları takdirde, Türkleri diğer Müslümanların gözünden düşürerek, Türklerin önderliğini bertaraf etmek amacını güdüyorlardı... Eski İngiliz başvekili Loid Corc ölünceye kadar bu siyaseti izhar etmiştir. “İşte ben elli beş seneden beri İngilizlerin bu gizli çalışan düşmanlarına karşı Risale-i Nur’u ikameye çalıştım Cenab-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki, Risale-i Nur onların bu sinsi siyasetine karşı geldi ve onları mağlup etti.” [28] Ve daha bunun gibi Hutuvat-ı Sitte eseriyle İngilizlerin iblisane bütün desiselerini berheva ettiği gibi, Tulu’at ve Sünuhat eserlerindeki müskit cevaplarla İtilaf Devletlerine hususiyle İngiliz ve Yunanlılara aldanarak taraftarlık gösteren kimselerin doğru karara varmalarına, hak ve hakikate dönmelerine vesile ve muvaffak olmuştur. Şurada ismi geçen eserlerinden, az ileride İkinci Bölüm’de bahsedecek ve çok muazzam hakikatli cevaplarından parçalar alacağız inşaallah. Ve Ek Bir MevzuDiyalog ve HoşgörüDiyalog, Fransızca bir kelime olup “dialoque” şeklindedir. Manası, iki veya daha çok kişinin beraber oturup, herhangi bir mevzuyu tartışıp konuşması demektir. Ancak birkaç senedir “Dinlerarası Diyalog” veya “Semavi Dinler Arasında Diyalog” tarzında bir girişimin başlamasına öncü ve vesile olmuş çok muhterem, çok müttaki ve çok alim olan Fethullah Gülen Hocaya, dinin ve vicdanın kabul edip kaldıramayacağı kadar ağır gıybetler ve şeni’ ittiham ve iftiralar yapılmaktadır. O çok ağır ittihamları yapan çevreler, doymak ve usanmak bilmez bir hırs ile meseleyi gündemde tutmaya devam ediyorlar. Fethullah Gülen Hocanın Bediüzzaman Hazretleriyle bir münasebeti, bir bağlılığı olduğu için, o çok aşırı taarruzlarının bir ucunu Bediüzzaman’a da uzatmak istiyorlar. Baş mı, haşhaş mı tefrik edemediğim bir kişinin yandaşları tarafından o vefakar, cefakar ve 8 yaşından 88 yaşına kadar Kur’an, iman, din, İslamiyet, millet ve memleket için cansiperane, fedakarane hizmet etmiş ve İslam tarihinde –Peygamber(asm) ve sahabelerinden sonra– ilimde, mantıkta, müteşabihatı te’vilde, şeriat, tefsir ve hadis usulünde; ayrıca cihadda, ihlas ve takvada vesaire vesairede misli çok nadir bir allame-i cihan, bir mürşid-i nigahban ve bir mütefekkir-i azam hakkında şeni’, kaba bühtanlar ve cahil bir ehl-i imana bile ya-kışmayacak galiz ittihamlar yapılıyor. Her ne ise... Şimdi Bediüzzaman Hazretleri hayatta iken, şu oldukça genişletilen diyalog dedikleri şeyle bir münasebeti olup olmadığı, İslam şeriatı açısından bunun bir mahzuru olup olmadığı nok-tasını dinin usulünü bilenlere bırakarak, onun iki teşebbüsünü anlatalım: Birincisi: Şubat 1951’de Üstad’ın izin ve müsaadesiyle talebesi İnebolulu Salahaddin Çelebi, İslam hattıyla yazılmış Risale-i Nurlardan derlenmiş Zülfikar kitabını, Hıristiyanlığın bir nevi dinî reisi olan Papa’ya, müellifi Hz. Bediüzzaman namına göndermiş. Zülfikar kitabını teslim alan Papalık Başkatibi de, Hz. Üstad’a mektupla şu mukabelede bulunmuştur. “Papalık Makam-ı Âlisi Kalem-i Mahsusu Başkitabet No: 232247 Vatikan Dairesi 22 Şubat 1951 “Efendim! “Zülfikar nam el yazısı olan güzel eseriniz, İstanbul’daki makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arzeylerim. Bu vesileyle saygılarımı sunarım efendim. İmza Vatikan Beyin Başkatibi” [29] Papa’ya gönderilen Zülfikar kitabı neydi, neden bahsedi-yordu? Cevap: Zülfikar kitabı üç ana bölümden ibaret çok harika bir kitaptır. Bu bölümler: 1. Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olup mu’cizatlı olduğu. 2. Risalet-i Muhammediyenin hakkaniyetinin harika hüccet ve delillerle ispatı. 3. İnsan öldükten sonra, tekrar dirilip haşrolunacağının is-patlarından ibaret bir kitap. Nur risaleleri içinden hususiyle bu kitabı seçip göndermesinin herhalde ve elbette bir mana ve bir hikmeti vardı. Kur’an, Risalet-i Ahmediye ve haşir gibi, imanın üç büyük rükünlerini Hıristiyan aleminin reisine tebliğ etmesi herhalde bir vazife idi. İkinci Teşebbüsü: 1953 yaz aylarında, yanına üniversiteli talebelerinden birisini alarak, İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşmüştür. Bu görüşmede Hazret-i Üstad Patrik’e sormuş: “Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi; Hz. Muhammed’i(asm) de peygamber ve Kur’an-ı Kerim’i de kitabullah olarak kabul ederseniz ehl-i necat olacaksınız.” Patrik Athenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum.” deyince, Bediüzzaman: “O halde siz bunu dünyanın diğer ruhani reislerine de söylüyor musunuz?” Patrik: “Söylüyorum amma, onlar kabul etmiyorlar” demiş. [30] Bediüzzamanın Papa’ya gönderdiği Zülfikar kitabıyla, Hıristi-yanların başı ve reisine yazılı bir tebligatta bulunduğu gibi, şu Fener Patriği’ne de şifahi bir tebligatta bulunmuştur. Şu iki mühim teşebbüs, yani İslam dini adına İslamın temel akidesini tebliğinde olsun, yazımızın üst taraflarında eserlerinden yaptığımız alıntılardaki manalar olsun dinimize, İslam akidesine ters düşen yanlış bir şey var mıdır?.. Şeriat, usuliddin ve akaid ilimlerine dayanarak “Vardır!” diyen varsa, hemen fikir meydanına çıksın görüşelim. Kuytu köşelerde, karanlık mihrakların emirber neferliğinde fısıltı ile şeriatsız bir şekilde konuşmasınlar. Mevzuya bir iki nokta daha ilave edelim: 1. Tevhid akidesini ve İslam dininin temel prensiplerini ehl-i kitaba (Hıristiyan ve Yahudilere) tebliğ etmenin iki yolu vardır. Birisi, mektup ve kitap göndermekle; ikincisi şifahi görüşerek tebliğ etmektir. Bu iki tebliğ yolu, şahsî teşebbüs ve girişimdir. Kuvvetli müslüman devletler, maalesef şimdiki devirde mevcut olmadığından, devletten devlete umumi tebligat yapılamamakta, gereği de yerine getirilememektedir. Halbuki, Kur’an bu tebligat ve davetin yapılmasını emrediyor. diyor. Ve bu çağrı ve nida, Kur’an-ı Kerim’in daha birçok ayetlerinde geçmektedir. Bu durumda Bediüzzaman Hazretleri bu emre uyarak, şahsen Hıristiyan ruhanilerinin en ileri gelen-lerine o tebliğ ve daveti yapmamalı mıydı?.. Yani bazı alim-i cahillerin, örümcekli kafalarındaki gibi; ta ezelden onları (yani Hıristiyan siyasilerini değil, ruhani dindarlarını) kendimize ebedi can düşmanı ve bî-eman hasım olarak sayıp asla ve kat’a hiçbir görüşme, hiçbir yanaşma göstermeme tarzında mı olmalıydı?.. Hayır!.. Bir başkasının hareketiyle Bediüzzaman mes’ul olamaz!.. Evet, Hazret-i Bediüzzaman’ın(ra) Hıristiyanlık alemine ve ehl-i kitaba bakış açısı çerçevesinde, onun eserlerinden ve şahsi teşebbüs şekillerinden derleyip sunduğumuz örnekler serapa Kur’anîdir, hadisîdir ve İslamî icma’ın hülasasıdır. Şayet birileri bu Kur’anî müstakim çizgiden tam gitmezse, ifrat veya tefrit edip çizgiyi aşsa ve bu vaziyet bir kusur ve hata sayılsa; elbette Bediüzzaman Hazretlerine sirayet ve teması olamaz. Velev ki, bu çizgiyi aşan onun bir talebesi, çok yakını olmuş olsa da... 2. “Dinlerarası diyalog” meselesine gelince: Bunda –şahsî kanaatimize göre– biri müspet, biri menfi iki noktaya dikkat etmek gerekmektedir. Birinci, müspet nokta: Eğer niyet ve gaye, o gibi içtima’ ve buluşmalardaki fırsatı bir ganimet, bir vesile ittihaz edip; İslamın güzel ahlâkını, nezaket ve mehasinini, İslam akidesinin hakikatdarlık ve doğruluğunu ve İslamın medeniyet anlayışını bir tebliğ, bir izhar ve bir davet ise, herhalde bunda bir beis, bir sakınca yoktur. Bilakis gayet matlub ve merğub bir hareket sayılmalıdır. Çünkü Kur’an bu tebliği bir çok ayetleriyle emrediyor. İkinci, menfi nokta: Eğer niyet ve gaye, birinci müspet noktaya mugayir olarak; halen Kur’an’ca hükümleri neshedilmiş olan Tevrat ve İncil’in pekçok tahrifat neticesinde semavilikten tamamen uzaklaşmış vaziyetlerini nazara almadan, bir nevi sahih ve salimliklerini kabul ederek, mevcud halleriyle semaviliklerini kalben iddia etse ve bu manada “semavi dinler arası diyalog” dese ve bunları hak birer din telakki ederek, tebliğsiz ve davetsiz olan bir sohbet şekline bürünürse, işte o zaman çok yanlış olur, hata olur, günah olur. Amma niyet (güzel niyet, hayırlı niyet, İslama hizmet niyeti) toprağı altına, basit hareketleri ibadete çevirir. Lakin bu gibi işlerde zahir halin de ehemmiyeti büyüktür. “Hoşgörü” de bunun gibi iki yanlı ve iki kanatlıdır. Bir yanı: Hoşgörü, yani müsamahadır. Müsamaha ise; çıkmaza, müşkilatlı zorluklara sapma değil, âsanlığa, yumuşaklığa yönelme ve yönlendirmedir. Bu müsamaha ve hoşgörü; cahillere, bilmezlere, ne yaptığının farkında olmayanlara veya hür fikir ve düşünceye sahip kimselere karşı uygulanır ve uygulanmalıdır. İkinci yanı: İslamın izzetini, namusunu haleldar eyleyen, İslamın ve Kur’an’ın hükümlerine karşı bilerek karşı gelen, inkar eden ve hatta o hüküm ve kanunları söküp atmak yolunda teşebbüse girişen cani ve tâği kimselere karşı yapılacak şey, Peygamberin(asm) emriyle “el-Buğzu fillah”, Allah namına buğz ve adavet beslemektir. Aksi halde, bu cani canavarlara karşı “hoşgörü” uygulanırsa; imanın zafiyetine, hakka değil, batıla temayüle bir işaret gibi olur. Bakınız bu hususta Bediüzzaman Hazretleri ne diyor: “Ma’sum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkarane şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedid bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır.. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzlerce ehl-i imanın su-i akibetine sebeb olan ve müthiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkarane tarafdar olmak ve merhametkarane cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni’ bir gadrdır.” [32] İKİNCİ BÖLÜMHazret-i Üstad Kuva-yı Milliyeyi Bütün Gücüyle DesteklediBediüzzaman Hazretleri Anadolu’da harekete geçen Kuva-yı Milliye’yi bütün güç ve himmetiyle desteklediği gibi, muhaliflere de müthiş cevaplar verdi. İşte ispatları: Evet, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri, Birinci Cihan Harbi sonunda mağlubiyetle neticelenen Osmanlı devletinin hanedanının devamını, bekasını bütün kuvvetiyle istediğini ve elinden geldiği kadar bu görevde çalıştığını eski eserleri açık ve parlak bir tarzda göstermektedirler. 1908’lerden başlayıp, 1922’lere kadarki eser, nutuk ve makaleleri bu davanın hüccetli ispatlarıyla doludur. İleride mezkûr eserlerinden bu hususa bakan bazı paragrafları kaydedeceğiz. Ancak, Osmanlının son günlerinde lâ’in İngilizler İstanbul’u işgal edip padişah Muhammed Vahidüddin’i kendi hilekâr pençesinde bir nevi esir alıp; kendi adına kurmak istediği mütehayyel bir devlete, Osmanlı hilafetini alet ederek halkı desiselerle kandırmaya çalıştı ve çalışıyordu. Onun bu iblisane desiselerine kanan İstanbul halkı ve bir çok din uleması, hatta şeyhülislam ve bazı büyük meşayıh da işi, yani İtilaf Fırkasını ve İngiliz taraftarlığını –onun: “Osmanlı hilafetini kuvvetlendireceğim, devam ettireceğim.” gibi yalancı desiselerine aldanarak– aşırıca ileri götürmüşlerdi. Hatta Edirnekapı Camii minberinde bir imama İngiliz ve Yunan’a dua bile ettirmişlerdi. Şeyhülislam da Anadolu’daki mücahidler aleyhinde çok ağır bir fetva yayınlamıştı. Padişah M. Vahidüddin merhum ise, çevirilen desise ve şeytanlıkların farkında idi. İngilizler onu tam kandırmış gibi zahirde İngilizler’den yana tavırlar gösteriyor iken, öbür tarafta Anadolu’daki hareketi tasvib ediyor ve gizlice takip ediyordu. Şehzadeliği döneminde ve bir ara padişahlığında da yaverliğine almış olduğu ve sadakat ve becerikliğine inanıp itimad ettiğ M. Kemal Paşa ile özel olarak Anadolu hadise ve durumunu konuşmuş, kendisini zahirde bir müfettiş sıfatıyla, ama asıl maksad Anadolu’daki mücahidleri desteklemek için göndermek istediğini anlatmıştı. Daha sonra bu iş karara bağlanarak M. Kemal için İngilizlerden vize çıkarmış, zor bela tedarik eyleyebildiği elli bin altın lirayı da vererek bir gemi ile Samsun’a gitmesini sağlamıştır. Sultan M. Vahidüddin’in bu alicenabane hareketi Bülent Ecevitçe de ikrar edilmiş ve “Sultan M. Vahidüddin hain değildi.” sözleriyle te’kid edilmiştir. Lakin M. Vahidüddin namına Anadolu’ya gelen M. Kemal Paşa’nın tavırları başka bir şekil aldı. Her ne ise... [33] Kuva-yı Milliye Aleyhinde Yazılan Fetvaya CevabıGelelim Bediüzzaman Hazretlerinin Kuva-yı Milliye’yi bütün gücüyle desteklediğinin ispat ve tesbitlerine... Yapacağımız tesbitleri, önce 1919-1921 senelerinde yazılıp, yayınlanmış eser-lerinden alacağız. Bu eserlerin tamamı yeni harflere çevirilmiş Âsar-ı Bediiyye isimli kitapta toplanmış olmakla beraber, Osman-lıca basılmış ilk şekilleriyle de bizde mevcutturlar. Ama kaynak için Âsar-ı Bediiyye’nin sayfa numaralarını vermek durumundayız. İşte; Hicri 1339-Miladi 1919 tarihinde, İstanbul’da Evkaf-ı İslamiye Matbaasında basılmış bir kaç risalelerinden biri olan Tulu’at risalesinde bir sual münasebetiyle şunları yazıyor: “S. Efkâr-ı hâzırada cerbeze nasıl bir tesir etmiştir? “C. Bak, o seyyiedir ki, Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkir eden ecnebî bir devleti, ne safsatalı bahanelerle, bilmem hangi tarihte Kırım’da bize yardım etmiş gibi yavelerle, bize dost olabilecek surette gösteriyorlar. “Hem Sübhan Dağı kadar İslâmiyetin izzet ve şerefine çalışan gürûh-u mücahidîni, acip bahanelerle en fena derekesine indirip, millete düşman gibi gösteriyorlar...” [34] Şeyhülislamdan Anadolu aleyhine çıkarılmış fetvaya karşı, aynı eserden: [35] “S. Anadolu aleyhinde çıkmış olan fetvaya ne dersin? “C. Fetva-yı mahz değil ki, itizar edilsin. (Hak adına verilmiş sırf hakikatten ibaret bir fetva değil ki kusurdan uzak olsun.) Belki kazayı tazammun eden1 bir fetvadır. Çünkü, fetvanın kazadan farkı, mevzu’u âmmdır, gayr-ı muayyendir; hem mülzem değil. Kaza ise, muayyen ve mülzemdir. Şu fetvâ ise, hem muayyendir; kim nazar etse, bizzarure muradı anlar. Hem mülzem olmuştur; çünkü, avâm-ı müslimîni onlar aleyhinde sevk etmekte esbabın en âhiridir. “Mademki şu fetvâ, kazayı tazammun ediyor; kazada iki hasmı dinletmek zaruridir. Anadolu da söylettirilmeliydi, netice-i müddeiyatlarını aleyhlerinde olan dâvâlarla, siyasiyun ve ulemadan bir heyet tarafından maslahat-ı İslâmiye noktasında muhakeme edildikten sonra, fetvâ verilebilirdi. “Zaten şimdi bazı hakaikte bir inkılâp var. Ezdad isimlerini değiştirip mübadele etmişler. Zulme adalet, cihada bağy (isyan), esarete hürriyet nâmı veriliyor.” [36] Şu kazaî olan fetvaya karşı şer’î ve pürüzsüz fetva ile muka-belesinden sonra, aynı eserinde şöyle bir sual ve cevap yer alır. “S. Neden bu kadar İ.g.z.’den (yani İngiliz’den) nefret ediyorsun, musalâhasını da istemiyorsun? “C. Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mâ-nen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi (kötü ahlâkları) içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.” “Edirne Camiinde [37] , bir İslâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi şeytan zâlime dua ettirdi. Merkez-i Hilâfette, Müslümanlar lisanıyla hizbüşşeytan olan İ.g.z. (yani İngiliz), Yunan askerlerini halâskâr, tathirci ilân ve karşısındaki gürûh-u mücahidîni câni, zalim söylettirdi. Acaba, bir vâlide o dereceye getirilse ki, çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmayarak parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlâk-ı sâmiye intifa etmesin? [38] Yine o günlerde (25 Ekim1920), İstiklal Savaşı başlarında, Yunan’ın Anadolu’yu istilaya giriştiği o karanlık günlerde, Yu-nan Kralı Kostantin’in oğlu Alexandros Anadolu’ya bizzat gel-miş, plan ve projeler hazırlamaya koyulmuştur. Bu kral Veni-zelos’u başbakanlığa getirmiş ve Anadolu hakkında yeni yeni planlar tasarlayarak, hazırlıklar yapıyorlardı. Yunan Başbakanı Venizalos da, İngiliz Başvekili Loyd George’dan ellibin kişilik silah temin ederek yeniden Anadolu’ya büyük bir hamle ile taarruza geçecekleri sırada, bir Cuma gecesi, Üstad Bediüzzaman Hazretleri yatsı namazından sonra duaya başlıyor ve o gece sa-baha kadar uyumayarak, “Ya Rab! Senin askerlerin daha çoktur, bu mel’unlara fırsat verme” diye yalvarıyor. Sabahleyin talebesi Bigalı Molla Süleyman evden çıkıp, Divanyolu’nda gazete ve çorbasını alarak geliyor. Gazeteler Yunan Kralı Alexandros’u sarayının bahçesinde bulunan bir maymunun ısırdığını ve sonra kralın öldüğünü, bu maymunu da öldürdüklerini yazıyordu. Molla Süleyman diyor ki, “Bediüzzaman Hazretleri gazetedeki bu haberi görünce çok sevindi ve ‘Süleyman! Bir kalem getir de bu hayvanın arkasından bir mersiye yazalım.’ dedi ve hemen okuduğu gazetenin bir kenarına şu mersiyeyi yazdı”: Mücahid Bir Hayvan Mersiyesi İşte o cünuddan bir gazi-i şehid, Nev-i hayvandaki meymun u said. Ey maymun-u meymun! Kâfirleri mahzun, Yunan’ı da mecnun eyledin. Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun. Lloyd George’u kudurttun. Venizelos’u geberttin. Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun ki, Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini Bir hamlede havaya fırlattın. Başlarındaki maskelerini düşürüp Maskara ederek, bütün dünyayı güldürdün. Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin. Cennette saîdsin; çünkü gazi ve hem şehidsin. — Bediüzzaman [40] Bu mersiye Bediüzzaman’ın 1920 yılında İstanbul-Evkaf-ı İslamiye Matbaası’nda bastırdığı Rumuz isimli risalesinin 25. sahifesinde yer almıştır. İngilizler Aleyhine Yazdığı Hutuvat-ı Sitte EseriVe şimdi İngilizlerin ve Yunanın bütün palanlarını tarumar eden Hutuvat-ı Sitte eserine geçiyoruz. Eser aynı tarihte neşrettirildiği gibi, İngiliz Başkumandanını çileden çıkartmış ve derhal Bediüzzaman’ın idamını istemiştir. Başta Eşref Edip olarak Üstad’ın hayatını yazanların hepsi diyorlar ki; bir hafta Bediüzzaman’ın öldürülmesi için, İstanbul’un her tarafı arandığı halde, bulunamamış. O sırada bir Osmanlı paşası [41] , kumandana çıkmış demişki: “Eğer sen Bediüzzaman’ı öldürtürsen bu millet, bilhassa şark vilayetleri kıyamete kadar seninle çarpışır, rahat bırakmazlar.” Bu ikaz üzerine İngiliz kumandan kararından vaz geçer. Hutuvat-ı Sitte eseri, merhum Eşref Edip Fergan’ın himmetiyle binlerce nüsha –Arapça ve Türkçe– bastırılarak İstanbul’un her tarafına meccanen dağıtılmıştır. Hutuvat-ı Sitte “altı tane tuzak” masasındadır. Eserin tamamını biz buraya dercedemeyeceğiz, ancak bazı parağraflarını alabileceğiz. Tamamını merak edenler, Latince harfli Âsâr-ı Bediiyye’nin 111. sahifesinden itibaren okuyabilirler. Şimdi eserden parağraflar: “Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor. “Kimin hırs-ı intikamını, kimin hırs-ı câhını, kimin tamahını, kimin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garibi, kimin de taas-subunu işletip siyasetine vasıta ediyor. “Birinci Hatvesi: ... “İkinci Hatvesi: Der ve dedirtir: ‘Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi [43] bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?’ “Şu vesveseye karşı deriz: “Muavenet elini kabul etmek ayrıdır. Adâvet elini öpmek de ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş’et etmek lâzım olmadığından, İslâmın eski ve mütecaviz bir düşmanını def’ için, bir kâfir muavenet elini uzatsa, kabul etmek İslâmiyete hizmettir. “Senin ise, ey kâfir-i mel’un, senin küfründen neş’et eden teskin kabul etmez husumet elini öpme değil, temas etmek de İslâmiyete adâvet etmek demektir. “Üçüncü Hatvesi: ... “Dördüncü Hatvesi: Der veya dedirtir: ‘Sizi idare eden ve bana muhâsım vaziyetini alanlar –ki Anadolu’daki sergerdeleridir [44] – maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.” “Şu vesveseye karşı deriz: “Vesilelerde niyetin tesiri azdır. Maksadın hakikatini tağyir etmez. Çünkü maksut, vesilenin vücûduna terettüp eder; içindeki niyete bakmaz. “Meselâ, ben bir define veya su bulmak için bir kuyu kazıyorum. Biri geldi, kendini saklamak veya orada muzahrafatını defnetmek için, bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve define bulun-masına niyeti tesir etmez. Su, fiiline, kazmasına bakar, niyetine bakmaz. Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur’ân’ı yük-sek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menbaı olan Avrupa mu-habbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksatların hakikatini tağyir edemez. “Beşinci Hatvesi: Der: ‘İrade-i Hilâfet, siyasetimin lehinde çıktı. [45] ’ “Şu vesveseye karşı deriz: “Bir şahsın arzu-yu zâtîsi ve emr-i hususîsi başkadır, ümmet namına emin olarak deruhte ettiği emanet-i Hilâfetten hasıl olan şahsiyet-i maneviyesinin iradesi, bam başkadır. Bu irade bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinad ederek, âlem-i İslâmın maslahatını takip eder. Aklı ise, şûrâ-yı ümmettir; senin vesvesen değil. Kuvveti müsellâh ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir. “Maslahat da muhitten merkeze nazar edip İslâm için faide-i uzmâyı tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkezden muhite bak-makla âlem-i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu’ya, Anadolu’yu da İstanbul’a, İstanbul’u da hânedân-ı Saltanata tearuz vaktinde [46] feda etmek gibi hod-endişâne fikir ve irade, değil Vahidüddin gibi mütedeyyin bir zat, hattâ en fâcir bir adam da, yalnız ism-i Hilâfeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir. [47] O halde ona itaat, adem-i itaattir.”* [48] Ve Hutuvat-ı Sitte’nin sonuna yakın bir yerde şöyle diyor: “Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, İngiliz milletinin ihtiras ve menfaatini, İslâmiyet’in menfaat ve izzetiyle kabil-i tevfik görüyor. Burada en sefil ve en ahmak kalb, öylelerin kalbidir ki, hayatı onun (İngilizin) himayeti altında kabul eder. Hayatımızı onun himayeti altında kàbil görüyor.” [49] Ve bu mevzu’da 1921’in 5. ayının 10. gününde başlayan Ramazan ayında yarı manzum bir tarzda te’lif edip bayramdan sonra tab’ettirdiği Lemaat adlı eserinin sonlarında “İslamiyet, insaniyette te’min-i müsalemet için cihad ister” başlıklı bölümünün az altında: “İki yüz günlük vasi’ bir cephede hem de yedi noktada, hasım manen mağluptur. Yalnız Anadolu cephesinde muvakkat, biraz ileri gitti. Sebebiyse; aldandık, infiradî siyaseti bilmiyerek takındık. [50] “Âlem-i İslamın hak ve hürriyetinin istirdadı için–biiznillah teala –tedâfü’den taarruza geçiyor, belki çok yerlerde de geçti. “İnönünün iki zaferi zahiren ger küçüktü, batınen pek büyüktü. ... “İnönü zaferi olmadan her müslim-i mazlumun, kâfir olan hasmını, mütecebbir bir zâlim mevkiinde görürdü, aşağıdan yukarı cihetine bakardı, yüksekte tanıyordu. “Zaferden sonra gördü; birer hâin alçak derekesinde görür. Habaset çamurunda çabalar da batardı. “O mizan-ı nazarı, derecatı kuyudan minareye çıkmıştır; intibah-ı İslâmî, izzet ve intikamla ayak üstüne kalktı...” [51] Yeni Eserleri Risale-i Nur’da Bu Mevzu’1931’de Barla köyünde sürgün yaşarken yazdığı bir parağraf: “Esaretten geldikten sonra, Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebepsiz esaret altına alanlara yardım ettim.” [52] Ve 1935’lerde, Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman’a bir sene hüküm verdiğinde, temyiz mahkemesine yazdığı layiha ve arkasında, tashih-i karar için kaleme aldığı yazıda, konumuzla ilgili şöyle diyor: “... Beni, ehemmiyetsiz, vücudundan istifade edilmez, adi bir mertebeye sukut ettirmek isteyenlerin yanlışlarını göstermek için derim: İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi namındaki matbu’ eski müdafaatımı görenlerin tasdikiyle; 31 Mart hadisesinde bir nutuk ile isyan etmiş sekiz taburu itaate getiren ve bir zaman [53] gazetelerin yazdıkları gibi; İstiklal Harbinde Hutuvat-ı Sitte namında bir makale ile İstanbul’daki efkar-ı ulemayı İngilizler aleyhine çevirip, hareket-i milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden ve Ayasofya’da [54] kırk bin adama nutkunu dinlettiren ve Ankara’daki Meclis-i Meb’usanın şiddetli alkışlamasıyla karşılanan [55] ve yüzelli bin banknot yüzaltmış üç mebusun imzasıyla [56] Medrese ve Darü’l-Fünuna tahsisatı kabul kabul ettiren.” [57] Yine aynı risalede başka bir münasebetle bu husus için şöyle der: “... Ankara’ya dostane gittiğimde, Büyük Millet Meclisi’nin sami’în locasında görünmemle beraber, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte namındaki eserimle müdafaatımı takdir ile yad eden meb’usların şiddetli alkışlamaları, bunların bu yanlış manalarını kökünden keser.” [58] Ve 1949’da Afyon hapihanesinde iken, Temyiz Mahke-mesine (Yargıtay) gönderdiği müdafaasının bir yerinde aynı mevzu hakkında şöyle demektedir: “... Ben de otuz-kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler has şakirdlerini işhad ederek derim: “İstanbul’u işgal eden İngilizlerin başkumandanı [59] İslam içinde ihtilaf atıp, hatta Şeyhülislam ve bir kısım hocaları kandırıp, birbirinin aleyhine sevkederek; ‘İ’tilafçı-İttihatçı’ fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla, Yunanın galebesine ve hareket-i milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvat-ı Sitte eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab’ ve neşrettirmek ile o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde, Ankara’ya kaçmayan...” [60] Yine bu mevzuda, 1948-1949 yıllarında Afyon hapishanesinde iken, 1949’un İstiklâl veya Kurtuluş bayramında hapishane müdürüne yazıp gönderdiği bir pusulada şunları yazmıştır: “Müdür bey! Size teşekkür ederim ki, Kurtuluş bayramının bayrağını koğuşuma taktırdınız. Hareket-i milliyede İstanbul’da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ı Sitte eserimi tab’ ve neşir ile belki bir fırka (kolordu) asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemal şifre ile iki defa beni Ankara’ya taltif için istedi. Hatta demişti. ‘Bu kahraman Hoca bize lazımdır.” Demek benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır.” [61] Eski ve yeni eserlerinde –ispatlı, belgeli– verdiğimiz bu numu-neler gibi daha pek çok örnekler var. Özellikle 1943 Denizli, 1948 Afyon mahkeme müdafaalarında ve ayrıca 1919’dan beri yazılan bir çok hayat tarihçelerinde bu mevzu herkesin gözü önünde yayınlanmış ve yayınlanmaktadır. Özellikle 1935, 1943, 1948 tarihlerinde cereyan eden Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemelerinin hakim ve savcılarının –ki çoğu yaşlı ve o olayları görmüş ve yaşamış insanlardır– gözleri önünde ve yüzlerine karşı açıkça ve pervasızca söylediği halde, hiçbir savcı hadisenin tekzibine yeltenmemiştir. İşte bütün bu kat’i ve şüphesiz belge ve kaynaklar; Yeni Mesaj yazarı Muharrem Bayraktar adındaki kişinin ve yüzüne vurulan bir hakikat şamarıdır. Bu müvesvis adamın ve emirber neferliğini yaptığı mihrakının ürettikleri sinsi vesveselerine az sonra döneceğiz. Şimdi tahkikatı yapılmış olan şeksiz-şüphesiz hadisenin içinde yaşamış ve İstanbul’da mezkûr tarihte Bediüzzaman Hazretleriyle defalarca görüşmüş eski alay müftülerinden Osman Nuri Efendinin 1951’de Üstad’ın Afyon-Emirdağ’ında bulunduğu günlerde, ona yazmış olduğu bir mektubundan bir bölümünü de, mektubunun arkasından da Hz. Üstad’ın en yakın talebe-lerinden Zübeyir Gündüzalp’ın bizzat Osman Nuri Efendiden dinlemiş olduğu aynı mevzu hakkındaki hatırasının bir kısmını da aktarmak istiyoruz. İşte eski alay müftüsü merhum Osman Nuri Efendinin Bediüzzamana yazdığı mektubundan: “... Yurdun her tarafından milli mücadele devam ederken, zat-ı hakimanelerine Ankara’dan mücahede-i milliyede birlikte devamı için, muhtelif şahıslardan 18’i mütecaviz davetnameler geldiği zaman, bu davetlere icabet edip etmemek hususunda, İstanbul’da ikametgâhımızdaki görüşmede istişare buyurduğunuz alay müftülerinden eski dostunuz, Ankaralı Osman Nuri’yim...” [62] Ve Osman Nuri Efendinin hatırası (Zübeyr Gündüzalp merhumun not defterinden): “Yirmibeş sene Milli Müdafaa Vekaletinin din işleri ile alakalı bir dairesinde mühim bir vazife ifa etmiş büyük alim ve ehl-i kalb olan Osman Nuri; merkez-i hükümet makamındaki zatlar ve bilhassa askerî kumandanlar arasında neşr-i din hakikatlerine ve tavsiye muvaffakiyetine erişmiş bu zat, mezkûr meşverete [63] dair bir hatırasını Ankara’da bize şöyle anlatmıştır: ‘Nur kardeşlerim! Sizler çok bahtiyar bir nesilsiniz ki, o zât-ı zihavarık olan Bediüzzaman’ımızın harikulade âsar-ı celilesi Nur risaleleriyle tenevvür etmek, onun irşadatıyla halâs olmak nimet-i uzmasına erişmişsiniz. O, bîmisil ve bînazır bir mürşid-i ekmel ve bir Üstad-ı ekberdir.. “Otuz beş sene evvel [64] İstanbul dehşet-engiz düşmanlarımız olan ecnebilerin işgali altında iken de, Hazret canını feda edercesine ölüm ve idamı istihkar ederek onlarla mücadele ve mücahede etmekten bir an geri kalmadı. Bir zaman sonra, Ankara Hükümeti belki on defadan fazla şifre ile davet etti. Hazret gitmedi. Nihayet çok dindar olan bir paşanın tavassutu ile son daveti almıştı. O günlerde bir gün bu acize bir şey meşveret edeceğini söyleyerek, Ayasofya çayhanesinde bulunacağımız saati kararlaştırdık. Bana lütfen buyurdular ki: ‘Beni kerratla Ankara’dan davet ettiler. Ben de büyük tehlikenin İstanbul’da olduğunu, burada düşmanlarımızla mücadele edeceğimi beyan ederek gitmedim. Bu günlerde bir davet daha geldi.’ Ve bana dönerek dedi ki: ‘Burada kalmamı mı, yoksa Ankara’ya gitmemi mi faydalı görürsün, hangisi münasibtir?’ “Ben de: ‘Efendim münasibi zatınıza daha iyi malumdur. Benim kanaatim sizin Ankara’da, Meclis-i Meb’usan içine girmeniz büyük bir hizmete medar olacaktır.’ dedim. Ve nihayet Hazret Ankara’ya gitti.” [65] Muhterem Osman Nuri Efendi gibi, mütareke yıllarında ve daha öncesinde Bediüzzaman’la tanışmış ve Eşref Edip gibi onunla arkadaşlık yapmış ya da talebeliğini yapmış bir çok in-sanlar daha vardır. Bu insanların kimisi büyük din alimi, kimi ilim adamı, kimi gazeteci, kimi siyaset adamıdırlar. Bu zatlardan ünlü ve önemli bir kaçının Hz. Üstad’ın o dönemki hayatıyla ilgili hatıra ve beyanatlarından hulasaları Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizde dercetmişizdir. Birkaç isim vermek gerekirse; İstiklâl Şairimiz Mehmet Akif, Ord. Prof. Fahreddin Kerim Gökay, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Diyanet İşleri eski reislerinden Tevfik Gerçeker ve Ali Rıza Hakses, İstanbul sabık müftülerinden Abdurrahman Güzelyazıcı, ünlü tarihçi İ. Hakkı Konyalı, Dr. Tahir Barçın, Em. Yüzbaşı Refet Barutçu, Mevlüthan Ali Rıza Sağman, Dağıstan Kahramanı Şeyh Şamil’in torunu Said Şamil Bey, ilk Millet Meclisi meb’uslarından Tevfik Demiroğlu [66] ve Bediüzzamanın elli senelik arkadaşı, Sebilürreşad mecmuası Bediüzzamanın elli senelik arkadaşı, Sebilürreşad mecmuası sahibi Eşref Edip Fergan ve şarklı muhacir Çanakkale/Bigalı Molla Süleyman... İsimlerini yazdığım bu zâtların hatıra ve beyanatları Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizin birinci cildinin 501-524 arası sayfalarındadır. Arzu edenler görebilirler. Eşref Edib Merhumun ŞahitliğiBiz şimdi rahmete kavuşmuş bu insanların hatıralarından yalnız bir tek Eşref Edip merhumun, bizzat kendi eserinden bir özetini vererek mevzuyu bağlayacağız. İşte Eşref Edip diyor ki: “Herkes bilirdi ki, Üstad kefenini boynuna takmış, her tehlikeye karşı ölümü gözüne almıştır. Fıtratındaki bu celadet ve şehametle Darü’l-Hikmet’te her türlü siyasi tesirlere karşı pervasızca mücadele etti. Ve Anadolu’daki kuvay-ı milliye hareketini destekledi. İslamiyet’e karşı muzır cereyanlarla arslan gibi pençeleşti, eserler neşretti. Hitabeler irad etti. Bütün kuvvetiyle bir an mücadeleden geri kalmadı. “Üstad’ın Anadolu’daki milli hareketi desteklemek hususundaki kahramanca mücadelesi Ankara hükümetince takdirle karşılandı. Ve şifre ile Ankara’ya davet olundu. Üstad davete verdiği cevapta: ‘Ben tehlikeli yerde mücadele etmek isterim, siper arkasında mücadele hoşuma gitmiyor. Burasını daha tehlikeli görüyorum. Buradaki vazifem henüz tamam olmamıştır. Buradaki tehlikeyi bertaraf edince, inşallah oraya geleceğim.’ ...” [67] Bütün bu belgeleri ve işin içinde yaşamış şahitlerin beyan ve hatıralarını ibraz etmemizdeki gaye ve hedefimiz, yalnızca Yeni Mesaj adındaki kışkırtıcı vesveseler üreten gazeteye cevap vermek değildir. Zira bu vesvese üreten Muharrem Bayraktar adındaki şahıs, herhalde saf cahil ve dünyadan habersiz birisi değil, belki bir gizli mihrak adına konuşan ve bilerek çirkefli iftira üretenlerdendir. Öyle olunca da, bu gibi insanlar ve arkasındaki mihrak, hak ve vicdandan insilah etmiş, hakikati kabule kabiliyeti sönmüş kimseler gibidirler. Bu vaziyette şu güneş gibi açık ve zahir hakikatleri hakperest insanlara mesaj olarak gönderiyoruz ki, müfsidlere inanıp kanmasınlar. Ve boşu boşuna imanın zedelenmesi demek olan İslam dininin mücahid ve müceddid büyüklerine, gizli bir hizb adına adavet edip iftiralar düzenlere iltihak etmiş olmasınlar. Yeni Mesaj’ın gündüz ortasında gözünü yumup, kendini gecelerin karanlıklı hayal ve rüyalarıyla avutmasına benzeyen herzelerine geçmeden önce, ona hitaben değil, iman şuuruna sahip ve mantık ehli kimselerin akl-ı selim ve nurlu vicdanlarından şunu sual etmek isteriz ki: İftira bezirganının kampanyalı bühtanlarına göre Bediüzzaman hazretleri, 1919’larda, İstanbul’da İngiliz taraftarı Müderrisin ve Teâli-i İslam cemiyetlerine mensup olarak, Anadolu’daki kuvay-ı milliye aleyhine bu cemiyetler adına beyanatlar, yazılar neşretti. Ve bunları da İkdam gibi gaze-telerde yayınladı. Ankara Hükümeti ve kuvay-ı milliye bu menfi yazıları gördü, okudu. Amma buna rağmen, Ankara hükümeti Bediüzzaman’ı ısrarla ve defalarca Ankara’ya davet etti. En sonunda, Mareşal Fevzi Çakmak ve eski Van valisi Tahsin Beyin (Özer) araya ricacı konularak Ankara’ya davet edildi. 19 Kasım 1922’de Büyük Millet Meclisi’nin dinleyici salonunda görünmesiyle Antalya Mebusu Rasih Efendi ve arkadaşları tarafından Büyük Millet Meclisi Reisine önerge verilerek bütün meb’usların Bediüzzaman’a “hoşamedi” etmeleri istendi. Ve bu önerge Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilerek Bediüzzaman, ayakta, dakikalarca alkışlandı. [68] Daha sonra bütün meb’uslar ve kumandanlar ve başta Mustafa Kemal Paşa tarafından; Bediüzzaman’ın ayakları önüne dünyevî bütün ikballeri serdikleri ve neyi isterse yerine getirileceği, mesela Van’da kurmak istediği Medresetüzzehra namındaki üniversitesinin inşaatı için, o dar zamanın durumuna göre ve paranın çok kıymetli olduğu günlerde, 150.000 banknotun tahsisine Meclis’ce kanun [69] çıkarılması gibi, son derece önemsenme ve ihtiramlar, ayrıca M. Kemal Paşanın kendisine mebusluk, Şark Vaiz-i Umumiliği gibi büyük teklifler yaptığı ve dahası hususi köşk ve Diyanet Reisliği gibi tekliflerle karşılandığı... Bu yazdıklarım hayali değil, vaki olmuş gerçeklerdir ve belgelidirler. Bu konuda soracağım şey şudur: Bediüzzaman Hazretleri kuva-yı milliyeyi düşman göstererek, aleyhlerinde beyanatlar neşretsin, halkı aleyhlerine kışkırtsın ve onu tezyif ve tahkir etsin, ama her şeye rağmen Ankara Hükümeti onu takdir ederek ısrarlarla Ankara’ya davet etsin, Ankara’ya geldikten sonra da, ona karşı lazım gelen her türlü saygı ve ihtiramı göstersin!.. Elbetteki hiçbir akl-ı selim ve gerçekçi hiçbir sağlam düşünce buna “evet” diyemez. Eğer evet demiş olursa, o durumda Ankara Hükümetini, başta M. Kemal Paşayı ne yaptığını bilmez kimseler olarak kabul etmekle mümkündür. Çünkü, İstanbul’da kuva-yı milliye aleyhinde bulunmuş olanlar bilahare hepsi yurt dışına kaçtı, İskilipli Atıf Hoca gibi bazıları da idam edildi. Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî TahrifleriYeni Mesaj adındaki gazete ve aktör yazarı Muhar-rem Bayraktar’ın herzeledikleri iftiralı vesveselerinden, aleme ibret numunesi olarak birkaç iddialarını ele alacağız. Sayfalar dolusu iftiralarına ve vakvakları andıran seslerine bakacak ve bulaşacak vakit ve halimiz yoktur. Yeni Mesaj’ın Birinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları“Said-i Nursi Hürriyet ve İtilaf fırkasında iken, Müderrisin Cemiyeti’ni kurdu. Sonra da Teâli-i İslam Cemiyeti olarak meydana çıkan bu cemiyette üye olarak, kuva-yı milliye aleyhinde yazılan bildiride Said-i Nursi’nin imzası var... Ve bu bildiri İkdam gazetesinin 16 Eylül 1919 sayısında yayınlandı.” [70] dedikten sonra, adı geçen bildiriden bazı pasajlar vermektedir. Üstad Bediüzzaman 1918’den İtibaren Siyasi Hiçbir Cemiyete GirmediBu çok şeni’ ve son derece acı ve galiz iftiranın cevapları az üst tarafta verilen son derece açık, zahir ve bahir belgelerdir. Bununla beraber, şu an önümde duran İkdam gazetesinin aynı tarihli sayısının fotokopisinde ileri sürülen bildiriden eser yoktur. Öyle bir bildiri yer almadığına göre bu iddia yalan olmuş oluyor. Dürüst bir insanın: “Falanca gazetede şunlar var dediğinde”, o gazetenin klişesini ibraz etmesi gerekir. Anlaşılıyor ki, yazar bir mukallittir, fikir hempalarından taklid eyler, bu defa gazete dışında (İkdam dışında) bir iki kaynak daha veriyor. Bu kaynaklardan birisi, Prof. Yücel Özkaya’nın bir dergide ya-yınlanan “Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler” adında bir makalesidir. Yazar, Bediüzzaman’ın Müderrisin Cemiyeti’nde –ilk kuruluşunda–kurucu değil, bir üye olarak isminin bulunduğundan söz eder, öteye gitmez. Öbür kaynak da, bunun gibilere dayandığı anlaşılmakta. Az sonra gerçek tahkikli belgeler verilecektir. İşin gerçek durumuna baktığımızda: Bediüzzaman Hazretleri 1918 Temmuzunda Rusya’dan firar edip İstanbul’a geldiği günden, ta 19 kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılıp Ankara’ya gidinceye kadar siyasi hiçbir cemiyete girmiş değildir. Yalnız esaret dönüşünde Harbiye Nazırı Enver Paşanın ısrarıyla Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye aza olarak resmen tayin edilmiştir. Ve bu arada hiçbir siyasi yönü olmayan iki cemiyete de üye olarak katılmıştır. Bunlardan birisi Hilal-i Ahdar Cemiyeti (Yeşilay), ikincisi ise, kuruluş tüzüğünde, siyasetle kat’î surette meşgul olunamayacağı, sadece müderrislerin haklarını aramak ve halka dinî nasihatlarda bulunmak maksadına yönelik esaslar üzerine kurulmuş olan Müderrisin Cemiyeti’ne de üye olarak katılmıştır. Hilal-i Ahdar Cemiyeti’nin kuruluş gayesi ise, şeytan ve mel’un İngilizlerin İstanbul’u işgalinden itibaren, gemiler dolusu, beyin uyuşturan içkileri dışardan getirip İstanbul’a sokmaları ve onunla beyinsiz bir takım avereleri uyuşturup düşüncelerini felcetmek ve işgal işini böylece kolaylaştırmak için idi. İşte Hilal-i Ahdar İngiliz’in bu şeytani planına karşı kurulmuştu. [71] Bediüzzaman’ın siyasi cemiyetlere asla katılmadığını gösteren onun yazılı şu sözleridir: “S. Hangi cemiyettensin? Neden muhalefeti tenkit ediyorsun? “C. Şüheda cemiyetindenim. Tek bir veliyi inkar veya istihfaf etmek meş’umdur. Öyle ise, iki milyon evliyaullah olan şühedayı inkar etmek ve kanlarını heder etmek meş’umların en meş’umudur. Zira muhalefet der: ‘Haksız olarak harbe girildi. Hasmımız haklı idiler.’ İşte şu hüküm, iki milyon şühedanın şehadetini inkardır. Bence en çok duamız bu olmalı.” Üstad’ın bu beyanı gösteriyor ki o, siyasi cemiyetlerle alakası olmadığı gibi, İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne muhalif olan İtilaf fırkasında ise asla değildir. Adı konu olan İkdam gazetesi önümde duruyor. Yazarın bahsettiği bildiri 16 Eylül 1919 tarihli nüshasında yok. Gazetenin 26 Eylül 1919 tarihli sayısında Cemiyet-i Müderrisin namına yayınlanan bir beyanname vardır. Bir de, İkdam gazetesi 9 Mart 1920 tarihli nüshasında; Ermeni meb’usu Bogos Nobar ile Şerif Paşanın Paris’te birlikte “Kürt ve Ermeni İttifakı” adı altında bir muhtıra hazırlayarak Lozan Konferansı’na sunmak; Kürt ve Ermeniler birleşik bir devlet kurmak teşebbüslerine karşı, Bediüzzaman Hazretleri ve iki doğulu arkadaşının beraber hazırladıkları son derece şiddetli ve hiddetli bir protesto yazısı yayınlanmıştır. Bunun dışında Bediüzzaman Hazretlerinin İkdam’da hiçbir yazısı yayınlanmamıştır. [73] Bu konuda geniş araştırma yapan mutemed bazı kaynaklar elde ettik. Bu kaynaklar özetle şunlardır: 1. Prof. Dr. Tarık Ziya Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Mütareke Dönemi, C. 2, ss. 382-397. 2. Kemal Gurulkan, “Teali-i İslam Cemiyeti” İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1996 ve Köprü, “İslâm’ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Teâli-i İslâm’a”, Güz 2000, Sayı: 72, ss. 5-14. Bu araştırma yazısı ve bu yazıda isimleri verilen gazeteler, dergiler ve kitap isimleri, rakamlarıyla beraber aşağıda sırasına göre verilecektir. İşte çarpıtılan tarihi hadiseyi kısaca tahlil ediyoruz. Cemiyet-i Müderrisin ve Teâli-i İslâm Cemiyetinin Gerçek Mahiyeti ve Üyelerinin KimliğiÖnce Cemiyet-i Müderrisin31 Mart hadisesi sebebiyle, din adamları ve müderris ulemaya karşı oluşan umumi bir antipati (iğbirar), ulema zümresini İttihad ve Terakki’den uzaklaştırıp, muhalefet vaziyetinde olan Hürriyet ve İtilaf fırkasına yanaşmaya itmiştir. Birkaç sene sonra da, ulema heyeti bu fırkadan (partiden) ayrılarak; haklarını arama ve haksız, usulsüz atamaların önüne geçme gibi gayelerle, ama hiçbir surette cemiyet olarak siyaset ve siyasi işlere karış-mamaya ve sadece halkı nasihat yoluyla irşad eylemeye çalışmaya yönelik olarak 15 şubat 1335/1919 tarihinde “Müderrisin” ismi altında bir cemiyet kurdular. Cemiyet kurulduktan sonra, cemi-yetin kuruluş gayesinin beyannamesini ve hizmet sahalarının sınırlarını tayin eden bildirgesini yayınladılar. [74] Bu cemiyetin kurucuları: 1. Fatih Dersiamlarından Abdülfettah 2. Fatih Dersiamlarından Geyveli İbrahim Hakkı 3. Fatih Dersiamlarından İskilipli Mehmed Atıf 4. Beyazid Dersiamlarından Ermenekli Mustafa Safvet Efendi. Azaları: 1. Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından Eşref Efendizâde Şevketî 2. Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından Said-i Kürdî 3. Fatih Dersiamlarından Düzceli Zahid (Zahid Kevseri) 4. Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Sahn Medreseleri Fıkıh Müderrislerinden Seydişehirli Hasan Fehmi 5. Darü’l-Hilafeti’l-Aliye İbtida-i Dâhil Medreseleri Mantık Müderrisi Manisalı Mustafa 6. Fatih Dersiamlarından Âsitâneli Hafız Abdullah 7. Dersiamdan Sinoplu Mehmed Efendilerdir. [75] İzmir’in işgali olayı üzerine, Sultan M. Vahidüddin’in beyanatından sonra, Müderrisin Cemiyeti de 26 Eylül 1335/1919’da, istişaresiz, yani üyeler haberdar edilmeden siyasi bir bildiriyi İkdam gazetesinde neşretmesi üzerine, üyelerin hemen hepsi bu cemiyetten ayrılmışlardır. [76] Cemiyet-i Müderrisin, 10 Kasım 1335/1919’da Genel Kurul toplantısını yapacağını gazetede ilan etmiş ve 14 Kasım 1919’daki Genel Kurul’da almış olduğu bir kararla: “Cemiyeti genişletelim..” diye, müderrisler dışında bir çok insanı içine alarak Teâli-i İslâm cemiyetine dönüşmüştür. [77] Ve Teâli-i İslâm CemiyetiProf. Dr. Tarık ZaferTunaya der ki: Bu cemiyetin üyeleri içinde, Müderrisin Cemiyeti’nden sadece iki isim vardır. Bunlar da İskilipli Mehmed Atıf ile Seydişehirli Hasan Fehmi’dir. [78] 33 Teâli-i İslâm Cemiyeti Kurucuları: 1. İskilipli Mehmed Atıf Efendi, 2. Konyalı Abdullah Atıf Efendi 3. Bergamalı Mehmed Zeki Efendi, Kâtib-i Umumi (Genel Sekreter) Azaları: 1. Erzincanlı Hasan Fehmi Efendi 2. İstanbullu Şerefeddin Efendi 3. Manisalı Hayreddin Efendi 4. Tarih Müderrisi Tahirü’l-Mevlevi 5. Kayserili Şemseddin 6. Seydişehirli Hasan Fehmi Efendi [79] İşte gözler önünde görüldüğü üzere Teâli-i İslâm Cemiye-ti’nde Bediüzzaman Hazretlerinin ismi yoktur. Müderrisin Cemiyeti’nde bulunması ise, bütün kurucuları meşhur alim ve büyük müderris insanlar olan, aslî gayesi ve tüzüğüne göre siyasetle ilgisi olmayan bir cemiyet içinde, sadece muvakkat bir üyelikten ibaret olmuştur. Sonra Cemiyet, siyaset-i ecnebiye alet olacak bir tarzda maksadı dışında ve hem de istişaresiz, izinsiz bildiriler neşredince bu cemiyetten ayrılmış ve şahsı adına kuva-yı milliyeyi destekleyen makaleler ve kitaplar neşretmiştir. 35 Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006. Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin BildirisiAğustos 1920’de İstanbul Hükümetinin almış olduğu bir karar üzerine, Şeyhülislamlık bir fetva yayınladı. Ayrıca da Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin de kuva-yı milliye aleyhine bir bildiri yayınlayacağı duyuldu. Bunu duyan cemiyet azalarından Tahirü’l-Mevlevi ile İskilipli Muhammed Atıf Efendi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiye çıkarak: Cemiyetleri adına öylesi bir bildirinin altına mühür vurulmamasını istediler. Uzun münakaşalar oldu. Cemiyet içinde de bildiri aleyhinde mücadeleleri sürdü. Bunun üzerine bildiri için cemiyette oylama yapıldı. 10 üyeden 5’i red, 5’i evet dedi. Cemiyet Reisi İskilipli Mehmed Atıf Bey de red oyu kullanınca bildiri mühürlenemedi. Ama, 23 Teşrin-i Evvel 1920 tarihli Vakit gazetesi, Eskişehir’de Teâli-i İslâm Cemiyeti imzası taşıyan bir takım bildirilerin Yunan tayyarelerinden atıldığı haberini vermişti. Zaten oylama sırasında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin damadı M. Zeki, üyelere hitaben: “Siz kabul etseniz de, etmeseniz de, hükümet bu beyannameyi Anadolu’ya gönderecektir.” diye bağırdığını ve bilahare Tahirü’l-Mevlevi’nin Ziraat Nazırlığındaki vazifesine son verildiği kayıtlıdır. [80] Evet, hadisenin tarihi belgeleri bunlardan ibaret... Düşünüyorum da, acaba kendilerini dipten zorlayarak yırtı-lırcasına Bediüzzaman’a karşı şimdi buğz ve kin kusan şu bedbahtlar bu katî’ belgeler karşısında bir utanç duyabilecekler mi? Kim ne yaparsa, yapsın!.. “Bir şem’a ki Mevla yaka üflemekle sönmez”... Yeni Mesaj’ın İkinci İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıŞöyle diyor insafsız Bay Muharrem: “... Said-i Nursi’nin Birinci Dünya Savaşında, Müslümanlarla savaşıp ölen Hıristiyanlar için söylediği: ‘Kafir de olsalar onlar hakkında Rahmet-i İlahiyenin mükafatları vardır’ şeklindeki dudak uçuklatan sözleri idi.”35 Cevap: Bu tahrifçiye cevaba, Fuzuli-i Bağdadînin bir güzel ve hikmetli sözüyle başlamak istiyorum: “Kalem olsun eli ol katib-i bed tahririn, [81] Ki fesad-ı rakamı surumuzu şur eyler” Yani; “Kötü yazan, kalem karıştıran o katip, bir rakamın oy-natılmasıyla, ‘sûr’ kelimemizi ‘şûr’ yapar”. Bu insafsız adam da aynen öyledir. Çünkü Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri 1942’lerde, Kastamonu vilayetinde 66 yaşında sürgün hayatı yaşarken bahse konu mektubunu yazmış olduğu halde, gördüğünüz gibi, bu tahrifçi ve insafsız adam, “Said-i Nursi’nin Birinci Dünya Savaşında...” diye başlıyor ve devam ediyor: “Müslümanlarla savaşıp ölen Hıristiyanlar için söylediği: ‘Kafir de olsalar onlar hakkında Rahmet-i İlahiyenin mükafatları vardır’...” Yani kasıtlı tahrifçiye göre bu sözleri Bediüzzaman söylemiş!.. Oysa ki, 1942’de “Müslümanlarla savaşan kafirler” diye bir şey yoktur. Çünkü müslümanların katıldığı savaş yoktur. Amma İkinci Cihan Harbinin en şiddetli günleri yaşanmaktadır. Almanlar, Ruslarla ve İngilizlerle savaşıyor. Her iki taraf da gayr-i müslimdir. Hal böyle iken, Hazret-i Üstad’ın şeriata ve hakikate uygun ve hakikatli sözlerini böylesine iftiralı tahrif eyleyenin, acaba hükmü şeriatta nedir? Elcevap: İslam mahkemelerinde şahitliği gayr-ı muteber, sözüne inanılmaz bir fasıktır. İşte biz de, Hz. Bediüzzaman’ın bahse konu 1942 tarihli mektubunu asıl metniyle vererek bir iki söz daha edeceğiz. “Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.” [82] Bu mektubun, İkinci Cihan Harbi ortalarında yazıldığını gösteren alttaki paragraftır. Şöyle diyor: “Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa, Rusya’daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim.” [83] Şimdi gelin beraberce şu insafsız muharrifin haline bakalım, iftirakarane sözlerine dikkat edelim ki, bu yazar Bediüzzamana atfen: “Müslümanlara karşı savaşıp ölen Hıristiyanlar için söylediği” diye yazmış. Ey ehl-i iman! Üstad’ın şu sözleri içinde böyle bir kelime gördünüz mü?.. Elbette ki “hayır” diyeceksiniz. Çünkü karanlık mihrakın yazarı yalan uyduruyor, gerçeği tahrif ediyor... Dinini, imanını zındık şeytanlara peşkeş çekiyor. Bu yazar bir de, Bediüzzaman için: “... dudak uçuklatan sözleri idi” diye sözlerini, bir herzeleme olarak tanıtıyor. Amma iyice bilinsin ki, şu iftiraların uydurulduğu ilk gününden ve başından beri Hz. Üstad Bediüzzaman ve Nur mesleğiyle böyle zendeka hesabına yalan ve iftiralarla uğraşanlar, bila-istisna alemde rezil ve rüsvay oldukları gibi, akibetleri de hüsran olmuştur. Yeni Mesaj’ın Üçüncü İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıŞöyle diyor bay yazar: “Kafkas cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratül-İ’caz’da yine Hıristiyanlara seslenir şöyle der: ‘Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan... esasat-ı diniyye üzerine [84] bina ediniz’ diye teklifte bulunuyor.” ve devam ediyor: “Halbuki Said-i Nursi’nin söylediğinin tam aksine Kur’an Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmelerini (...) emreder”. “Said-i Nursi Hıristiyanlara “bütün bütün dininizi terk edin” diye çağrıda bulunan Kur’an’ı adeta tahrif ederek, bunun tam tersini yansıtır risalelerine.” Ayrıca yine der ki; “Said-i Nursi cephede Ruslara kurşun sıkmış mıdır?” [85] Cevap: Bütün bütün vicdandan soyulmuş kimselerin yapabileceği şu rezil iftiranın tahliline geçmeden, bütün dünya Müslüman alimlerinin en âlî bir mertebede takdir ve beğenilerini kazanmış ve bugün Sudan ve Mısır/Aynuşşems Üniversitelerinde ve ayrıca Mekke-i Mükerreme’de seyyidler cemaatının ma’hedlerinde (büyük medrese) ders kitabı olarak okutulan; ve 1918’de tab’edildiğinde Şeyhülislamlık tarafından Osmanlı ülkesinin bütün müftülüklerine birer tane gönderilen dünya çapında meşhur olan nadide İşaratu’l-İ’caz kitabının, harikulade ve emsalsiz bir tahlil ile yapılmış tefsir ve müfessirliğine bir echel şahsın Kur’an-ı Azimüşşanın hiçbir hakikatına vukufiyeti olmayan sadece piyasadaki bazı nakıs tercümeleri gören bir adamın ibareyi tahrif ederek dil uzatması, ister istemez insanın aklına şu güruh-u iftirakârların arkasında müthiş bir zendeka komitesinin varlığını ihsa ettiriyor gibidir. Her ne ise!.. Şimdi gelin, beraberce İşaratül-İ’caz tefsirinin mevzu-u bahis o bölümüne bakalım. İşte önce Arapça metni:
Üçüncüsü: Arabi ibarenin burasında, İslamiyetin asr-ı saadette yeşeren bir ağaç gibi olup, kökü mazinin derinliklerinde, dalları ise istikbal semasında olduğunu izah ettikten sonra, Arabi ibare şöyle devam eder.
Şimdi de bu ibarenin Türkçe tercümesine geçiyoruz: “ (Yani: “Senden evvel gelen peygamberlere nazil olmuş kitaplara da iman ediyorlar” diye olan tavsifat) bir teşviki tazammun ediyorlar. Teşvik ise, inşaî hükümleri tazammun eyler. Yani mesela: “Şöyle şöyle iman ediniz ve tefrikaya düşmeyiniz” gibi hükümler. “Sonra “Birincisi: Medlülün delil üzerine olan atfıdır. Yani delil ile ispatı yapılmış olan eski peygamberlerin ve kitaplarının medlulu,
[86] “İkincisi: Delilin medlul üzerine olan atfıdır. Bu mana da şöyle ifade edilebilir: “Ey ehl-i kitap! Siz madem geçmiş peygamberlere ve kütüb-i salifeye iman ediyorsunuz, herhalde Kur’ana ve Hazret-i Muhammed’e(asm) de iman etmeniz lazımdır. Zira, eski peygamberler ve onların kitapları Hz. Ahmed’in(asm) geleceğini müjdelemişlerdir. Hem çünkü eski peygamberlerin ve kitaplarının doğruluklarının medarı ve peygamberliklerinin merci’ ve menatı, hakikatıyla ve ru-huyla en ekmel vechiyle Kur’anda ve en zahir bir tarzda Hz. Muhammed’de(asm) bulunmaktadır. Şu halde, kıyas-ı evlevî ile yani, eğer onlar peygamber iseler ve ellerindeki kitaplar Allah’ın fermanları iseler; herhalde ve hiç çaresi yok, bu da onlar gibi peygamberdir, elindeki Kur’an da Allah’ın kelamıdır. “Üçüncüsü: Yukarıda Arapça metin içinde Türkçe hülasası yazıldı. “Dördüncüsü: Bu ayet cümlesinde, ehl-i kitabı imana teşvik etmeye ve sonra ünsiyetlendirmeye ve onlara kolaylık göstermeye bir işaret de vardır ki; bu cümle-i ayet ehl-i kitaba sanki der: “Sizin bu yola (Kur’an yoluna), bu çizgiye girmenizde bir zorluk, bir meşak-kat, bir sıkıntınız olmaması lazımdır. Zira ki siz, birden bire eski kabuğunuzdan çıkmayacaksınız. Belki sadece inandıklarınızı tekmil etmiş olacaksınız... Ve sizin yanınızda müesses olan inancınız üstüne bina edeceksiniz... “Evet, Kur’an, usûlü’d-din ve akaidde ta’dil edici, tekmil edici olduğu gibi, kütüb-ü sabıkadaki ve geçmiş şeriatların asıllarındaki bütün mehasini kendisinde toplamış bir kitaptır. Ancak zaman ve mekanın teğayyür ve değişkenlik göstermeleriyle, tahavvül ve tebeddül edebilme kabiliyetinde olan teferruatta ise, Kur’an müessistir. Yani, ahkam-ı şeri’yeyi te’sis edicidir...” [87] İşte dünyanın istihsan ve takdir ettiği ve Birinci Cihan Harbinin yadigarı İşaratü’l-İ’caz’ın Yeni Mesaj’dan bir yazarın basiretsizce itirazına medar bölümünü, Arapça metnini ve tercümesini gördünüz. Nasıl Hz. Bediüzzaman’ın nurlu ifadelerinin önünü-arkasını okumadan, sağını-solunu kırparak, iftiralarına göre kalıplayıp neşreden mezkur gazetenin marifetini de gördünüz!.. İsterseniz o iftira düzmeceleri bir daha göz önüne getirelim: “Kafkas cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratü’l-İ’caz’da yine Hıristiyanlara seslenir şöyle der: ‘Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniyye üzerine bina ediniz’ diye teklifte bulunuyor.” diye yazmış. Hz. Üstad’ın Arabî asıl olan ifadesinde “bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor.” değil, “Siz birdenbire eski kabuğunuzdan çıkmayacaksınız” ifadesiyledir. Ama merhum Molla Abdulmecid Efendi (Bediüzzamanın kardeşi) bunu öyle yazmış. Gerçi arada bir fark var. Birinci şekli “Size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor” olsa, Kur’an’ın emri gibi olur. Ama Arabî asılda: “Sanki onlara der: ‘Birdenbire (eski) kabuğunuzdan çıkmıyacaksınız.” olsa, bir emir değil, halin oluş şekli, neticesi öyle olur. Biz mese-leyi Molla Abdülmecid’in tercümesine göre değerlendirmeye alırsak, iş nereye varır? Bence hiçbir yere varmaz. Çünkü Kur’an ehl-i kitabı peygamberimizin lisanıyla diye çağırırken “din ve itikadınızı tamamen atıp ve bırakıp geliniz!” demiyor. Belki: “Bizim ve sizin aramızda hükümce müsavî olan bir kelimeye geliniz. O kelime de: hiçbir şeyi (ubudiyetimizde) Allah’a şerik yapmayalım... ilh.” İşte bu ayete baktığımızda; din ilminde cahil yazarın söylediği: “Halbuki Kur’an Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmelerini... emreder” sözü mesnedsiz, atma ve hükümsüzdür. Hayır, yazar efendi! Çünkü senin “Kur’an emreder” şeklindeki kafadan dolma, kendi reyin ile tefsirin gibi, Kur’an’da öyle açık emirli bir ayet yoktur. Bediüzzaman Hazretleri için “Hıristiyanlara seslenir” diye yazması, kizipli bedbahtça bir iftiradır. Çünkü o Üstad-ı Müfessir, harbin en dehşetli halleri içinde Kur’an’ın en ince nüktelerini buluyor, tefsirini yazıyordu. Tefsirinde Hıristiyan kelimesini hiç ağzına almadan, hep ehl-i kitap diye yazmıştır. Çünkü Kur’an öyle diyor. Seslenme, eğer bir hitap ise, o Bediüzzaman’a ait olmaz, Kur’an’ın mana ve mazmunlarından çıkan bir hitap olur. Acaba bu ayetin tefsirinde başka müfessirler ne diyor diye bir-iki meşhur ve muteber tefsir kitaplarına baktık. İşte: 1. Büyük allame Muhammed Eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadir isim-li dünyaca meşhur tefsiri, C. 1, s. 114’te aynı ayetin bu bölümü için derki: “İbn-i Cerir’in tercih ettiği ve Sudiyyin tefsirinde Hz. İbn-i Abbas ve İbn-i Mes’ud ve sahabelerin bir kaçından naklettiği şu: (ayette kasdedilenler) ehl-i kitabın mü’minleridirler. Çünkü onlar; hem Allah’ın Hz. Muhammed’e, hem de ondan öncekilere inzal eylediklerinin arasını cem’etmişlerdir. Ve bu ayet onlar için nazil olmuştur.” 2. İmam es-Seyyid Muhammed Reşid Rıza, El-Menar isimli tefsirinde Şevkanî’nin sözlerini tekrar etmekle beraber, mevzumuzu ihsas ettirir tarzda şu enterasan sözleri söyler: “Kur’an’a iman edenler birkaç çeşittir. Birçok kimseler var ki, Kur’an hakkındaki düşüncelerini sorsanız, derler ki: ‘O şeksiz Allah’ın kelamıdır.’ Fakat bunu böyle diyenlerin amelleri ve halleri Kur’an’a arzedilse görülecektir ki; Kur’an’ın emirlerine bütün bütün mübayindir, tersdir. Çünkü Kur’an gıybetten, iftiradan ve yalandan nehyederken, onlar hem gıybet ediyor, iftiraya koşuyor, yalan söylemeyi de bir günah saymıyorlar.” [89] 3. et-Tefsirü’l-Kebir de aynı ayet cümlesinde: “Bu ayette bir hususîlik vardır ki, o da: İki ciheti birleştirenlerin [eski peygamber ve kitaplarına imanla beraber Hz. Muhammed’e(asm) ve Kur’ana iman etmeleri cihetleri] şereflerlerini artırmaktadır. Sonra da, Abdullah bin Selam(ra) gibileri bu teşrif (şereflendirme) ile göstererek, emsalleri-nin bu dine girmelerini terğib ve teşvik etmektedir.” [90] 4. el-Alusi, Tefsir-i Ruhu’l-Maani’sinde, aynı ayet: “Bunlar ehl-i kitap mü’minleridir” İbn-i Mesud’dan naklettiği bir hadisle te’kid eyler. Ayrıca, bir çok ayet ve hadislerle der ki: “Ehl-i kitap mensupları iman ettiklerinde iki kat ecirleri vardır” diyerek teşvik ve terğib eyler. [91] İşte en mühim ve en kıymetli tefsirler böyle diyor. Acaba en ali müfessir-i Kur’an olan Hz. Bediüzzaman, bütün tefsirlerin birleştiği ayetteki “teşvik ve terğib” işaretinden dört nükteli manayı çıkarmasına kim hayır, diyebilir?.. Hayır diyemez. Çünkü o tefsir Kur’an’dandır. Şu münasebetle Bediüzzaman gibi bir İslam mücahidi, müceddidi, müfessiri ve mütekellimi bir zat-ı kerime, iftiradan, gıybetten ve yalandan ibaret dil uzatanlara şöyle bir seslenmek icabediyor: “Ey karanlık mihraklar adına kazf-ı muhsanat yapan yazarlar!.. Siz kimsiniz ki, bir müfessir-i Kur’an’a karşı söz söyleyesiniz! Bu meydan, allame ve müçtehid müfessirlerin meydanıdır. Kur’an’ın esrarını istihrac edenlerin alanıdır. Buralara, aslı-faslı, ilmî şahsiyeti gayr-ı muayyen Haydolar, maydolar yanaşamazlar, burnunu sokamazlar!..” Yeni Mesaj’ın Dördüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevaplarıİftira ve cehalet içinde yüzen bu yazar, Hz. Üstad hakkında şöyle bir isnadda bulunuyor: “Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Said-i Nursi, askerlik kurumuna ise hiç de öyle bakmaz. Risale-i Nur talebelerine çağrıda bulunarak: ‘Askere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini’ ifade eder. (Lem’alar, 100)” Az aşağıda da, askerliğin önemini ve şu cahilane bedbahtça su-i edebinin esbab-ı mucibesinin yorumunu getiriyorum diye şöyle herzeliyor. “Ülkenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken, Said Nursi’nin talebelerine: ‘Askere gitmeyin’ diye fetvalar vermesi çok yadırganması gerken bir durumdur...” [92] Cevap: Bilgisiz, tarihi olaylardan habersiz bu yazarın şuradaki yorumu, “İkinci iftiralı vesvesesi” bölümündekinden daha çok amiyane bir cehaletin örneğini teşkil eder. Şöyle ki: Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar kitabını, 1927’de Barla’ya sürgün getirilmesinden bir müddet sonra yazmıştır. O tarihte ve sonrasında Türkiyenin hiçbir köşesinde, cahil yazarın “ülkenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken” şeklindeki iddiasını doğrulayan hiç bir olay yoktur. Şimdi mevzuyu bu kadarıyla bırakıp, Lem’alar kitabında yazılı olayı, Hz. Bediüzzaman’ın kendi ifadesiyle aynen aktaralım. “Üçüncü Meraklı Sual: “Bu yakınlarda İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi’lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir?.. “Elcevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz, fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen faide bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, mü-nafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. “Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-i rızamla, böyle kıymettar kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, “bedel-i nakdiye” bin lira ka-dar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymettar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. “... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.” [93] İşte, Hazret-i Bediüzzamanın mevzu’ ile ilgili beyanı, ifadesi bu... Teşvişçi yazarın, “Said-i Nursi, Risale-i Nur talebelerine çağrıda bulunarak: ‘Askere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini’ ifade eder.” tarzındaki tahrifli ve tezvirli ifadesiyle, Hz. Üstad’ın beyanı arasında bir uyum, bir münasebet görüyor musunuz?.. Elbetteki hayır, diyecek-siniz. Hz. Üstad: “Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsi-ye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar.” diyor. Yazar ise, son derece tecahülden gelerek, tahrif edip: “Askere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle...” diye uyduruyor. Bir defa, askere gitmek veya gitmemek, şahısların elinde değil, devletin elindedir. Kendi iradesiyle, askere gitmeyip Kur’an’a çalışmak diye bir metod bulunuyormuydu ki, Bediüzzaman talebelerine öylesi bir çağrıda bulunsun. Hem Hz. Üstad’ın bahsettiği “Hizmet-i kudsiye-i Kur’aniye-i Nuriye” Kur’an’ın metnini öğrenmeye çalışmak değil, Kur’an tefsiri Nur risalelerini elle yazıp çoğaltmak ve neşretmek hadisesidir. Harp patlarsa, 45’ten aşağı yaşlarda herkes askere çağrılacağı için, Risale-i Nurları elle yazıp çoğaltanlar da mecburen askere alınacaklardı, diyor. Param olsa, nakdî bedel bin lira da olsa verecektim diyerek askerliğin mecburî bir vazife olduğunu ifade ediyor. İşte buna göre yakıştırılmış yalanlı iftiralarını görün!.. Acaba İngiliz ve İtalyanların bu hükümete ilişme hadisesi ne idi?.. 1926 Nisanında İtalyan Başbakanı Mussoloni ve İngilizler’in, Doğu Akdeniz ile ilgili olarak verdikleri demeç üzerine, Türkiye Hükümeti Bakanlar Kurulu kısmi seferberlik kararı aldı. Fakat mesele, harpsız anlaşma ile sonuçlandı. İşte talihsiz yazarın karanlık mihrakın emirber neferliği hesabına söylediği kapkara cehaletle ve insafsızca olan şu: “Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Said-i Nursi...” şeklindeki sözü için herhalde Bediüzzaman Hazretlerini tanıyan herkes, her ehl-i vicdan belki de Allah ve melaikeleri de ona bedel bu adamı lanetliyor, nefrinler yağdırıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul’un İngilizlerce işgali sırasında onlara karşı haykırdığı “Tükürün o ehl-i zulmün o hayasız yüzüne” ifadesini, yalana dayanan müfterilerin yüzü de hakediyor. Evet, Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinde gö-nüllü alay kumandanı olarak katıldığı harpte harika kahramanlık destanları yazdırdığı gibi, harici tecavüzler ve istilacı ecnebilere karşı her zaman mücadele etmiştir. Vatanın sınırlarını koruyan askerlere ve askerliğe karşı hiçbir menfi tavrı görülmemiştir. Orduyu ve askerleri kendi ruhuna yakın ve alakadar görmüştür. Birinci Cihan Harbinde ordunun yanında ve önünde iki buçuk sene gece-gündüz Rus ve Ermenilerle çarpışmış, 5 binden fazla talebelerini şehit vermiştir. En son, Bitlis şehri içinde sağ kalan 20 talebesiyle birlikte bir Rus taburu içine düşerek çarpışmış ve o yirmi talebesinden öz yeğeni Ubeyd de içinde olarak onaltısı da şehid düşmüştür. Daha sonra, kendisi de üç yerinden yaralan-mış, bir ayağı da kırılınca Ruslara esir düşmüştür. Ruslar tarafın-dan esir alınıp Sibirya’ya doğru götürülürken, bir süre Tiflis’te esirlerin yığılması için bekletilmiş. Tiflis’te iken, 1 Eylül 1916’da, Osmanlı Devleti Hariciye Nazırı Talat Paşa, Hilal-i Ahmer Reisi Besim Ömer Paşa’ya emirname göndererek, “Bediüzzaman Said-i Kürdi’ye 60 altın karşılığı 1254 mark parayı kurye eliyle ulaştırılmasını” emretmiş ve bu para kendisine ulaştırılmıştır. Temmuz 1918’de esaretten firar edip İstanbul’a ulaştığında, Tanin gazetesi hadiseyi “Muvasalat” başlığıyla haber olarak vermiş, Harbiye Nazırı Enver Paşa Bediüzzaman’ı Nazırlığa davet etmiş, lazım gelen ihtiramlarla karşılanmış, ne gibi bir vazife, makam isterse hemen verileceğinin teklifinde bulunmuştur. Ve bu arada Ordu-yu Hümayun adına kendisine “miralay nişanı” ve bir de “iftiharlı bir harp madalyası”nı vermiştir. Bunun yanında ordunun bütçesinden 150 altın lirayı da ısrar ederek Üstad’a kabul ettirdikten sonra, o günlerde yeni kurulmuş Darü’l-Hik-meti’l-İslamiye’ye ordunun bir delegesi sıfatıyla alınmasını Padişah ve Şeyhülislama teklifte bulunmuştur. Bu teklif hemen kabul görmüş ve Bediüzzaman 50 altın lira maaşla bu daireye resmen alınmıştır. [94] Çok insafsız olan bu adamdan ve arkasındakilerden hariç, ehl-i vicdana soruyorum: “Eğer Bediüzzaman askerlik düşmanı ve tecavüz eden ecnebi devletlere ve Hıristiyanlara aşık birisi ise, onun harpteki o destanlar yazdıran hali ne için ve tepedeki devlet ricalinin ona karşı şu iltifatları niye?..” Yeni Mesaj’ın Beşinci İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıYine boşuna çırpınan bay yazar diyor ki: [95] “O yıllarda Said Nursinin hafife aldığı tasavvuf erbabı ise, başlarındaki hocaların arkasında ‘suffe alayları’ olarak kurulan birliklerin başında, Said-i Nursi’nin ‘onlar da cennete girecek’ dediği kafirlerle savaşmakla meşguldu” dedikten sonra, “Bu gelişmelere bakınca Kafkas Cephesindeki savaşa sözümona katılıp, cephede yazdığı risalelerde ‘Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmemelerini’ söyleyen, bu zırvasına da Kur’an’ı delil gösteren Said-i Nursi’nin gerçek misyonunu incelemek gerekecek.” [96] Cevap: Şeytan aleyhilla’nenin de yazmasından utanacağı iftiraların bir kısım cevapları, “Üçüncü iftiralı vesvesesi” bölümünde ağzına taş gibi vurularak verilmiştir, tekrar etmeyelim. Yalnız “O yıllarda ehl-i tasavvufu hafife aldığı” şeklindeki şenaetdar ve şeametkar iftirasına karşılık sorarız ki, ey bedbaht adam!.. “O yıllar” dediğin hangi yıllardır?.. O yıllar eğer Birinci Cihan Harbi veya İstiklâl Savaşı ise, en büyük milis alayı Bediüzzaman’ın alayı olduğu gibi –ki az üstteki belgelerle ispatları yapıldı– Kurtuluş Savaşında da en büyük ve en tesirli hizmeti o yapmıştır. “Tasavvuf ehlini hafife aldı” şeklindeki kerih ve pis lafa gelince, sen bu iftiranın tahkikli, herzelemesiz ispatını yapmazsan, elbette cehennemin esfel-i safilinini boylayacağın gibi, dünyada da “kezzab” vesmini taşımaya mecbur olacaksın. Oysa ki, Hz. Bediüzzaman bir çok risalelerinde tarikat ve tasavvufu, aktap ve pirlerini layık oldukları senalarla yad ettiği gibi, onların dua, vird ve salavatlarından kendi dua kitabına alarak hayatı boyunca okumuştur. Bilhassa Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazali, Mevlana Celaleddin-i Rumi(kaddesallahu esrarehum) gibi kutup ve gavsları hürmetle sevmiş, kendine Üstad kabul etmiştir. Bilhassa Geylani Hazretleri(ks) ile kalbî ve ruhî alakadarlığı ömrü boyunca sürmüştür. Ayrıca tasavvuf ehlinin şatahat ve zahir-i şeriata aykırı gibi olan bazı söz ve hükümlerindeki problemleri ve vahdet-i vücud gibi müşkilatlı mesleleleri şeriat ve mantık usulleri içinde hall ve fasleden Bediüzzaman Hazretleridir. Risale-i Nurdan Onsekizinci Mektup, Onbeşinci Mektubun Birinci Makamı, ve İkinci Makamının ahiri; Dokuzuncu Lem’a ve Ondördüncü Lem’anın İkinci Makamı; Yirmidokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmı, Telvihat-ı Tis’a Risalesi gibi parçalar davamızın delilleridirler. Hele ayrıca cifir ve ebced ilmi ile tahlilleri yapılan Hazret-i Ali(ra) ve Hazret-i Gavs-ı Azam’ın(ks) kerametleri hakkında te’lif edilen Sekiz, Onsekiz ve Yirmisekizinci Lem’alar ve Sekizinci Şua bu iddiamızı daha çok takviye etmektedir. Bunların yanında 1935’te cereyan eden Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi müdafaatı olan Yirmiyedinci Lem’ada mahkemeye ve zamanın ehl-i idaresine karşı tarikatı nasıl müdafaa ettiğini görmek iste-yenler bakabilirler. Burada, bir tek numune –söylediklerimize hüccet olarak– Telvihat-ı Tis’a Risalesinin Üçüncü Telvih’inin son kısımla-rından bir paragraf alıyorum: “Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatler olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden bir kalesidir. Merkez-i hilâfet olan İstanbul’u beş yüz elli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşı-sında muhafaza ettiren, İstanbul’da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u huruşlarıdır. “İşte, ey akılsız hamiyetfuruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarikatin, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.” [97] Tahmin ediyorum, tarikat ve tasavvuf hakkındaki yalnız bu parça, bay yazarın Bediüzzaman hakkında ileri sürdüğü iftiralı tüm iddialarına çürütücü bir cevaptır. Hazret-i Üstad’ın bir varis-i nebi olarak söylediği tüm sözleri, şeriat, sünnet ve mantık süzgecinden geçirilerek söylenmiştir. İslâm âlemindeki ulema ve meşayih, Risale-i Nur eserlerini görmüş, okumuş, hiçbir itiraz vaki olmamıştır. O halde, Bediüzzaman mürşid-i ümmettir, insanlığın da muhdisidir. Ona, “Hıristiyan aşığı” diyen ya divane bir sarhoştur ya da–ister istemez–bir ifsad komitesinin ajanı, ya da ajanlarının biçare bir neferidir, diyeceğiz. Muharrem Bayraktarın: “... Said-i Nursi’nin cephedeki gerçek misyonunu incelemek gerekecektir.” demesine karşı... Cevaben deriz: Ağzındaki baklayı hemen çıkar ki kafandaki niyeti herkes görsün. Bediüzzaman’ın cephedeki misyonu, yani görevi sence ne olabilir? Harpte Enver Paşa’nın ve Kumandan Kel Ali’nin nazarı altında gösterdiği fedekarane kahramanlıklar ve neticesinde 5.000’den fazla talebesini feda edip, yani şehadet mertebesine kavuşturduktan sonra, kendisi de yaralanıp ve bir ayağı da kırılıp Ruslara esir düşen fedayi-i İslam bir Bediüzzaman’ın vatanı savunmaktan ve şehadet şerbetini içmekten başka ne gibi gizli bir misyonu olabilir?.. “Harpte Ruslara tek bir kurşun sıkmadı” diyenlerin gözleri kör olsun. Esaretinde Rus Başkumandanı Nikolaviç’e karşı İslamın izzetini, din ilminin vakarını muhafaza için, ölümü beş parayı sayarak kıyam etmemesi –ki, bütün Müslümanların medar-ı fahrı olmuştur– ne gibi bir gayeye matuf ve yönelikti acaba?.. Evet, ey yazar efendi! Onun cephedeki gizli herhangi bir gayesi bir misyonu hakkında bildiğin bir şey varsa, hemen bir an evvel yumurtla!.. Ama eğer bir şey yazarsan, mertçe olsun, öteden beri yapa geldiğin gibi “neffasati fil ukad” cinsinden ol-masın!.. Yeni Mesaj’ın Altıncı İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıŞu altıncı bölümde, kısa-kısa alıntılar ve pratik cevaplar verilecektir. 1. “Şöyle diyor Said-i Nursi: Birinci Dünya Savaşında bizimle savaşmış da olsa, bir Hıristiyan şehit sayılır ahirette mükafatı vardır. (Kastamonu Lahikası, s. 45.)” [98] Cevap: Hz. Üstad’ın böyle bir ifadesi yoktur, yalan ve iftira atılmıştır. İzahı: “İkinci iftiralı vesvese” kısmındadır. 2. “Müslümanlık-Hıristiyanlık ittifakını bozmaya çalışanlara karşı üç zümre; Nurcular, Hıristiyan ruhaniler ve misyonerler uyanık olmalıdır.” diye yazmış. [99] Cevap: Hz. Üstad’a atfen, şuraya tahrif ve tağyir edilerek yazılan cümle, onun bir ifadesi olmadığı gibi; tam metin ve yazı-lış sebebi, Birinci Bölüm’ün Üçüncü Faslındadır, lütfen dikkatle bakınız, iftira ve kasdî çamur atmalarını görünüz!. 3. “Zaten (Tevbe Suresi 84-113 ve 114.) Ayetlerde Hıristiyanlara rahmet dilenmeyeceği, dua edilemiyeceği açıkça ifade ediliyordu.” [100] Cevap: Bu iddiacılar yazılarında Risale-i Nurun ibarelerini hep tahrif edegeldiklerini buraya kadar metinler göstererek, ispatlayıp geldiğimiz gibi, gazetenin bu sayısında, Kur’anın iki ayetine yapılan atıf gözüme ilişti, bakayım dedim. Açtım baktım, sözü edilen iki ayette Nasara veya umumi olarak ehl-i kitap hakkında hiçbir işaret dahi yoktur. Demek, bu adamlar Kur’an’ın manalarını da keyiflerine göre tahrif edebiliyorlar. Mezkür ayetin meallerini veriyorum: “Müşriklerin cehennem ashabı oldukları tebeyyün edip anlaşıldıktan sonra, peygambere iman etmiş olan kimselere artık düşmez ki, onlara mağfiret dilesin. O müşrikler yakın akrabalar da olsalar...” “İbrahim Aleyhisselamın babası Azer için mağfiret dilemesi, sadece önceleri ‘senin için istiğfarda bulunacağım’ va’di üzerine olmuştu. Sonra onun Allah’ın düşmanı olduğu açığa çıkınca artık ondan teberri edip yüz çevirdi...” İşte ayetin birincisi “müşrik” diyor. İkincisi “Allah’ın düşmanı” diyor. Ama Hıristiyan, Yahudi demiyor. Çünkü müşrikler ve putperestlerin kafirlikleri ayrı, ehl-i kitap olan Hıristiyan ve Yahudilerin Allah’ın sıfatında hata eden kafirlikleri de ayrıdır. Ama bu zavallı güruh, bunu idrak edip kavramaktan aciz ve uzaktırlar. Yeni Mesaj’ın Yedinci İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıBu yedinci bölümde, iftira ve iddia nöbeti Emin Koç’tadır. Başlığı şöyle atmış: “Hıristiyan Nur talebeleri”... Altında da “... Said-i Nursi ‘Cizvit’ papazını Hıritistiyan nurcu ilan etti.” dedikten sonra bu sözün kendisine ait olmayıp M. Birinci’ye ait olduğunu, kaynağını da, Hürriyet, Milliyet gazetelerinden sonra, Zaman gazetesinin de bu gazeteleri te’yid ettiğini yazmış... [101] Cevap: Ben adları yazılan gazetelerin asıl olarak ne yazdık-larını araştırıp tahkik edecek değilim. O gazetelerin, Yeni Mesaj gazetesi insafsız yazarları gibi gerçeği ne kadar doğru, ne kadar tahrifli yazdıklarını bilemeyeceğim. Ben Emin Koç’tan “Bediüzzaman Hazretleri’nin hangi mektup, yazı ve risalesinde, ‘cizvit’ papazını ‘Hıristiyan Nurcu’ diye ilan etti”ğini soruyorum. Bu isnad ve ifti-rasına delil getirmesini istiyorum. “M. Emin Birinci ‘Hıristiyan Nur talebeleri’ demiş”, diyorsun. Bu duruma göre birinci cümle sana ait olduğu anlaşılıyor. İşte eğer sen bu iddianı ispat etmezsen, dünyanın en yalancı, iftiracı adamı olursun. Cevabını bekliyo-rum. Beni ilgilendiren sadece bu konudur. İsimlerini yazdığın öbür zatlar hayattalar, müdafaaları bana düşmediği gibi, yanlış söz ve hareketleri –bi’l-farz– varsa, Bediüzzaman’a ulaşamaz. M. Emin Koç, bir de şöyle hakaretli bir başlık atıyor: “ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları!” [102] Cevap: Bu şahıs, şu zehirli hükmü ile, Amerika’da yaşamakta olan milyonlarca Müslümanlara hakaret yağdırıyor. ABD’nin koynunda, yani hükümetleri korumasında yaşamakta olan Fethullah Hoca gibi din adamlarından bir çok zatlar bulunmaktadır. Bütün bunlar senin şu zehir-alud anlayışına göre bakılırsa, hepisi onun koynunda yaşayan insanlardır. Aynı zamanda Avrupa’nın tüm devletlerinde yaşamakta olan mülümanlar da –sana göre– aynı kategoridedir. Yuh senin şu anlayışına!.. Yine Emin Koç, “enneffasati fil-ukadi” tipi kin, buğz karışımı iftira ve yalanıyla diyor ki: “Garibüzzaman (yani Bediüzzaman) ekümenlik papazla sarmaş dolaş”... İki paragraf aşağıda ise, “Patrik ve Garibüzzaman kuva-yı milliyeye karşı”!.. [103] Cevap: Biz şu cevabı yazımızın üst tarafında, bu iki çarpıtılmış ve bir kin ve gayz tarzında saptırılmış gerçekleri detaylarıyla ispat ederek yazdık. Bediüzzaman Hazretleri Fener Patriğiyle ne gaye ile gidip görüştüğünü, ona neler söylediğini, açıkça ve olduğu gibi ifade ettiğimiz gibi, kuva-yı milliyeye karşı çıkmak şöyle dursun, bütün gücüyle desteklediğini bir çok belgelerle ispat edip ortaya koyduk. Ve orada, Muharrem Bayraktar’ın verdiği yalan dolan kaynakların asılsız olduğunu yine ispat ettik. Öyleyse, hep iftira ve yalanlarla, kin ve düşmanlıklarla ayakta durmaya çalışan bu gibilerin akibeti hüsrandır, battıkça batacaklardır. Yine aynı gazetenin bir başka yazarı olan Müslim Karabacak ise, müşrik ve Allah’ı kökten inkar eden komünist ve mutlak kafirler ile ehl-i kitap Hıristiyan ve Yahudilerin Allah’ın varlığını, bir kısım peygamberleri ve kitapları, ahireti ve melaikeleri kabul eden, ama Allah’ın sıfatında yanlış ve büyük hatalar yapan kafirleri aynı kefede tutuyor ve küfür birdir, diyor. Oysa ki, Kur’an-ı Kerim bir çok ayetlerinde bu iki tip küfrün arasını tefrik ediyor. İslam şeriatında da, ehl-i kitabın kızlarıyla Müslümanların evlenebileceği, kestiklerini –İslam usûlüne göre– yenebileceği; Hanefi mezhebinde şahidlik için bir ehl-i kitabın, fasık bir Müslümana tercih edilebileceği kayıtlıdır. Yine Kur’an-ı Kerim ve Resul-i Ekrem(asm) ve Allah’ın varlığını tamamen inkar eden kafirlerin–ki bunlara ateist ismi verilmez. Ateist, dinsiz ya da lakayd kalanlardır. –bir ehl-i kitapla harpleri vaki olduğunda, taraftarlık icab ederse ehl-i kitabın tarafının tutulabileceğini, Kur’an-ı Kerim Rum Sûresi başı ve tefsirinde nakledilen bir çok hadis-i şerifler açık olarak ifade ediyorlar. Buna göre M. Karabacak’ın, Bediüzzaman tarafından ifade edilmiş “küfr-ü mutlak” terimine itirazı kara cahilliğin tipik bir örneğidir. Evet küfrün iki tipi vardır: “Küfr-ü mutlak”, “küfr-ü mukayyed” olarak değil, yani “ma-i mutlak” ve “ma-i mukayyed” gibi değil, “küfr-ü mutlak” ve “küfr-ü meşkûk” tarzında, (necâset-i galîza ve necaset-i hafife gibi) ilm-i kelam kitaplarında mezkûrdur. Günah-ı kebire ve günah-ı sağire gibi... Lakin şu Yeni Mesaj’ın acemi bay yazarı, böyle bir tasnifin Kur’an’da ve hadiste yer almadığını söyler. Anlaşılıyor ki, bu adamlar Kur’an’dan ve hadisten, akaid kitapları ve ilm-i kelamdan haberleri olmayan ketele-i cühaladandırlar. Aslında bunları kâle alarak, ciddi cevap vermek kâr-ı akıl değil. Fakat ne yapalım ki, insanlarımızın çoğu meseleleri, olayları tahkik süzgecinden geçiren ve şahsen ilgilenip bakanlardan olmadığından ve komünistlerin iblisane bir taktiği ki; “iftirayı bas, te’sir etmezse, iz bırakır” kaziyesini düşünerek, saf zihinlerin vesveselenmemeleri için, hakikatları olduğu gibi ortaya sermeye mecbur kalmış durumdayız. Evet, bu adamlar, “Küfür tek millettir” hadisinin vürûd makamına ve tayin cihetlerinin yorumlarına bakmadan, batı dünyasının ve Amerika’nın Hıristiyanlık diniyle asla bir ilgisi olmayan siyasî mekanizmalarını elinde tutanların icra eyledikleri zalimane ve kafirane hareketlerine bakarak; komünistin mutlak kafirlikleriyle, Hıristiyanlık dini ve ruhani kesiminin tamamını aynı kefeye almışlardır. Bunun yanında, komünist Rusyanın Kafkas, Dağıstan ve Türkistan’a icra eyledikleri kafirane zulüm ve ceberutlarını ve “din zehirdir” deyip oralarda yaşayan Müslümanların dinlerini ibadet yerlerini, dini adet ve an’anelerini kökten silip mahveden, tarümar eden ve o Müslümanları zorla komünistleştirmek için binlercesini katliamlara uğratan mutlak kafir olan Rus’un ve Çin’in yaptıkları daha düne kadar gözler önünde cereyan etmekte idi. İşte Karabacak’ın: “Ateistlerin değil, haçlıların çizmeleri yurdumuzda dolaştı” sözü ve komünistleri zımni savunan lakırdılarının ne kıymette olduğu her halde ayan-beyan görünüyor. Evet onların bu tip davranış ve hareketleri bir cihette komünist rejimi savunanlarla birleşiyor gibidir. Komünistlerin partisinin tüzügü icabı, Amerika’ya ve bir kısım batı dünyasına eleştiriler tevcih eylemesi, düşman olması normal karşılanabilir. Lakin birden bire mantar gibi ortaya çıkan ve televizyon kanalı, gazete, parti ve okulları az zamanda tertipleyip oluşturan bu “mesajcılar” sureti Müslüman, sireti İslama zıt vaziyetinde arz-ı endam eylemektedir. Bu ikisi, Amerikan ve Avrupa düşmanlığında, özellikle Yahudilere değil, Hırıstiyana adavetinde işbirlikleri var gibi görünüyor. Hele buiddiaları yapanların veyandaşlarının kesif ve katı küfür dünyası olan şimal cerayanına karşı yumuşak ve mülayim davranmaları dikkat çekmektedir. Katı küfür dünyasına tavizkarlık ve mülayemet meylinden midir, bilmiyorum, 1946’larda Rusların Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den tehditlerle istedikleri vakit, CHP lideri Milli Şef İ. İnönü Amerika’ya izdirarî olarak yanaşma göstermesi, Amerika’nın da bazı hürriyet ve insan hakları gibi şartlarla Türkiye’yi koruyacağını söylediği günlerde, Bediüzzaman Hazretleri bir münasebetle bir yazısında: “Şimal cereyanı İslam ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini muhafaza etmek fikriyle İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak...” demesi; ayrıca büyük Deccalın, komünist Rus rejimi olduğunu hadis-i şeriflerin işaretlerinden çıkarması, bunları fazlasıyla tedirgin etmiş olacak ki, İslam kisvesine bürünerek halaskâr-ı İslam olan Üstad Bediüzzaman Hazretlerine düşman kesilmiştir. Bu ikisinin “ulusalcılık” namında bu gibi davranışlarının gösterdiği işaretleri karinesiyle, bu din kisvesindekiler aslında komünizmi savunanlardan daha fazla komünist hayranıdır. Ama her nasılsa Müslüman kılığında görünüyor. Evet, hakiki bir Müslüman diğer masum Müslüman kardeşlerine, pis bir siyasetle dalaletli ırkçılık namına buğz etmez. Yalanlarla, tahriflerle iftiralar etmez. Ayağına dolaşmaz. Kin ve garazla çürütmeye çalışmaz. Şimdi burada bir doğru laf etmek gerekirse, komünizmi savunanlar onların hempası olanlara göre samimiyet ve mertlikçe çok üstündür. Çünkü mesleğinin icabını dobra dobra yerine getiriyor. Her ne kadar –bazı emarelerle– ikisi de karanlık bir örgüt olan “Ergenekon” projesinin tatbikat çavuşları olsalar da... Ve Aytunç Altındal’ın Yalanlı İftiralarına CevaplarŞimdi de, gelelim içi dışı karışık, menfi MİT ile, komünistlik ve ateistlikle bulanık, neyin peşinde olduğu bilinmeyen haliyle, şu yalanlı düzmeceleri ne için ürettiği meşkûk olmakla beraber, bilfiil yalanlı düzmecelerle iftiralar üreten, hatta iftiracılar kervanının pişdarlığı görevini bir Siyonist kara vicdanlısından kat kat beter bir tarzda yürüten bu adam kimdir?.. İşte 3.10.2006’da onunla internet kanalıyla röportaj yapan Baki Günay’ın tesbitlerinin özeti: Uzun zaman Avrupa’da, İsviçre’de hayat geçirmiş, Meksi-ka’da büyücülük geleneğini devam ettiren Orta Asya’dan gelme şamanistlerle içli-dışlı olmuş, Rusya’da bir müddet yaşamış ve bir ihtimal ile köhnemiş KGB’nin rengiyle boyalanmış, şairlik ve sanat –piyes tiyatro gibi– işleriyle de meşgul olmuş, dinsiz bir cumhuriyet modelini savunan Uğur Mumcu ile bazı işbirlikleri sebkat etmiş bir kişi... Ama din, Kur’an, İslam şeriatı ve İslam akaid ve felsefesi ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan bu adam neyin nesi ve İslamî mevzularda nasıl bir adam olduğunu gösteren hiçbir eseri mevcud olmayan, fikri dürüstlükmahrumu bu müfteri acaba niçin Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerine dil uzatıyor? Yalanlarla düzmeceler düzüyor?.. Tahmin ediyorum, cevabî yazımızın başından buraya kadar sıralanmış tüm şeksiz belge ve vesikalar ve bunların ışığında yaptığımız yorum ve tespitler bu suale tam cevap olduğu gibi; bu adamın ve öbürleri gibi karanlık bazı mihraklara servis verdiği anlaşılmaktadır. Yoksa, şa’bezeci şamanistlerden öğrendiği biraz cadılık; solcu ve ateistlerden ahzeylediği biraz dinsizlik, Rus’un eski KGB’lerinden iktibas eylediği biraz din düşmanlığı, lâdînî cumhuriyetçilerden masseylediği biraz ateistlik ve de Allah’ı, peygamberi, dini, Kur’an’ı şamanist zihniyete feda eden ve peşkeş çeken sahtekâr milliyetçi geçinen ırkçıların memesinden emdiği biraz şeametli hırs ve gurur ve Ortadoksların İncillerinden aldığı biraz renk ve boyanın halitası ile mücehhez olarak gelip şeytanın çömezliğine soyunmazdı. Evet, koskoca allame-i cihan olan Bediüzzaman’a karşı gelip tenkid ve itirazda bulunmak için, yani Kur’anca İslam akidesince ve şeriat-ı Ahmediyece yanlışlıklarını göstermek için, onun kabinde olması gerekmektedir. Bediüzzaman’ın dünyaya gelişinden şu ana kadar 130 sene geçti. Bu müddet zarfında evvelinden şimdiye kadar hiçbir kimse tarafından onun yazdığı eserlerine hak ve hakikat muvacehesinde bir itiraz ve tenkidleri olmamıştır. Yalan ve iftiradan örülü bazı şeyler olduysa da–ki, maalesef 1964’lerde Saadettin Evrin isminde bir emekli paşanın İ. İnönünün emri altında kapkara bir iftira düzmeceleriyle bazı olaylar olduysa da –gazeteci Eşref Edip Fergan tarafından bunlar takibe alındı, tahkik edildi. Neticede aleme karşı rüsvay bırakıldılar. Yine 1960’ta Bediüzzaman’ın vefatı akabinde benzeri bazı iftira kampanyaları da olmuştu. Ama her defasında verilen müskit cevaplarla rezil ve perişan kaldılar. Kuvvetli tahmin ile hükmedebiliyoruz ki, şimdiki bühtancılar, eski sahtekâr iftiracıların uzantılarıdırlar. Ama bunların bağlı bulundukları mihrakın, az bir değişiklik ile ve bazı karinelerle “Ergenekon” projesi olduğu sezilmektedir. Aytunç Altındal’ın televizyonlarda –ama meslektaşı televizyonlarda– arz-ı endam eyleyip, milyonların yüzüne, haya etme-den baka baka yalandan iddia edip söylediği iftirakâr sözlerinden bir kaçını yazarak cevap vereceğim. Gerçi gazeteci M. Cevher İlhan Yeni Asya gazetesinde ilmî bazı cevaplar verdi. Ve İttihad Yayıncılık sahibi Mesud Zeybek de susturucu cevapları hem bu adama, hem de Yeni Mesaj adamlarına internet kanalıyla vermiş ise de, ben daha başka bir açıdan bakıp cevaplar hazırlayacağım. Cevaplarım bu şahsa ve hempalarına önem verilip şahıslarına gönderilen cevaplardan çok, masum ve meselelere aşina olama-yan safî kalpli insanların vesveselerini izale içindir. Eğer bu vaziyet olmasaydı;
deyip geçecektim. Evet, yıldızlara taş atan ahmaklığını ilan eder. Her ne ise... İşte A. Altındal’ın kökten yalan, dipten iftira iddia ve isnadlarına geçiyoruz: Onun bu iftiralı karalamaları, katılıp konuştuğu televizyon kanallarının yayın günü ve saatleri: Star 2.2.2006 akşamı Kanaltürk 9.2.2006 Meltem 25.2.2006 Meltem 26.2.2006. Bu defa onun yerine Muharrem Bayraktar vekaleten konuştu. İşte rezil olan isnadlarının özeti: Teke Tek: 1. “1959’da Diyarbakır Yıldız otelinde Said Nursi ile görüştüm.” — A. Altındal Cevap: Bu iddia kökten yalandır. Bütün dünya bilir ki, Bediüzzaman Hazretleri 1910 yılında Şam’a doğru giderken, Diyarbakır’a uğramasından ta 1960 Martında Ispartadan kalkıp direkt Şanlıurfa’ya gelip vefat etmesine kadar hiçbir vakit Diyarbakır’a gitmiş değildir. A. Altındal 1959’da Diyarbakır’da, ortaokulda okumaktadır. Doğum yılı 1945 olduğuna göre, yaşı ondörttür. “Said Nursi’nin cenazesine katıldım” demesi de, akla pek yatıyor değildir. Çünkü 1960’ta yaşı 15’tir. Yani bir çocuktur. Evet, Bediüzzaman Hazretleri vefatı için Urfa’ya birbuçuk günlüğüne geldiğinde, zamanın hükümeti ve Dahiliye Vekili, İ. İnönünün korkusundan kiyametler kopardılar. Bundan önce 1959 sonlarında, Üstad Hazretleri iki defa Isparta-Ankara-İstanbul seyahatlerini yaptığında, hükümet: “Emirdağ’ından gayrı bir yere gitmemesi” yönünde karar aldı. 2. “Said-i Nursi Musa Carullah’ın arkasından gitti?..” Cevap: Böyle bir mevzu’un hiçbir delili, ispatı yoktur. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bütün risale ve mektuplarında Musa Carullah’ın tek bir defa ismi geçer. O defa da, Musa Carullah’ı takdir ve sena ile değil, tenkid ile düşüncesini yanlış bulur. O da şöyledir: “Bir suale cevap: Mustafa Sabri ile Musa Bekuf’un (Bigiyef) efkarını muvazene etmek için vaktim musaid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Musa Bekuf’a nispeten haklıdır. Fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslamiyenin bir mu’cizesi bulunan bir zatı tezyifte haksızdır. “Musa Bekuf ise, ziyade teceddüde (yenilemeye, reforma) tarafdar ve asriliğe mümaşaatkar efkarıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-ı İslamiyeyi yanlış te’villerle tahrif ediyor...” [104] İşte, görüldüğü gibi, Musa Carullah ile Bediüzzaman arasında hiçbir münasebet, hiçbir muhabere vaki’ olmamış iken, bu adam neden yalandan böyle bir münasebet kurdurmaya çabalıyor. Musa Carullah’ın hayatının son senelerinde İslami akide anla-yışında bazı sarsıntılar ve dinde bazı reformların lüzumu gibi yanlışlıklar başlamış olduğunu kaynaklar haber veriyorlar. [105] Bediüzzaman Said-i Nursi’nin(ra) ise, bütün hayatı ve eserleri şahiddir ki, İslam dini ve şeriatının asliyetinin korunmasının mutlaka lazım olduğunu düşündüğü, içtihad ve reform ma-nasındaki dinle oynama gibi teşebbüslere her zaman karşı olduğu eserlerinde apaçık görünmektedir. Yirmiyedinci Söz isimli “İçtihad” ve Arapça olarak 1923’te Ankara’da bastırdığı “Habab” risaleleri bu mevzuyu gayet bariz bir şekilde dile getiriyorlar. Peki acaba yalandan örülen bu düzmecenin hedefi ne?.. 3. Papa XV. Aziz Benedik ile ilgili bir sürü uydurmasyon iddialar!.. Bu uydurmaların birisinde Papa Aziz Benedik’in de soyadı “Nursi” olduğunu ve Said-i Nursi bu papanın nizamnamesinden etkilendiğini. . Ve bu Papa S. Nursi’den söz ettiğini ve Nur kitaplarının reklamını yaptığını... ilh. Cevap: Şu uydurmasyon iftiraları örüp düzenleyen Aytunç Altındal, eğer şereften, haysiyetten bir payesi varsa, bu dediklerini ispat etmeye mecburdur. İddialarının yayınlandığı kitap, dergi ve gazeteler bulup getirip teşhir eylemesi gerekir. Yoksa, onun alnına, yalancı, iftira düzmececisi ve ayrıca şereften yoksun damgası vurulacaktır. Evet, Bediüzzaman Hazretleri, dahilerin dahisi bir İslam mütefekkiridir. Bir munci-i dindir. Bir halaskâr-ı ümmet ve millettir. Elinde hak kelamullah olan Kur’an-ı Kerim vardır. O, başta Altındal gibilerin iftiralarına göre, şunun bunun teorisine muhtaç olan birisi değildir. Cenab-ı Hak ona Kur’an’ın esrar ve tılsımlarını açmıştır, hakikatı göstermiştir. Öyleyse, hem İslam dünyası, hem Hıristiyanlık alemi ve bütün beşeriyet Bediüzzaman’ın derslerine muhtaçtır ve o derslere karşı fakirdir. 4. “1908’de Said-i Nursi İstanbul’a gittiğinde; ‘Türklerin İslamiyeti bitmiş, ben kendi İslamımı kuracağım’ dedi, İstanbuldan ayrıldı, Avrupa’ya gitti, geldi, ampulu (Akparti) gördü sahiplendi!..” Cevap: Bu iddia, diğer iddialarından daha çok düpedüz bir yalandır. Tamamen düzmece ve uydurmadır. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri Van’da kurulmasına çalıştığı ve plan ve projelerini çizip hazırladığı “Medresetüzzehra” namında üniversitesinin finansmanını Sultan Abdulhamid’le görüşerek temin niyetiyle İstanbul’a gitti. Çok çabalamasına rağmen padişahla görüştürülmedi. Ama yine de İstanbul’da iki buçuk sene kadar bekledi. Medresetüzzehra işi olmadı. 1909’ların başında kurulan İttihad-ı Muhammedî cemiyetine üye olarak katıldı. 31 Mart hadisesinde kendisi de birkaç gün nezarete alındı. Divan-ı Harp mahkemesinde ma’sumiyeti tebeyyün etti. Birinci Divan-ı Harp mahkemesinde bihakkın berat aldı. Yine biraz daha İstanbul’da bekledi. 1910 Martında memleketine dönmek üzere, deniz yoluyla Tiflis’e uğrayarak, trenle İran’ın Hoy şehrine kadar gittikten sonra, kara yolu ile Van’a geldi. “Avrupa’ya gitti” iddiası tamamen mesnedsiz ve yalandır. 1908 Temmuzunda İttihadçıların ileri gelenlerinden Enver (Paşa) ve Niyazi Beylerin daveti üzerine, bir haftalığına Selanik’e gidip, Hürriyet Meydanında epey uzun olan hakikatli ve manidar nutkunu irad ettikten sonra, İstanbul’a döndü. Bunun dışında Avrupaya gitti ve saire gibiler tamamen heyûlâi, hayalattan atmadır. Evet, Bediüzzaman bütün hayatında hiçbir defa ihtiyarıyla kalkıp Avrupa’ya gitmiş değildir. Sadece 1918’de Rus esaretinden firar edip gelirken, Varşova, Avusturya ve Bulgaristan’a uğrayarak İstanbul’a gelmesinden gayrı hiçbir seyahati yoktur. Altındal’ın iddiasında Bediüzzaman’a atfen: “Türklerin islamiyeti bitmiş, ben kendi İslamımı kuracağım” isnadı da hakikattan uzaktır. Acaba kaç çeşit İslamiyet var ki “Ben kendi islamımı kuracağım” isnadının tutarlı bir tarafı olsun? Ayrıca A. Altındal’ın iddiasının icabı olarak, 1918 ile 2001’lerin arasındaki zamanı dürüp, iki yanını birleştirip, ondan buna jimnastikî bir atlamak gerekir ki, “1908’de İstanbul’dan ayrıldı, Avrupa’ya gitti, geldi. Ampulu buldu, (AKP’yi) sahiplendi” maskara iddianın tutulacak bir yanı olsun. Amma yine de deriz ki: Hey efendi! Bunları belgelerle ispatla, bizi utandır. 5. Said-i Nursi İngiliz Muhibler Cemiyeti ile işbirliği yaptı, “Müslüman İsevileriz” dedi?.. Cevap: Bu kezzabane iftira ve isnad, ancak hasta bir ruhtan gelebilir. Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca, İngilizlerin şeytanî siyasetlerinin düşmanı olmuş, onun Osmanlı hilafetini söndürme ve yıkma planlarının ta genç yaşta farkına varmış, ona karşı elinden geldiğince mücadele etmiştir. Hutuvat-ı Sitte gibi makale ve eserleriyle İstanbul’da, hayatını tehlikeye atarak İngilizlerin başına vurmuş, onun plan-larını tarumar etmiş bir Bediüzzaman için: “İngiliz Muhibler Cemiyeti ile iş birliği yaptı” diyen, imandan, vicdandan, İslam dininden ve gerçek milliyet-çilikten uzak, yoksun ve hissesiz olanlardan başkası olamaz. Amma her şeye rağmen, kezzabane olan bu iddianın çok ufak, çok gizli bir belgesinin bir işareti olsun; gösteriversin, müfteri biz olalım. İddiasının ikinci şıkkı ki, Bediüzzaman, güya “Biz Müslüman İsevileriz” demiş. Bunun cevabı, Risale-i Nurun birkaç yerinde vardır ve şöyledir: Ahirzamanda Hz. İsanın(as) geleceğini haber veren sahih hadis-lerin te’villi şerhlerini yaparken, şöyle demiş Hz. Üstad: (Mealen) “Tevhide yaklaşacak olan Hıristiyan ruhanileri, İslam dinine iltihak edecekler ve o ruhaniler daha sonra İslamiyete inkılab edecekleri için, onlara ‘Müslüman İseviler’ denecektir” demiştir. Yoksa Müslü-manken, “Müslüman İsevileriz” sözü asla ve kat’a Hz. Üstaddan –hiçbir eserinde– varid değildir. Fakat gel gör ki; “Türküm, müslümanım” dedikleri halde, gelip böyle işin hakikatını tersine çevirip, iftiralarına serrişte ediyorlar. 6. Bitlis’in siyasî ve demoğrafik (nüfus) yapısı... ve Ermeniler ve saire, diye bir şeyleri “neffasati fi’l-ukadi” üslûbunda ima etmeğe yeltenmiştir!.. Cevap: Ermeniler tehcirlerinden önce, Türkiye’nin bir çok vilayetlerinde az-çok yaşamakta idiler. Mesela Kayseri, Adana, Sivas, Erzincan ve Erzurum’da olduğu gibi, Kürtlerin yoğun ola-rak yaşadıkları Van, Bitlis, Şırnak’ta ise, biraz daha fazla bulunu-yorlardı. Eğer Ermeniler o zamanki durumları itibariyle, doğudaki Kürtlerle komşu olarak bulunmalarından bir mana çıkarılmak isteniyorsa; o durumda bu kaideye göre Erzurum, Kayseri, Adana gibi vilayetlerde Türklerle de komşulukları olduğuna göre, aynı manayı bundan da çıkarmak gerekecektir. Halbuki, Hz. Nuh’tan sonra ayrı bir millet halinde var olup gelmiş, milliyeti, dini, geleneği ayrı bulunmuş olan Ermeniler ile Kürtler uzun zaman komşu ve beraber yaşamış oldukları hal-de, Kürtlerin Müslüman, Ermenilerin Hıristiyan olmalarından dolayı, hiçbir zaman birbirlerinden emin olmamışlardır. Hele Ermenilerin 1908’lerden sonra siyasî teşkilatlar ve çeteler kur-dukları günlerde, onlardan gelen zarar ve taarruzların çoğu Kürt-lere olmuştur. Birinci Cihan Harbinde ise, Kürtler 500.000 tele-fatiyat vermişlerdir. Bu telefiyatın çoğu Ermenilerin eliyle ol-muştur. İşte bu hale göre, kesinlikle görülmektedir ki, Kürtler din ve milliyetçe ayrı bir millet, Ermeniler de ayrı millettir. Hem Bitlis ve çevresi, herkesçe malûmdur ki, bir çok seyyid ailelerin yaşadığı bir bölgedir. 7. “Kastamonu Lahikası sayfa 45’te, Said-i Nursi daha on yaşında iken ‘Millet-i İslamiye’ sözünü kullana gelmiş. Bu söz ise, İncil’den alınmadır. İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kurucularından olan S. Nursi izlediği yanlış ve hayal bir fikre hizmet ettiği... Ve lafa karışan emekli bir paşa: ‘Bunlar Hıristiyanların emellerine hizmet ediyorlar’ demesi!..” Cevap: Kastamonu Lahikası sayfa 45’te [106] sözü edilen şey bulunmamakla beraber, o söz mezkûr kitapta bulunsun bulun-masın; Hazret-i Bediüzzaman küçüklüğünde de, her zaman ve daima da “Millet-i İslamiye”, “alem-i İslam”, “Osmanlı İslam Devleti” ve “Ümmet-i Muhammediye” kavramlarını kullanmış ve kullanır da. Acaba o, “Millet-i İslamiye” yerine “millet-i şamaniye” mi demeliydi?. Bu tabir ve tavsif Kur’an-ı Kerim’de 46 defa geçmektedir. Eğer bu adamın dediği gibi; İncil’de de müsbet manada öyle bir tavsif varsa, güzel bir şey. Lakin adamın Bediüzzaman için “On yaşında iken bunu kullanmış” diye “vesvasi’l-hannas” gibi bazı imalarda bulunmak istemesi, kendisinin Hıristiyanlıkla, İncil’i tercüme ile uğraşması ve Avrupa’da kim bilir kimlerle temas ve kaselislikleri olmuş olması yüzünden, Kur’andan, İslam milliyetçiliğinden, İslam kanunları ve şeriatından uzak kalıp mahrum kaldığı için öyle söylemiştir. Bediüzzaman İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti kurucuların-dan değil, azalarındandır. Onun bu Cemiyet adına yayınladığı bütün makaleleri ortadadır. 31 Mart Olayında Divan-ı Harb mahkemesinde yaptığı merdane müdafaaları da meydandadır. Mahkemenin verdiği bihakkın beraat kararı da ortadadır. Evet, bu konuyla ilgili ayrıntılı belgeler 3 ciltlik Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabımızda mevcuttur. Ben bu noktada A. Altındal’a tabi olup kanan o emekli paşamıza: “Paşam!.. Tarihi olayları asıllarından al ve tahkik eyle! Şuna buna uyup, ezbere konuşma!..” derim, başka bir şey demem... 8. Bu bölümde birkaç vesvesesini beraberce kaydedeceğim. A. Said-i Nursi medreseden icazet almadı. B. Risalelerinde din dışı hayatı düzenleme çabaları var. C. Papa 12. Piosa’ya Nur külliyatını gönderdi. D. Bediüzzaman Muhammed Abduh ve Cemaleddin-i Efgani’nin yolundadır. E. O, Protestan ya da Liberal İslam öncülerindendir... Ve dahası!.. Cevaplar: A. Doğubayezid’de, Muhammed-i Celalî Hazretlerinden medrese icazetnamesi aldığı, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye dosyala-rında mevcuttur. [107] B. “Dini hayat dışında bir hayat düzenlemek için çabaladı” diye-nin iki uzun kulağı olması lazım. Onun eski ve yeni eserleri meydanda. Bu şeni’ iftiranın bir tek ve en küçük örneğini gös-tersinler!.. C. Adı geçen Papaya Nur külliyatını değil, külliyattan sa-dece Zülfikar kitabını gönderdiği, üstte, yazımızın içinde sebep, şekil ve mahiyetiyle kayıtlıdır. D. Üstad, Muhammed Abduh, Cemaleddin-i Efgani, Ali Suavi, Hoca Tahsin, Namık Kemal ve Yavuz Sultan Selim’e “İttihad-ı İslam” sentezi itibariyle “seleflerimdir” sözünü, 31 Mart Olayında Birinci Divan-ı Harb-i Örfî mahkemesi paşalarına karşı açık ve merdane söylemiştir. Onun bu müdafaanamesinde isimleri geçen altı zat vardır. Bu altı isimden dördünü kesip, yalnız ikisini öne sürmekle bir kasıd ve garazı ihsas ettiği ortada-dır. Muhammed Abduh ve Cemaleddin-i Efgani için “mason” yakıştırması, evet yapılmış. Doğru ve yanlışlığının tahlilini ya-pacak değiliz. Amma şunu iyi biliriz ki, o dönemde masonluk fazla yadırganan bir şey olmamakla beraber, birbirine herhangi bir sebebten dolayı öfkelenenler, masonluk yakıştırmasını yapar-lardı. İşte, Muhammed Abduh, Ezher Üniversitesi Şeyhliğini (Rektör) ve Mısır Diyanet Reisliğini yapmış ve İslamî bir çok doğru fetvalar kaleme almış ve çok kıymetli “el-Menar” isimli Kur’an tefsirini yazmış büyük bir din alimidir. Muhammed Abduh, hocası Şeyh Cemaleddin-i Efgani ile beraber ölünceye kadar İslam birliğine çalışmış iki şahsiyettirler. E. Bediüzzaman’ın, Protestan mezhebine en ufak bir meyil göstermesi şöyle dursun, hayatı boyunca, onu Türkiye’ye yerleştir-mek için çalışanlara karşı ilmî ve amelî sahada mücadele vermiş-tir. Eserleri ve mahkeme müdafaaları meydandadır. Misal için Kazım Karabekir Paşanın hatıratında yazılı olay ki, “Şaka Ettim” başlıklı bölümde, Lozan’da İngilizlere verilmiş sözün icabını yerine getirmek için teşebbüsüne geçilmiş olaydaki Protestan mezhebini ilan teşebbüsüne baksınlar. Ve bu minval üzere, Bediüzzaman Hazretlerine karşı tezgâh-lanmış iftira kampanyasının yalancı erlerinin ürettiği daha çok şeyler var. Bunların içinde, yine A. Altındal’ın şeytanî marifet-lerinden çıkan en rezil ve çirkini: “Risale-i Nur kaynağının 16. yüzyılda yaşamış bir papanın felsefesine dayandığını” söylemesidir. Bu yalan söz de kulağıma gelenlerdendir. Bu çok çirkin yalan ve iftira; Peygamberimizin(asm) hakkında önce Mekke müşrikleri tarafından, sonra Dr. Duzi gibi ecnebilerin münafık yalancıları olan bazı müsteşrikleri tarafından dillendiri-len “Muhammed, Bahira-yı Rahipten Arapçayı öğrendi, sonra da, geldi Kur’anı yazdı” iftiralarını hatırlatıyor insana. Acaba yalan-dolan üreten kampanyanın meygedeleri olan şu kezzab şahıslar da, Dr. Duzi’nin çömezliğini mi yapmak istiyorlar!.. Az yukarıda bu mevzu’da verilen müskit cevap, kafi görüldü-ğü için uzatmıyacağım. Yalnız şunu ifade edeyim: Kur’an-ı Ke-rim, Hazret-i Muhammed’e(asm) yapılan o yalan iftiraya susturucu cevaplar verdiği gibi, Kur’an’ın en sadık, en fedakâr, en halis hizmetkârı, parlak müfessiri ve en fedakâr ve vefadâr savunucusu olan Bediüzzaman Hazretleri adına da cevap vermiştir ki, o Kur’an’ın bir ayinesi olan Risale-i Nur eserleri semere vermiştir. İkinci Bölümün Bir ZeyliTürkeli Dergisinin Uydurma ve Garazlı İddialarına CevaplarTürk Eli dergisi Ocak 2005 sayısında, “Fikir Köşesi” bölümün-de yer alan iki sayfalık yazı, iftiralarla doludur. Bu dergi sahipleri ve yazarları tarihî bilgisizlik içinde oldukları için, masum insanları ve medar-ı iftihar kurtarıcı büyük şahsiyetleri karalamak ve onlara çamur sıçratmak istemişlerdir. Evet, adı geçe dergi hem merhum Sultan İkinci Abdülha-mid’e iftira, hem Türkiye’yi dalalet girdabından kurtaran Bediüz-zaman Said-i Nursi’ye, hem de tarihî gerçeklere cehilden gelen yalanlı iftiralarda bulunmuştur. Şöyle ki: Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamid’le GörüşmediSultan İkinci Abdülhamid Hazretleri güya Bediüzzaman’ı huzuruna celbetmiş ve “Evladım ne istiyorsunuz, bir dileğin mi var?” diye sormuş. Üstad Bediüzzaman da “Doğuda Kürtçe tedrisat yapan mektepler istiyorum” demesi üzerine, Sultan Abdülhamid öfkelenmiş ve “Evladım, sesini biraz yükselt, tam anlamadım” demesi üzerine, Bediüzzaman Hazretleri –derginin küstah yakıştırmasına göre–Sultan’a karşı küstahça bağırarak isteğini tekrarlamıştır. Bunun üzerine merhum Sultan Abdülhamid hiddet etmiş ve emir vererek “Bu genci akıl hastanesine götürün, biraz istirahat etsin” demiştir. Yani derginin ırkçı zu’muna göre, Bediüzzaman Hazretleri, “Kürtçe tedrisat istiyorum” dediği için, Sultan Abdülhamid hiddet etmiş ve onu akıl hastahanesine göndertmiştir!.. İşte biz bu yalanlı iftiranın mahiyetini gün yüzüne çıkarıyoruz. 1. Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamid Hanla yüz yüze kesinlikle görüşmüş değildir. Bu maddeyi az sonra Bediüzzaman’ın 1908 başlarında İstanbul’a gelişi bölümünde detaylıca ele alacağız. Saniyen: Merhum Sultan Abdülhamid Han Hazretleri –haşa ve kella– dergi sahipleri gibi kafatasçılık yapmadı, tam aksine dindar, mutasavvıf, hakperest, şefkatli bir padişah idi. Ve hiçbir zaman kendi ülkesinin üçüncü büyük unsuru olan Kürtlere ve Kürt diline karşı bir reaksiyonu, bir menfi davranışı vaki’ olmuş değildir. Bunun ispatı da şudur ki: A. O günkü Doğu ve Güneydoğuda umum dini medreselerde eğitim dili yalnız Kürtçe idi. Okutulan kitaplar Farsça ve Arapça idi. Osmanlı devleti de “Kürdistan Eyaleti” diye resmen doğuya ad koymuştu. Merhum Sultan Abdülhamid’in Bastırdığı Kürtçe LügâtB. Merhum Sultan İkinci Abdülhamid Han saltanatı yıllarında Doğu ve Güneydoğuda Kürtçe lisanıyla te’lif edilen kitapların basılmasına daima izin verilmiştir. Numune için bir iki misal verelim: Birincisi: Yusuf Ziyaeddin Paşa, Sason ve Siirt’te kaymakam-lık ve mutasarrıflık yaptığı günlerde, Kürtçeyi öğrenerek Kürtçe-Arapça lügat hazırlamış, ismine de el-Hediyetü’l-Hamidiye fi’l-Lügati’l-Kürdiye koymuş ve Sultan Abdülhamid Han’a göndermiş, o da bunu 319 sayfalı bir kitap olarak 1892’de tabettirmiştir.
![]()
Siirt Mutasarrıfı Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın hazırlayarak Sultan Abdülhamid’e gönderdiği ve Sultan Abdülhamid tarafından bastırılan el-Hediyetü’l-Hamidiye fi’l-Lügati’l-Kürdiye kitabının kapağı. İkincisi: Kürtçe dilinde yazılmış “Kurmançca” ve “Zazaca” mevlidler, Maarif Nazırlığınca ruhsat verilerek resmen tabedil-miştir. Tarih 1899 ve 1909... Ve daha bu üç kitap gibi, Doğubayezid’de yaşamış Şeyh Ahmed-i Hanî Hazretlerinin Kürtçe yazılan Nevbahar ve Nehcü’l-Enam eserleri de aynı tarihlerde resmen tabedilmiştir. C. Merhum Sultan İkinci Abdülhamid Han Hazretleri ken-di padişahlığı döneminde Hamidiye Alayları ismi altında Kürt aşiret reislerinden müteşekkil bir hazır kıta ordusunu kurmuş ve bu Kürt aşiret reislerine kimisine miralay, kimisine kaymakam, kimisine binbaşı ve kimisine yüzbaşı rütbelerini takmıştır. Demek ki, Türk Eli dergisinin yaptığı ve kendi zihniyetini kıyaslayarak ileri sürdüğü gibi, merhum Sultan Abdülhamid Han Kürtçeye ve Kürde düşman bir kişi değildir. Dolayısıyla o âlicenap padişaha isnad edilen iddia yalandır, iftiradır. 2. Merhum Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin 1907 sonlarında İstanbul’a gidişinin yegane sebebi, 10 senelik Van’daki tedris hayatında plan ve projesini hazırladığı Medresetü’z-Zehra üniversitesinin kuruluş ve inşasının maddî finansmanını devletten, yani padişah İkinci Abdülhamid Handan talep etmek ve almaktı. Lakin maalesef padişahla görüşmeye ve meramını anlatmaya muvaffak olamadı. Sarayın mabeyn paşalarının ve özel kalem engelini aşmayı başaramadı. Tarihî tüm vesikalar bu konuda böyle diyor. Ancak tarihçi Cemal Kutay, Bediüzzaman’ın vefatından 6 yıl sonra belgesiz, vesikasız bir şeyler ortaya attı. Güya, Bediüzzaman Şeyhülislam Cemaleddin Efendioğlu ile beraber padişahla görüştüler ve saire... Ama bu iddianın hiçbir tanığı yoktur. Bediüzzaman’ın kendi ifade ve beyanlarında bu görüşmeden söz eden hiçbir işaret yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin Van’dan İstanbul’a azm-i sefer etmesinin ve İstanbul’da kaldığı günlerde yaptığı faaliyet ve gördüğü işlerin özeti şöyledir: 1907 Kasımında Van’dan Bitlis’e geldi. Eski dostu ve sabık Van Valisi Tahir Paşa ile görüştü. Ve planladığı Medresetü’z-Zehra konusunda danıştı. Tahir Paşa Sultan Abdülhamid’e hitaben ve Bediüzzaman’ı layıkı kadarıyla sitayiş eden bir mektup yazdı. Bu mektup 3 Teşrin-i Sani 1323, yani 16 Kasım 1907 tarihlidir. [108] Buna göre o zamanki şartlarda ancak bir ay içinde İstanbul’a ulaşmışsa, 16 Aralık 1907 olur. Bediüzzaman’ın Kardeşi Molla Abdülmecid’in Hatıra DefterindenBuradan itibaren Bediüzzaman Hazretlerinin küçük kardeşi Molla Abdülmecid Efendi kendi hatıra defterinde, ağabeyinin İstanbul’a varışı ve sonrasını şöyle yazmıştır: “İki ay Ferik Ahmed Muhtar Paşanın evinde kalmıştır. Ondan sonra Şekerci Hanında kendine bir oda bulur. Burada odasının kapısına şöyle ilan asar: ‘Mektep, medrese mensuplarından, dinsiz ve dindarlardan her kimin bir suali varsa, hangi ilim ve fenden olursa olsun, benden sorabilir. Sizden sual, benden cevap. Ben ise, hiç kimseye sual sormam.’ “Günlerce, haftalarca başarı ile devam eden şu yüksek ilmî münakaşaların sonunda: “Bu adam delidir, çünkü her şeyi biliyor” diye zavallı Said’i deliler defterine kaydettiler. Din, ilim, maarif, memleket, medeniyet ve insanlık mecnunu olan Said’i tımarhaneye attılar? Tımarhanede iken, muayene için mabeynden bir doktor yanına gön-derdiler. Mecnun Said(!) doktora uzun uzadıya macerasını ve İstanbul’a ne için geldiğini anlatır. Ezcümle doktora der ki: ‘Ben değil, memleket ve millet hastadır. Onların tedavisi için geldim. Şark memleketi (Doğu vilayetleri) yaratıldığı durumda durmaktadır. Halkı cehalet bataklığında boğulmaktadır. Onları kurtarmak ümidiyle bura-ya geldim. Burada bu hususta çalışırken, cinnet ile ittiham edildim. Hakikaten deliler içine düşen deli olur ki, İstanbul’a geldim, ben de deli oldum’ der. “Doktor Bediüzzaman’ı dinledikten sonra, hayret içinde kalır. Ve onun nasıl bir maarifperver, vatanperver, hayırhah, eşsiz bir ze-ka sahibi olduğunu anlar. Raporunu şöyle tanzim ederek mabeyne gönderir: ‘Şimdiye kadar İstanbul’a gelenlerin içerisinde zeka ve fetanetçe böyle bir nadire-i cihan bulunmuş değildir.’ “Doktorun bu raporu üzerine mabeyne telaş düşer, hemen Bediüzzaman’ı çarçabuk tımarhaneden tevkifhaneye aldırırlar ve bir an evvel onu İstanbul’dan uzaklaştırmak için, 30 altın lira maaş, bir miktar da para teberru hususunda irade-i seniyye (padişah iradesi) iktiran ettirilerek, Zabtiye Nazırı Şefik Paşa ile Bediüzzaman’a gönderirler.” [109] İşte, Bediüzzaman’ın tımarhaneye sevk olayının aslı budur. Bediüzzaman’ın sağlığında yazılmış bütün tarihçeler aynı hadiseyi az değişik ifadelerle böyle kaydediyorlar. Ayrıca Türk Eli dergisinin mezkur sayı ve bölümünde kapak klişesini koyduğu Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdi eserinde Bediüzzaman’ın kendi ifade ve beyanları da, o hadisenin bu tarzda cereyan şeklini aynen te’yid etmektedirler. Özellikle adı geçen eserin sonlarında “Tımarhane Baştabibi ile Vaki’ Olan Maceram” ve “Tevkifhanede iken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile Muhaveremdir” başlıkları altındaki beyanlar açıkça hadiseyi te’kid etmektedir. Demek ki, Türk Eli dergisi tarihî gerçek bilgiden bahersizdir ki, demiş: “Padişah İkinci Abdülhamid faytonu ile Cuma selamlığına geldiği bir günde, faytonunun arkasına asılı mektup ve dilek kutusuna Bediüzzaman da mektubunu bırakmış. Sonra saraya dönüldüğünde mektubu incelenmiş, padişah Bediüzzaman’ı huzuruna celbetmiş ve sonra onu üç ay tımarhanede bekletmiş vesaire..” Bunların ne aslı, ne de faslı vardır. Ancak olsa olsa cehil hülyasının kuruntulu bir düzmecesi olabilir. Evet, o zamanki meşhur lakabıyla Bediüzzaman Said-i Kürdî Hazretleri Medresetü’z-Zehra üniversitesinin inşası için İstanbul’a geldi ki, merhum Sultan Abdülhamid Hanla yüz yüze görüşerek, düşündüğü dünya çapındaki büyük hizmetleri hakkında meramını anlatsın. Fakat yazımızın baş tarafında da kaydettiğimiz gibi, mabeyndeki paşalar başka sevdada oldukları için, onu padişahla görüştürmediler. Bediüzzaman da Ferik Ahmet Muhtar Paşa delaletiyle bir dilekçe yazdırarak mabeyne bıraktı ve padişahın ve mabeynin nazar-ı dikkatini şark vilayetleri ahalisine çekmek için, Şekerci Hanında bahsi geçen oda tutma ve herkesi sual sormaya davet etme hadisesi ve sonrası gerçekleşmiştir. Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid’in Mabeyn Paşalarına Sunduğu DilekçesiAcaba Bediüzzaman Hazretleri’nin Mabeyn-i Hümayun’a bıraktığı dilekçede ne yazıyordu? İşte cihan çapındaki hizmetlerin ünvanı olan bu dilekçenin aynısını, aynı yıl içinde Şark ve Kürdistan gazetesi yayınladı. Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlanan dilekçenin tamamı-nı aynen alıyoruz: [110] “Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahalisinin ahvali hükümetçe ma’lum ise de, hizmet-i mu-kaddese-i ilmiyeye dair bazı metalibatı arz etmeye müsaade dilerim. “Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yek-aheng-i terakki olmak için, himmet-i hükümetle Kürdistan’ın kasaba ve kurasında mekatib te’sis ve inşa’ buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud ise de, bundan yalnız lisan-ı Türkî’ye aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşina olmayan evlad-ı Ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi, maden-i kemalat bilmeleri ve mekatib muallimlerinin lisan-ı mahalliye adem-i vukufiyetleri cihetiyle maariften marhum kalmaktadır. Bu ise, vahşeti, keşmekeşi dolayısıyla garbın şematetini davet ediyor. Hem de, ahalinin vahşet ve taklid hal-i iptidâisinde kalmaları cihetiyle evham ve şükûkun te’siratına hedef oluyor. “Eskiden beri herbir vecihle Ekradın madununda bulunanlar, bugün onların hal-i tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor. Bu ise, ehl-i hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürtler için müstak-belde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i basireti dağidar etmiştir. “Bunun çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve terğib olmak için, Kürdistan’ın nukat-ı muhtelifesinden; “Biri: Ertoşi aşairi merkezi olan Beytüşşebab cihetinde, “Diğeri: Motkan, Belkan, Sason vasatında, “Biri de: Sipkan ve Hayderan vasatında olan nefs-i Van’da.. “Medrese nam-ı me’lufiyle ulum-u diniyeyi ve fünun-u lazime ile beraber –hiç olmazsa ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükümet-i seniyyece tesvid edilmek üzere– üç Darü’t-Ta’lim te’sis edilmesidir. “Bazı medarisin dahi ihyası maddî ve manevî Kürdistan’ın hayat-ı istikbaliyesini te’min eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsten ittihad takarrur edecek; ihtilaf-ı dahiliden dolayı mahvolan kuvve-i cesimeyi hükümetin eline vermekle, harice sarf ettirmek için, hakkıyla müstehakk-ı adalet ve kabil-i medeniyet oldukları gibi, cevher-i fıtriyelerini göstereceklerdir.” Medresetü’z-Zehra Hakkında Detaylı Bilgi ve Ankara’ya Geldiğinde BMM’ne Medresetü’z-Zehra İçin Verdirdiği Kanun Teklifi ve KabulüGörüldüğü gibi, o günün şartlarında şark vilayetleri halkı, çoğu Türkçeyi bilmediğinden dinî medreselere yöneldiği için, asrî ilimlerden mahrum olup cahil kalmaktadır, diyor. Yani Hazret-i Bediüzzaman şark vilayetlerindeki insanları çağın zaruri ilim ve öğrenimine yönlendirmek için çareler arıyor. Eğer Doğu ve Güneydoğu halkı okullara değil, sadece ve mücerred dinî eğitim veren medreselere bağlanıp kalırsa, Osmanlı idaresi hakkında şek ve şüphelere düşecek ve dolayısıyla batının şamata ve velvele koparmasına sebep olacaktır. Ve bu da ileride Kürtler için müthiş bir darbe hazırlıyor gibidir. Evet, Bediüzzaman Hazretleri, Medresetü’z-Zehrasının kuru-luş programının ilk çekirdeği olarak, Sultan İkinci Abdülhamid’in mabeyn-i hümayununa sunduğu şu dilekçedeki manayı bilâhare 1910’da te’lif edip 1912’de İstanbul’a tab ettirdiği Münazarat adlı eserinde genişçe ve izahlıca yazmıştır. Aynen şöyle: “Elhasıl: Ekrad ve ulemasının istikbalini temin etmek istiyoruz. İttihad ve Terakki manasındaki hissemizi isteriz. Üzerinize hafif, yanımızda çok azim bir şey isteriz. “S. Maksadını mübhem bırakma, ne istersin? “C. Camiü’l-Ezher’in kızkarındaşı olan, Medresetü’z-Zehra namıyla darü’l-fünunu mutazammın Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis’te ve iki refikasıyla Bitlis’in iki cenahı olan Van ve Diyarbe-kir’de te’sisini... Emin olunuz ki, biz Kürtler başkasına benzemiyoruz. Yakinen biliyoruz, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder. “S. Nasıl? Ne gibi? Ne için?.. “C. Ona bazı şerait ve varidat ve semerat vardır. “S. Şeraiti nedir? “C. Sekizdir. “Birincisi: Medrese nam-ı me’luf ve me’nus ve cazibedar ve şekvengiz, itibarî olduğu halde, büyük bir hakikati tazammun ettiğin-den, rağabatı uyandıran o mübarek medrese ismiyle tesmiye... “İkincisi: Fünun-ı cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak. “S. Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafsın, daima söylüyorsun? “C. Dört kıyas-ı fâsit (HAŞİYE) ile hâsıl olan safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izâle etmek... “S. Ne gibi? “C. Vicdanın ziyası ulûm-ı dîniyedir. Aklın nuru fünûn-ı medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder. “Üçüncü Şart: Zülcenaheyn (Türkler ve) [111] Kürtlerin mutemedi olan Ekrad ulemasından veya istinâs etmek için lisan-ı mahallîye âşina olanları müderris olarak intihap etmektir. “Dördüncüsü: Ekradın istidatları ile istişare etmek, onların sabavet ve besatetlerini nazara almaktır. Zira çok libas var; bir kamete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların talimi, ya cebirle, ya hevesatlarını okşamakla olur. “Beşinci Şart: Taksimü’l-a’mâl kaidesini bitamamihâ tatbik etmek, tâ şubeler birbirine medhal ve mahreç olmakla beraber, herbir şubeden mütehassıs çıkabilsin. “Altıncı Şart: Bir mahreç bulmak ve müdavimlerin tefeyyüzünü temin etmek; hem de mekâtib-i âliye-i resmiyeye müsavi tutmak ve imtihanları, onların imtihanları gibi müntiç kılmak, akîm bırakmamaktır. “Yedinci Şart: Dâru’l-muallimîni muvakkaten şu dârü’l-fünûn dairesinde merkez kılmak, mezc etmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazilet ve diyanet, bundan ona geçsin; tebâdül ile herbiri ötekine bir kanaat verip zülcenaheyn olsun. “S. Varidatı nedir? “C. Hamiyet ve gayret. “S. Sonra? “C. Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayretle yeşillense, tabiatıyla maddî hayatını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğna edecektir. “S. Ne cihetle? “C. Çok cihetle. “Birincisi: Evkaf, hakkıyla intizama girse, şu havuza tevhid-i medâris tarikiyle bir mühim çeşmeyi akıtacaktır. “İkincisi: Zekâttır. Zira biz (hem Hanefî, hem) [112] Şâfiîyiz. Bir zamandan sonra o Medresetü’z-Zehra İslâmiyete ve insâniyete göstereceği hizmetle, şüphesiz bir kısım zekâtı bi’listihkak kendine münhasır edecektir. Bâhusus, zekâtın zekâtı da olsa kâfidir. “Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semeratla, tamim edeceği ziya ile İslâmiyete edeceği hizmetle; ukul yanında en âlâ bir mektep olduğu gibi, kulûb yanında en ekmel bir medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zaviyeyi temsil edecektir. Nasıl medrese, öyle de mektep, öyle de tekye olduğundan; İslâmiyetin iânât-ı milliyesi olan nüzûr ve sadakat kısmen ona teveccüh edecektir. “Dördüncüsü: Mezkûr tebâdül için dârü’l-muallimîn ile imtizaç ettiğinden, dârü’l-muallimînin varidatı bir derece tevsi ile muvakkaten ve âriyeten–eğer mümkünse–verilse, bir zaman sonra istiğna edecek, o âriyeyi iade edecektir. “S. Bunun semeratı nedir ki, on seneden beri [113] bağırı-yorsun? “C. İcmali: (HAŞİYE) Ekrad ulemasının istikbalini temin. Ve maarifi, Kürdistan’a medrese kapısıyla sokmak. Ve meşrutiyetin ve hürriyetin mehasinini göstermek ve ondan istifade ettirmektir. “S. İzah etsen fena olmaz. “C. Birincisi: Medârisin tevhid ve ıslâhı... “İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyat ve İsrailiyat ve taassubat-ı bârideden kurtarmak. Evet, İslâmiyetin şe’ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş’et eden taassup değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallitlerinde bulunur ki, sathî şüphelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. Burhan ile temessük eden ulemânın şânı değildir. “Üçüncüsü: Mehâsin-i meşrutiyeti neşir için bir kapı açmaktır. Evet, aşâirde meşrutiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsan edilmezse istifade edilmez; o daha zararlıdır. Hasta tiryakı zehir-alûd zannetse, elbette istimal etmez. “Dördüncüsü: Maarif-i cedideyi medârise sokmak için bir tarik ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba-ı fünun açmaktır. Zira, mükerreren söylemişim: Fena bir tefehhüm, meş’um bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir. “Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekyenin musalâhalarıdır. Tâ temayül ve tebadül-ü efkâriyle lâakal maksatta ittihad eylesinler. Teessüfle görülüyor ki, onların tebâyün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehâlüf-ü meşâribi de terakkiyi tevkif etmiştir. Zira herbiri mesleğine taassup, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek, biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor. “Elhasıl: İslâmiyet hariçte temessül etse, bir menzili mektep, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü’l-küll... Biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nuranî timsalinde arz-ı dîdar edecektir. Ayna kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü’z-Zehra dahi o kasr-ı İlâhîyi haricen temsil edecektir.”68 İşte ilk olarak padişah İkinci Abdülhamid’e sunulan mezkur dilekçeden sonra, İttihat ve Terakki Hükümetinden ve Sultan M. Reşad’dan da kurulmasını istediği Medresetü’z-Zehra Üniversitesinin mahiyet ve programı budur ve bundan ibarettir. Evet, Bediüzzaman Hazretleri 1911 baharında Şam-Emevî Camii minberinde hutbesini irad ettikten sonra İstanbul’a revan oldu. Padişah M. Reşad’la görüştü ve 6 Haziran 1911’de Sultanla beraber Rumeli’ye refakat ederek seyahat eyledi. Kosova’ya kadar gidip geldiler. İttihadçılar ve Sultan Reşad Bediüzzaman’ın bu isteğini makul karşılayarak 20 bin altın lira tahsis çıkarttılar. Van’da temeli atıldı. Fakat Birinci Cihan Harbi patladı, akim kaldı. Daha sonra 1922’de Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da İngilizlerle müthiş mücadele eden Bediüzzaman’ı 18 defa şifre ile Ankara’ya davet etti. Sonunda 22 Ekim 1922’de Ankara’ya geldi. Büyük Millet Meclisini ziyaret etti. Antalya Mebusu Rasih Efendi önerge vererek, “Bediüzzaman’a hoşamedi” yapılmasını istedi. Bütün mebuslar, M. Kemal Paşa da içinde olarak ayakta onu alkışlarla karşıladılar. Daha sonra, 21.2.1339 (1923) Çarşamba günü Bediüzza-man’ın Van’da kurmak istediği Medresetü’z-Zehra Üniversitesi için Meclise (1/671) kanun teklifi sunuldu. 200 mebustan 167’si bu metni imzaladılar. Teklif kanunlaştı. M. Kemal’in de içinde imzası var. Ve 150 bin banknot mütçeden evkafa aktarıldı. Ayrıca M. Kemal Paşa Bediüzzaman’ı Ankara’da durdurup beraber çalışmayı sağlamak için, her şeyi ayağına serdi. Medresetü’z-Zehrasını inşa ve kuruluşunun teminatı yanında, 300 banknot lira maaş, hususi köşk ve doğu vilayetlerine umumi vaiz, mebusluk ve Diyanet Riyasetinde neyi isterse, verileceğini teklif etti. Fakat Bediüzzaman kendilerinin daha başka bir niyet ve anlayışta olduklarını sezmiş ve anlamıştı. Bu yüzden onlarla beraber olmak ve görünmek istemedi. Ankara’yı terke karar verdi. Van’a gitti. İnziva içinde kendi hususi ibadet ve münâca-tıyla başbaşa kaldı. Demek ki, Türk Eli dergisi kendi iftirakçı, tahrikçi ve kendi vatanının üçte birini teşkil eden büyük bir unsura karşı gayızcı ve kinci, düşman ve bölücü zihniyetinin havası herkeste buluna-bileceğine inanmış ki, “... Bu zât-ı muhteremin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde anılmasını hoş karşılamadığımızı aziz milletimize saygı ile ifade ediyoruz” tarzındaki kelimeler kusmasını, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir ferdi–kendileri gibi ırkçılık kör döngüsü etrafında dönenler hariç–tasvib etmemektedir. O halde bu adamların milleti diye bir şey yoktur. Bu noktada şunu da ilave edelim ki; eğer –Allah korusun–memleket ve vatanımızda kendileri gibi kapkaranlık ırkçı zihniyet taşıyanlar ekseriyet kazanarak idare mekanizmasını ele geçirmiş olsalardı; vatan ve millet paramparça olurdu. Amma Allah’a şükür hakikî erbab-ı basiret Türkiye’de çoktur ve bunların havasına tabi’ olmak değil, tam aksine bunların tecavüzkârane menfî tutumlarına karşı tedbirler almaktadırlar. 3. Türk Eli dergisi yazısının devamında “31 Mart ve Said-i Kürdî” başlığını attıktan sonra, İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini Derviş Vahdetî’nin kurduğunu, bunun İngiliz ve Rus kralları Reval’de buluşarak Osmanlı devletini yıkmak ve Sultan Abdülhamid’i tahttan uzaklaştırmak için birlikte kurdukları plan ve projelerinin neticesi olduğunu iddia ettikten sonra, “Her taşın altından çıkan Said Efendi (yani Bediüzzaman Hazretleri) bu mecmuada (Derviş Vahdetî’nin çıkarmakta olduğu ‘Volkan’ gazetesinde) ‘Kürt eşrafından Said-i Kürdî’ adıyla yazılar yazarak, halkı ve askerleri katliama sevk eden gazetede yer aldı.” şeklinde yazıyor. Cevap: Bu fevkalade yanlış ve kasden yer değiştirici iftiralı iddialara hemen cevap verelim: Evvela, Derviş Vahdetî, İtti-had-ı Muhammedî Cemiyetini kurmuş değildir. Ama içinde yer almıştır. Bu cemiyeti kuranlar: Süheyl Paşa, Şeyh Sadık, Esat Efendi, Halvetiye Şeyhi Seyyid Müslim Penah, eski Şey-hülislam Feyzullah Efendi gibi hep büyük ulema ve meşayihten müteşekkil 26 zattır. Derviş Vahdetî son sıralarda yer almaktadır. Bediüzzaman Hazretleri’nin ismi sekizinci sıradadır. Derviş Vahdetî’nin Volkan’ı, bu cemiyet kurulduktan sonra değil, epey önce neşir hayatında idi. Filhakika Derviş Vahdetî’nin kışkırtıcı tavırları vardı. Bediüzzaman Hazretleri aynı gazetede kendisini uyaran bir-iki yazı neşrettirmişti. Bediüzzaman Hazretleri, evet Volkan’da bazı makalelerini neşretti. Çünkü Cemiyetin naşir-i efkarı idi. Fakat Volkan’da yayınlanan makalelerinin tamamı meydandadır. Hiçbir maka-lesinin altında “Kürt eşrafından” diye bir kelime yer almış değildir. Sadece Bediüzzaman Said-i Kürdî vardır. Anlaşılıyor ki, dergi bir müfteridir. Ve bilahare Divan-ı Harb-i Örfi, Birinci ve İkinci Mahke-meleri bu makaleleri, Serbestî, Mizan, Misbah, Tanin vesaire gibi gazetelerde yayınlanan makaleleriyle birlikte incelemeye aldı. İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi adlı eserindeki müdafaaları neticesinde bihakkın beraat kararını kazandı ve aklandı. Gelelim, 31 Mart olayının müsebbiblerine: Bu olayın tek müsebbibi yalnız İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti ve Volkan’ın sahibi Derviş Vahdetî mi idi? Hayır, hiç alakası yok. Belki o günkü durumda İttihad ve Terakki Cemiyeti içindeki farmasonların İngiliz ve İtalyan mason localarına mensup iki grup arasındaki iktidar ve hâkimiyet kavgası neticesinde oynanan ve İngilizlerin şeytanetli tedbirleri ile kurulan sinsi bir tuzaktı. Zahir halde ortada görünen ve şeytanlı planlardan habersiz bir sürü masum insanların üstüne kabahatları yükletip onları ezdiler. Bu iddianın teferruatı Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabımızda belgeleriyle mevcuttur. [114] Evet, 31 Mart Olayının vücuda gelmesinde Bediüzzaman Hazretlerinin değil bir dahli, bir tahriki, tam aksine o büyük fitne ateşinin yüzden ona indirilip söndürülmesine büyük emeği geçmiştir. Nitekim o zât-ı kerim, 2 Mayıs 1909’da maznun olarak tevkif edildiğinde, İkinci Divan-ı Harb-i Örfi mahkemesi, alt komisyonun hazırladığı rapor üzerine, 23 Mayıs 1909’da hemen tahliyesine karar vermiştir. O günü bu haberi yayınlayan ünlü Tanin gazetesidir. Haberi aynen şöyledir: “Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi hakkında mukaddemen vaki olan ihbaratın saniadan [115] ibaret olduğu ve bilakis mümaileyhin te’sis-i meşrutiyette hidemat-ı bergüzidesi (üstün hizmetleri) sebk eylediği tahakkuk eylemekle, tahliye edilmiştir.” [116] Ve ikinci günü Hurşit Paşa’nın reisi bulunduğu Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Mahkeme-sinde yargılanan Bediüzzaman Hazretleri, mahkemeye karşı yaptığı merdane ve tarihî müdafaalar neticesinde, mahkeme ittifakla ve bihakkın berat vermiştir. İşte hal böyle iken, bakınız kinli, garazlı dergi şöyle demiş: “Ne hikmetse Said-i Kürdî Hazretleri (Dergi yer yer “hazret” kelimesini istihzaî makamda kullanmaktadır.) bu işten, tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmasını bilmiştir” diyerek, hem tarihî gerçeğe, hem mahkemenin adaletli davranışına, hem de alt komisyonların tarafsız tedkikatına bir saldırı ve bir hakarette bulunuyor. Bu hakareti yapanlar utansın!.. 4. Adı geçen yazısına şöyle devam etmiştir: “... Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesine ve Türk tarihi için ma’kûs bir dönemin başlanmasına sebep olan, bazen Teşkilat-ı Mahsusa’da yer almış, bir başka zaman bir takım bölücü faaliyetlerin içerisinde yer almış, yazdığı abuk subuk şeylerle Türk toplumunu uyuşturmuş, Türk dinamizmini körletmiş...” İşte görüyorsunuz, nasıl da bu ifadelerle kendi tiynet ve mahiyetlerini açığa vuruyorlar!.. Çünkü evvela bir kere kendileri fikir, inanç ve anlayışta merhum Sultan Abdülhamid’e taban tabana zıd, mugayir iken, ona sahip çıkıp müdafaa etmelerine hiçbir hak ve salahiyetleri yoktur. Sultan Abdülhamid Han ırkçı bir Türk padişahı değildir. O, İslam aleminin, dine dayalı devletinin bir halifesi idi, bir sultan idi. Derginin anlayışı ise, kapkara bir ırkçılıktır, bir bölücülüktür. Hem Bediüzzaman kasdedilerek, “Sultan Abdülhamid’in taht-tan indirilmesine sebep olan” şeklindeki iddiaları ise, ancak tarih bilgisizliğinden ileri gelebilir. Zira Üstad Bediüzzaman Hazretleri Divan-ı Harp mahkemesinde Sultan Abdülhamid Hanı merdane müdafaa ettiği gibi, gazete-lerde yayınladığı açık mektup tarzında padişaha hitap eden ma-kalelerinde, onun, meşrutiyeti kansız kabul ettiği için şefkatli bir padişah olduğunu ilan etmiştir. İkincisi: Bediüzzaman Hazretleri “Teşkilat-ı Mahsusa’da yer almış” hükmü de bir iftiradır. Amma bu düzmeceli iftiranın kay-nağı maalesef Cemal Kutay’dır. 1966’da Tarih Sohbetleri kitabın-da bu iddiayı delilsiz, belgesiz ortaya attı. Fakat bu düzmecesi tutmadı. Çünkü Bediüzzaman’ın hayat seyrinde öyle bir şeyin izi, eseri görünmüyor. Üçüncüsü: Dergi Bediüzzaman Hazretleri için: “... Bir takım bölücü faaliyetler içerisinde yer almış” diyesaçmalıyor. Bu noktada biz, dergiyi ve yazarlarını, şu iğrenç iddialarını belgelerle ispata davet ediyoruz. Eğer bunu ispat edemezlerse, dünya ve ahirette yalancı ve müfterilerin güruhuna dahil olacaklarını bilsinler. Acaba Bediüzzaman Hazretleri küçüklüğünden vefatına kadarki seksen senelik hayatında hangi bölücü bir faaliyette bulunmuş? Dördüncüsü: Dergi kendi zihniyetinin merceği ile baktığı için demiş ki: “... Yazdığı abuk subuk şeylerle Türk toplumunu uyuşturmuş...” Bu kabih, çirkef ve mağlatalı hüküm ve iddianın cevabını Bediüzzaman’ın nuranî eserleri olan eski ve yeni iki yüz kadar parçalarını okuyan ve her gün okuyucusu artan ve ayrıca dünyanın 40 dan fazla lisanına tercüme edilen ve bugün Türkiye’de en az 20 milyon okuyucusu ve takdir edicisi bulunan insanlar vereceklerdir. Ve bu münasebetle Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi Hazret-lerinin bu millet ve memlekete ettiği hizmet, verdiği fayda ve gerçekleştirdiği yararlı işleri hakkında ve sadece bu noktadan çok kısaca hayatına bir bakmak ve baktırmak istiyoruz. 1. Cevabî şu yazımızın içinde onun 1908-1914 arasına ait hizmetleri yad edilmiştir. 1914 Ekiminde Birinci Cihan Harbi patlayınca talebelerini silahlandırarak, kendisi de Van’dan Erzurum cephesine giden 25 bin mevcutlu fırkaya (kolordu) vaiz tayin edilmiş olarak Kafkas Cephesine gitti. Bu cephede ordu ve askerlerimiz büyük başarılar kazandı. 1915 Martında cepheden dönen ordumuz için, Van Valisi Tahsin Bey Bediüzza-man’a vermiş olduğu takdir yazısına şunları yazmıştır: “Van fırkasının görmüş olduğu hizmet tamamıyla Said-i Kürdî’nin maddî ve manevî hizmetiyle olmuştur.” [117] 2. 1915 Nisanında Ruslar Ermenileri kullanarak yeniden hücuma geçtikleri zaman, Enver Paşa Bediüzzaman’a haber göndererek “Milis Alayları” kurmasını istemiş. Bunun üzerine Bediüzzaman 5 bin kişilik bir alay teşkil ettirmiş ve daima ordunun önünde, at üstünde, müthiş harpler yapmıştı. Milis alayı ta 1916 Martına kadar çeşitli cephelerde büyük fedakarlıklar gösterdi. Bu alayın efradı hemen hemen tamamı şehit oldu. 3. Rusların eline esir düşen Bediüzzaman, Bitlis’ten Van’a getirildiğinde Rusların oyununa gelmiş bazı Kürt aşiret reisleri Bediüzzaman’a gelerek, “Gel! Kuracağımız Kürdistan için yardım et. Seni Ruslardan alır, başımıza reis yaparız.” demişlerdir. Üstad Hazretleri bunlara, “Hayır! Ben Müslüman Türk milleti aleyhine çalışamam. Esareti riyasete tercih ederim” demiştir. [118] 4. İki buçuk sene Rusya’daki esaretinden sonra, firar edip 1918 Temmuzunda İstanbul’a geldiğinde, Enver Paşa onu Har-biye Nezaretine çağırarak, layık olduğu veçhile hürmet ve ihti-ramda bulundu. Paşa, Bediüzzaman’a, altından bir harp iftihar madalyası yaptırarak, o zamanki ismi olan “Said-i Kürdî”yi yazdırttı ve hediye etti. Ayrıca ordunun bütçesinden 150 altın lirayı Üstad’a istirhamla kabul ettirdi. Bir ay sonra da, Şeyhülislam ve Padişah M. Vahidüddin’in onayları ile Meşihat-ı İslamiye’ye ordunun bir delegesi olarak aldırdı ve aza yaptırdı. 5. Ve İngilizlerin İstanbul’u işgaliyle başlayan o karanlık günlerde, Anadolu’daki kuva-yı milliyeyi desteklemesi yanında, İngiliz’in şeytanca planlarını tarumar eden ve İstanbul ahalisinin efkarını kuva-yı milliye lehine çeviren tarihî ve ebeden unutul-mayacak Hutuvat-ı Sitte eserini Arapça ve Türkçesiyle binlerce nüsha neşrettirdi. 6. İstanbul’daki Bediüzzaman’ı, bu cihan değer muazzam hizmetlerinden dolayı, M. Kemal Paşa 18 defa şifre ile ve ısrarla Ankara’ya çağırdı. İşte ey Türkçü bey! İftiralarla aleyhinde bulunduğun Bediüz-zaman Said-i Kürdî/Nursî budur, böyledir. Bu üçüncü grubun, Risale-i Nur’a ve Bediüzzaman Hazretleri-nin hayatında vaki olmuş bazı durumlarına itirazları şeklindedir. Abdulaziz Bayındır ve Abdullah Tekhafızoğlu tarafından kaleme alınmış itirazlı yazılarına karşı geçen sene internet kanalıyla kı-sa bir cevap verdim. Bu grup, din adamlığı kisvesinde bulundukla-rı için, umarım ki, üstteki iki bölümde şekil ve karakterleri gün yüzüne çıkan ve yalan ve iftira mezbelesinde gırtlağına kadar batan, amma hakikatta bir aynı mihrakın iftira postacılığını yapan o iki guruptan değildirler. Gerçi adı geçen gurubun A. Altındal çatalının “Said-i Nursi medreseden icazet almadı” sözü ile, bunların iddiaları birleşiyor gibi oluyor. Amma yine biz, bunları din içinde oldukları için, o kezzablarla bir tutmamaya çalışacağız. ÜÇÜNCÜ BÖLÜMSüleymaniye Vakfı ve Abdülaziz Bayındır’ın Garazlı İddialarına Susturucu CevaplarBen Abdullah Tekhafızoğlu’nun, “Nur Risalelerine Eleştirel Bir Yaklaşım” yazısına karşı geçen sene verdiğim cevabı tekrar ederek, yeni bir cevab vermeyeceğim. O yazımda kendilerini bir televizyon kanalında yüzyüze ve geniş bilgiye sahip ehl-i sünnet ve’l-cemaat mesleğini benimseyen âlim ehl-i vukufların huzurunda tartışmaya çağırdım. “Bu hazırlığı siz yapın, çünkü iddiacı sizsiniz!” dedim. Onlardan bir telefon geldi: “Onu siz hazırlayın!” dediler. Ben “Hayır! İddia ve tenkid sizden geliyor, iddianızı yüzyüze ispat etmek size düşer!” dedim. Öylece kaldı. Bu durumda eski cevabımı bu kitapta tekrar yayınlıyorum. Kur’an Işığında(!) Aracılık ve Şirk Adlı Mahud KitapŞimdi de Abdülaziz Bayındır isimli bir şahsın imzasıyla Veh-habilerin vekâletini deruhte eden tipik bir kitap çıktı. Bu kitap umum için bir hizmet, bir boşluğu doldurmak gayesine bakmıyor. Doğrudan Bediüzzaman Hazretlerini ve mesleğini, belli bir mak-sada matuf çürütmeye çalışmak ve Risale-i Nur’un alem-şumul intişarına engel olmak ve her gün biraz daha dahilde ve hariçte harika bir tarzda hüsn-ü kabulle karşılanmasını, vesveseler üreterek durdurmaya çabalamak gayesini güdüyor. Yoksa, kitabın ismiyle mütenasip bir araştırma olmuş olsaydı, herhangi bir şahıs veya kitabın ismi zikredilmeden, ayet ve hadislerden ve büyük İslam alimlerinin görüş ve tesbitlerinden numuneler vererek, umuma bakan bir kitap olurdu. Amma öyle olmamış, yine eskide internette yayınladıkları reddiyeler, cerhler tarzında olmuş. Vaziyet böyle olunca, cevabi yazımızda arzetmiş olduğum gibi, öteden beri Risale-i Nur’un nurani havasına karşı düşmanca tavırlar almış ve ona karşı sahte reddiyeler yayınlamış bir zındık güruhun devamı niteliğinde gibi kendini göstermektedir. Amma akibette bu millet mutlaka bunları kendi içinden tard ve ifraz edecektir. Çünkü bu milletin bin senelik mazisinde yaşamış umum ecdadının mutlak ekseriyeti tasavvufa, tarikata, evliya mefhumuna, evliyaların kerametine inanmış, kabul etmiş, benimsemiş ve yaşamıştır. Keza dört hak mezheplere aynı şekilde-hak olarak-inanmış, doğru bulmuş ve bağlanmıştır. İşte o tarikat mensubları içinde olsun, hak mezhepleri iltizam etmiş olanlarda olsun öyle alimler, öyle kamiller ve öyle müdakkikler gelmiş geçmiş ki, en küçükleri bile bunlar gibi proflardan yüz taneyi cebinde saklar. Bu zatların icma’ı, binlerle karşı da çıksa, sarsıl-maz, deprenmez bir metanettedir. Zaten ehl-i sünnet vel-cemaat mesleğinde “icma’-ı ümmet” en büyük dağ gibi bir sütundur. Bu icma’a baş kaldırıp uymayan çoğu zaman dalalet ehlidir. Her ne ise... Gelelim Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk isimli kitabın içeriği-ne. Adı geçen bu kitap, yobaz, vahşi, cahil bazı vehhabîler gibi, her şeye şirk demiştir. “Aracılık” ancak Hıristiyanlarda bulunan bir vasıf, bir münafi hal ve bir çeşit şirktir. Onlar, “günah çıkarmak ancak bir rahip veya keşişin araya girmesiyle mümkündür” itikadını taşırlar. İslam dini tevhid-i mahz olduğu için, öylesi tavassutları şirk veya şirke giden bir yol sayar. Fakat Kur’an’ın [119] duası bu meselemize en açık bir delildir. Bu açık delillerin yanında, ehl-i sünnet ve’l-cemaatın bu husustaki görüşlerini son derece parlak bir tarzda dile getiren Bediüzzaman’ın şu izahıdır: “İslamiyet Evliyalara, Nasraniyet Azizlerine Tarz-ı Nazarlarını Mukayese İslamiyet şiarı, vesait ve esbabın hakiki tesirini kabul etmez. Vasıtaya bakıyor Bir nazar-ı “harfi” ile, akide-i tevhidi ona öyle göstermiş. Vazife-i teslimî onu öyle sevketmiş, mertebe-i tevekkül o dersini veriyor. İhlas-ı ubudiyyet ona öyle nur vermiş. Nasraniyet veriyor; vesaite, esbaba bir te’sir-i hakiki, hem onlara bakıyor; Bir mânâ-yı ismiyle, zatında tesiri var zanneder de sapıyor. Velediyet mezhebi, akide-i tevellüd öyle de gösteriyor. Vazife-i ruhbânî, meslek-i ruhbaniyet onu öyle sevketmiş. Felsefe-i tabiî o dini mağlub etmiş, işine karışıyor. Ona öyle ders vermiş. Hıristiyanlık, bir mânâ-yı ismiyle, kendi azizlerine, nazar eder bakıyor, lâmba-misal görüyor. Bir fikre göre; lamba nuru güneşten almış, fakat temellük etmiş. Demek azizlerin her biri, onların nazarında menba-ı feyz oluyor. Bizzat birer maden-i nur, bu nazardan; bir şirkin tereşşuhu zahirdir. İslâm, velilerini, bir mânâ-yı harfiyle nazar edip görüyor. Müstazî (nurlanmış) bilir müstear âyine-misâl tanır, nûru güneşten gelir. Tabiatında yoktur; Şems-i Ezel ziyasını alır da neşrediyor. Demek, enbiya ve evliyaya birer tecelli ma’kesi, birer feyzin âyinesi, şehd-i şühûdun meksî, nazarıyla bakıyor. [121] Ve başka bir parça: “Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye meşrebinden kat-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı ispat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder...” [123] Şimdi, adı geçen kitaba bakıyoruz, kapağında, sağ üst köşede yedek ad yazılı. Ortasında da besmele, altında da, kısır, nakıs ve kesik bir tercüme. Bunun da altında: Ayet-i kerimesi, altında da, basit bir tercüme yer alır. Meal değil, bu tercüme, hem yanlış, hem ilaveli, hem noksandır. Abdülaziz Bayındır’ın kafasına göre yaptığı tercüme şöyledir: “Bu bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki, ayetlerindeki ilişkiler ağını görsünler de içi temiz olanlar onu kafalarına yerleştirsinler.” Bir de, salahiyetli, istikametli altı profesör ve doçentlerin heyet halinde hazırladıkları ve Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz tarafından bastırılan Kur’an’dan o ayetin mealini alalım: “(Resûlüm)! Sana bu mübarek Kitab’ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” İşte görüldüğü gibi, ayetin metninde olmayan, mealine de yansımasına imkan olmayan şu: “ayetlerindeki ilişkiler ağını” ve “içi temiz olanlar” gibi indi ilaveler yapmıştır. Buna göre, şu muşağabeli zümre-yi vehhabiyyûn, kendilerini “Kur’an” kelimesi gölgesinde göstermeye ve sözde Kur’ancı geçinmeye yeltenseler de, mahiyetleri saklanmayacaktır. Çünkü bunlar maalesef bugün İslam aleminde iflas etmiş ve halen köh-nemiş bir echellik tablosu ve İslam büyüklerine zımni düşman-lıkları icabı teşkil eyledikleri zahirî ve maddî ibarelere sığınan vehhabîlerin taklitçiliğini yapmaktadırlar. Şimdi adı geçen–sözüm ona–kitabın fihristine beraber bakalım: 1. Ölüden yardım isteyenlerle ilgili... Yani, bunların nazarında–ki sapık bir vehhabîliktir–ölen bir insan, cesediyle ve ruhuyla birlikte ölür, onun artık ne Berzahta ne misalde hiçbir fonksiyonu kalmaz. Hatta belki ruh-ların bekasına da inanmazlar. Ruhların bakiliğinin kat’i hükmü ise, Kur’an’ın bin ayetinde vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mez-hebine göre, ruhların, bilhassa ibadet, zikir ve salih amellerle nurlanmış ruhların, dünya ile alakaları, irtibatları devam eder. Yani, şu beka-yı ervah hususunda mudtarib itikadlı kimselerin anlayışları gibi değildir. Acaba koskoca Sultan Muhammed Fatih Han Hazretlerinin, “Himmet-i cünd-u ricalullah ile ehl-i küfrü serteser kahraylamaktir niyetim” sözü, size göre ey vehhabiciklerimiz(!) bir aracılık şirki midir?.. Yine Cenâb-ı Fatih’in, “Evliya u Enbiyaya istinadım var benim” sözünde, hayatta olanlar değil, vefat etmiş olanlar kasde-dilmiştir. Evet, Hz. Fatih’in zamanında ve sonrasındaki Akşemseddin-ler, Molla Hüsrevler, Molla Güraniler vesaireler ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadı mucibince; Allah’ın evliyalarına, kerametlerine ve manevî himmetlerine inanan ve kabul eden bu iki kanatlı müte-bahhirin ulema, sizin kör nazarınıza göre müşrik midirler?.. Müşrik kelimesini dillerinden düşürmeyen vehhabîler, hadis-i şerifin hükmü ile kendileri o gayyaya düşüyorlar. Şu Abdulaziz’in de o kelimeyi menhus kitabına ad yapması, o çirkin manayı andırıyor. Abdülaziz Bayındır’ın “Bediüzzaman” Lakabına Karşı Yaptığı Cahilane İtirazına Cevaplar2. Said-i Nursi’ye yakıştırılan olağanüstü özellikler ve birlik makamında olduğu ve Bediüzzaman olduğu iddiası!... Cevap: Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı binler müdakkik gözler önünde adım adım takip edilerek kaydedilmiş, kitaplaştırıl-mış ve umuma neşredilmiştir. Pek çok şahid ve müşahidlerin tasdikleri altında yapılmış tahkikatlarda, şeksiz ve mübalağasız görülmüştür ki, onun hayatı harikalarla doludur. Zeka, hafıza, anlayış, kavrayış ve idrakta–kendi asrında–emsalsiz olduğu anlaşılmıştır. Acaba “dâhî” dediğimiz mana, eskide zaman zaman bazı insanlarda hiç görülmemiş midir? İnkar mı ediliyor? Misal için, İbn-i Sina’ya, “dâhî” denilmesi boş bir laf mı? İslam flozofları ve mantıkçıları tarafından İbn-i Sina için, “Yüz dâhî derecesinde-dir” denmesinin bir anlamı yok mu? Keza tarihte Bediüzzaman-ı Hemadanî ve İbn-i Teymiye’ye “dâhî” ünvanı niçin verilmiş? Bu zatların sair insanlardan bir imtiyazlı farkları yoksa neden öyle denilmiş? İşte, Bediüzzaman Hazretleri de yalnız maddi zeka ve kabili-yeti noktasından bakarsak, eskide gelmiş dâhîler gibi o da bir dâhîdir. Amma Bediüzzaman’ın bu dâhîlerden mümtaz bir farkı da vardır, o da Kur’an’ın gizli esrarına vukufiyeti, dinin bir çok tılsımlarını akıl ve ilim meydanında hal ve fasledici dirayetidir. Demek, ona Bediüzzaman ünvanını layık görüp veren binler-le ulema, fuzulî ve boş bir lakırdı etmiş değillerdir. Bediüzzaman’ın manası, zamanında vaziyeti, hâli, ilmi, kabiliyeti itibariyle garip, eşsiz demek olduğuna göre, bu sıfatları bizzat onda görmüş ulema ve özellikle ona bu ünvanı ilk olarak veren Hocası Mola Fethullah-ı Es’ardî, bir gerçeğe, gözler önünde cereyan eden bir hadiseye dayanarak vermişlerdir. Amma ona, Hz. Üstad’a “Birlik makamında olduğu” diye yapılan atıfta, bir cahillik kokusu gelmektedir. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri, Kastamonu Lahikası isimli eserinde mealen şöyle diyor: “Gavs-ı Azam Hazret-i Şehy Abdülkadir-i Geylani(ks) de kutbiyet ve Gavsiyetle beraber ‘ferdiyet’ dahi bulunduğundan, ahir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ‘ferdiyet’ makamına mazharıdır.” [125] Evet, “ferdiyet” terimi “birlik” anlamında değil “teklik”, “yektalık” manasındadır. Birliğin karşılığı vahdet gibi bir kelimedir. 3. Alemlere rahmet olduğu iddiası... Cevap: Bediüzzaman’ın âlim, fâzıl, muhakkik ve müdakkik bir talebesi merhum Hasan Feyzi Efendi yazdığı bir şiirinde; Ey cilve-i rahmet-i alem Risale-i Nur Ey numune-i rahmet-i alem Risale-i Nur gibi tavsiflerle Risale-i Nur eserlerini medhetmiş. Yine onun gibi edip ve alim bir talebesi olan merhum Ahmed Feyzi de, benzeri bazı tavsifatta bulunmuştur. Vasıf ve atıflarda Risale-i Nur denilmiştir. Elbette Risale-i Nur Kur’an-ı Kerim’in iman ve akideye bakan ayetlerinin en parlak, en nurlu, en keskin, hüccetli ve bürhanlı tefsiri olduğundan ve doğrudan Kur’an’ın malı olduğundan, re’sen, “Rahmetenli’l-Âlemîn” bile deseler, yanlış olmaz, günah olmaz. Zira, Risale-i Nur az üstte vasfı ve tarifi yapıldığı üzre, 1926’lardan şimdiye kadar Kur’an namına yaptığı irşad ve tenvirlerle milyonlarca insanımızın imanlarını kurtarmış, mü’min ve muvvahid eyleyip, hüsn-ü ahlak, güzel seciyeli insanlar haline getirmiştir. Şu göz önünde olan vaziyeti şeytan-ı lâin dahi inkar edemez. Öyle ise, bu vasıftaki bir Risale-i Nur ve gerçekleştirdiği irşad için: “Rahmetenli’l-Âleminin bir cilvesidir” denilse, hangi şer’i mahzuru var? Ve onun layıkı bir vasıf değil midir? 4. Darda kalanlara ve günahkarlara yardım ettiği iddiası? Cevap: Bu bir iddia değil, hakikattır. Bediüzzaman Hazretleri-nin hayatında görülmüş ve yüzlerce şahidin şahitliği ile sabit olmuş hakikat şudur: İtikadî bunalım geçiren, vesveseler ve ta-salar içinde çırpınan pek çok insanların imdadına Risale-i Nurlar yetiştiği gibi; o kendi şahsı ile de bu hakikatı hep göster-miştir ki, en çok ziyaretine kabul ettiği biçare gençler, günah içine batmış avereler iken, akıl ve kalpleri iman ve Kur’an hakikatleri ile olmuştur. Bunu belgeleyen yüzlerce örnekler var, Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizde görülebilir. 5. Kur’an’ı ve Allah’ın isimlerini kendi içinde taşıdığı iddiası? Cevap: Şu tavsifte–direkt olarak–bir iddianın olduğunu ileri sürmek, yalan içinde bir iftiradır. Amma, bir çok şahitlerin şehadetiyle kat’iyyen sabittir ki, Bediüzzaman Hazretleri onbeş gün içinde Kur’an’ı hıfzına almış olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın birkaç isminin mazharı olduğunu da eserlerinde yazmış, kayıdlıdır. 6. En büyük mürşid ve müceddid olduğu ve mehdi olduğu iddiası... Cevap: Bunlar kuru birer iddiadan ibaret şeyler değil, İslam aleminin her tarafındaki büyük alim, profesör ve üstadların tasdik mühürleri ile kesinlik kazanmıştır. Mısır Camiü’l-Ezher ve Mısır Aynü’ş-Şems Hocaları; Sudan, Yemen, Ürdün, Fas, Pakistan, Malezya, Endonezya Üniversite hocalarının bu konuda yazdıkları kitaplarla, verdikleri konferanslarla müeyyeddir. Amma yerli vehhabî tilmizleri huffaş gibi gözlerini bu hakikata karşı yumsalar, üstelik körü körüne cahilane dil uzatsalar, biz ne yapabiliriz ki?.. Geri kalan “vesvasi’l-hannas” üslubundaki vesveseleri için, evvelce yazdığımız cevaba havale diyor, yarın ruz-ı mahşerde adalet-i İlâhiye önünde hesaplaşmaya bırakıyoruz. Süleymaniye Vakıfçılarının bir itiraz ve taarruzu da “cifir ve ebced” mevzuunadır. Bu mesele hakkındaki vesveseli itirazlara karşı cevabımız, Bediüzzaman Hazretlerinin Şua’lar eseri içinde yer alan “Birinci Şua’” bölümünün yirmidördüncü ayeti başında, “İzahtan evvel mühim bir ihtar” notudur. Evet, cifir ve ebced vardır. Kur’an’da bu özel ilme işaretler olduğu gibi, hadis-i şeriflerde ise, sarih ifadeler vardır ve bunlar ispatlıdır. Hem peygamberimizden bu yana, İslam alimlerinden büyük bazı şahsiyetlerin hususi şekilde bu ilimle iştigal ettikleri olmuş ve ebced ve cifir bir istihrac aleti şeklinde kullanılmıştır. Buna karşı yapılan ve yapılmakta olan itiraz, ancak bir cehilden, onun mahiyetine vukufiyetsizlikten gelmiş ve gelmektedir. Bu söylediklerim, tek-tek Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları eserimizin “Üçüncü Bölüm”ündedir. Bu bölüm, kitabın 925-995 sahifeleri arasındadır, görülebilir ve görülmektedir. Üçüncü Bölümün Bir Zeyliİsimsiz Bir Taarruza Karşı Cevapİki sene evvel, şimdikilerin canibinden isimsiz bir saldırıya karşı yazdığımız bir yazıdır. Şimdi de aynı mihraktan gelen karıştırıcı vesveselere de bir cevaptır. Sinsi ve iftiralı taarruzlardan Nur müellifi hayatta iken ih-das edilmiş birçok numuneleri vardır. Biz yalnız birisinin özetini kaydettikten sonra, yani Nur müellifi dünyadan ayrılmadığı yıllarda uygulanmış olan geniş planlı hadiseye özetle dokunarak mevzua girmek istiyoruz. Sene 1947’nin ikinci yarısı, Hz. Üstad Afyon-Emirdağ’da sürgün ve kalebenddir. Tek başına iki odalı ahşap bir evde hayat geçirmektedir. Zamanın Dahiliye Vekilinin direktifiyle, öldürül-mesi için iki-üç kez zehirler sinsi bir planla Üstad Hazretlerine yutturulmuştur. [126] Daha sonra aynı senenin Kasım veya Aralık ayında, bedbaht bir memur, bedbahtın bedbahtı amirinden aldığı direktif ile bir iftiraname hazırlamış ve Emirdağ’ında yaşayan insanlara (bir-iki kişi de olsa) imza ettirmeye çok çaba-lamış, lakin hiç kimseye iftiranameyi imzalattıramamış, nihayet yırtıp çöpe atmaya mecbur kalmıştır. Bu hadisenin detayına girmeyeceğiz. Ayrıca bunun özeti, Yirmialtıncı Lem’anın 15. Ricası’nda kayıtlıdır. Ve en büyük kampanyalı iftira: Üstad dünyadan gittikten 3-4 yıl sonra, 27 Mayıs sonrası İ. İnönü Başbakanlığında kurdurulmuş hükümetin zamanında Diyanet İşleri Reis Muavinliğine getirilen emekli bir paşanın taht-ı nezaretinde teşekkül eden bir heyetin uzun uzun düşünmeler neticesinde, zamanın Ankara İlahiyat Fakültesinin öğretim üyelerinden bazılarının katılımıyla hazırlanıp uygulanan çok şeni’ ve asılsız plan hadisesidir. Bu plan 1964-65 yıllarında uygulandı. Bu hadisenin de detayına girmeyeceğiz. Tafsilatını arzu edenlerin, Sebilürreşad dergisi sahibi merhum Eşref Edip Fergan’ın, olayı sıkıca ve derince araştırarak Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil adıyla kitaplaştırarak 1965’te yayınladığı esere bakmalarını tavsiye ederiz. Ayrıca 3 ciltlik Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabı, 3. cildi sonlarındaki “Zeyl” bölümüne de bakılabilir. Hadisenin özeti şu: Sözde, Mısır’da vefat etmiş, Osmanlı devleti son Şeyhülislamı merhum Mustafa Sabri Efendi hayatta iken, Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı Risale-i Nur eserlerine karşı bir reddiye yazmış, hayatta iken neşretmemiş, vefatından sonra neşrini vasiyet etmiştir. İşte 1964-65 yılında bu aslı faslı olmayan hayalî reddiye, adı var, aslı yok sahte isimli bir matbaada binler nüsha bastırılarak Türkiye’nin bir çok dindar halkının adresine postalanmıştır. Tabiî ki, aslı yalan, fasla yalan olan o mahut kitap, müfsitlerin tasavvurlarının tam aksiyle Risale-i Nur’a karşı rağbetleri kat kat uyandırmıştır. Her ne ise... Ve Son Bir-İki Sene Zarfında Yayınlananlara CevaplarSualli-cevaplı bir eda ile hazırlanmış, ancak suali de cevabı da aynı şahsın üslûbu olduğu anlaşılan yazı, bir vehhabî yobazlığı ve taklitçiliğiyle yazılmıştır. Aslında benzeri tentikli yazılara cevap vermek abestir. Eğer saf zihinlerin teşviş kaziyesi olmasaydı ve Hazret-i Üstad’ın Emirdağ Lahikası I kitabında kendini bildirmeden tenkit yazısını Üstad Hazretlerine yollayan meçhul şahsa, Hazret-i Üstad da cevap vermemiş olsaydı, biz de cevap vermeye değer görmezdik. İşte mezkur tenkit yazısında zırvalarından birkaç numune verdikten sonra, cevaplarımızı yazacağız: 1. Hazret-i Üstad Bediüzzaman Doğubayezid’de Şeyh Muhammed-i Celalî’nin medresesinde usulen yirmi senede tamam-lanabilen ilimleri üç ay zarfında bitirdiğine itiraz eder. 2. Bediüzzaman’ın görmüş olduğu rüyada Peygamberimizin (asm) ziyaretiyle müşerref olduğunda, ilim talebinde bulunduğu, Peygamberimizin(asm) ise, kendisine “Ümmetinden sual sormamak şartıyla karşısında ilm-i Kur’an’ın ta’lim edileceğini” müjdelemesi meselesine itirazları olmuş. Ve Vehhabî meşrebine uydurmaya çalıştığı bir sürü ayet meallerini getirerek, “Peygamber kimseye ilim veremez” demiş. Ve gösterilen rüya gerekçesini doğru bulmadıklarını yazmışlar ve bu inanç, “halkın hurafelere olan inancı cinsindendir” demişlerdir. 3. Bediüzzaman’ın 14 yaşında iken, medrese ilimlerini bitirmiş olduğuna itiraz ederek; “Çünkü bu, Tarihçe-i Hayatında, ‘15-16 yaşlarına kadar ma’lumatı sünûhat kabilindeydi’ ifadesiyle çatıştığını” ileri sürerek itirazları olmuş ve sünûhat ile ilim olmaz demişlerdir. 4. Hazret-i Üstad’ın Birinci Şua risalesinin Yirmidördüncü Ayetinin tahlilinde [127] 5. İmam-ı Ali’nin(ra) Celcelutiye Kasidesi’nde, 6. Nurcuların Kur’an okumadıklarını, Kur’an’a ehemmiyet vermediklerini, Kur’an yerine Risale-i Nurları okuduklarını yazmış!.. Yazmış ama, münafıkane iftira etmiş, kezzabane yalan söylemiş!.. 1. Birinci iftira ve isnadının cevapları: Hz. Üstad’ın hayatında görülmüş, bütün Şark vilayetleri şahitliğiyle, pek çok ulemanın tasdikiyle, tasdik imzalarıyla ispatlanmış, ondan dolayı Üstad’a başlangıçta halkça “Molla-i Meşhur”, daha sonraları da “Bediüzzaman” lakabı verilmesine sebep olmuş harika halidir. Yani, sarf ve nahiv gramerinden olan İzhar kitabından sonra üç ay içinde, dini ilimlerin temeli olan seksen kadar kitabı okuyup anlayarak bitirmesi hadisesidir. Bu üç aylık harika hadiseden sonra, iki sene kadar Doğu vilayetlerinin bir çoğunu dolaşarak, meşhur ulemanın ziyaretlerini yapıp, şu nail olmuş olduğu mazhariyetin hakikat olup olmadığı hakkında kendini bir çok imtihanlardan geçirmiştir. Şark vilayetlerindeki en meşhur ve en seçkin alimlerin takdir ve tasdiklerini almıştır. Doğubayezid’de tahsilini bitirdiği sene, yaşları ondört olduğunda hiçbir şek ve şüphenin yeri yoktur. Şu iki senelik seyahatlerden sonra yaşları onbeşi geçince, bulüğ çağına geldiğinden mi, başka sebepten mi tam bilinmeyen bir nedenle eski sünûhatlı ve coşkulu zihni, bir tevakkuf devresi geçirmiştir. Yani, imtihanlarda kendisine tevcih edilen sorulara hemen ve derhal cevap vermesi hali bir derece kayıp oluvermiş. Bunun üzerine o da, Bitlis’te iki sene zarfında Vali Ömer Paşa’nın konağında ilm-i kelam, tefsir ve hadis gibi ulûm-ı âliye denilen maksud ilimlere dair kırk kadar metinleri hıfzeylemeye başlamıştır. Daha sonra Bitlis’ten Van’a gittiğinde, Van Valisi Hasan Paşa, sonra Tahir Paşa’nın konağında kalırken, bir medrese açarak ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Aynı zamanda asrî ilim denilen kimya, astronomi, coğrafya vesaire gibi kitapları da okuyarak hıfzına almaya koyuldu. Daha sonra, 1908 başlarında İstanbul’a gitti ve son derece meşhur, sabit ve garip olan “Her çeşit ilimden herkesin kendisinden sual sorabileceklerini, ama kendisinin sual sormayacağını” ilan etti. [128] İki ay boyunca her çeşit ilimden sualler kendisine soruldu ve hepsine doğru cevaplar verdi. Bunun üzerine İstanbul uleması da onun “bediüzzamanlığını” kabul ve tasdik etti. Ve 31 Mart Olayında kendisi de Divan-ı Harp mahkemesin-de muhakeme edilerek isticvab edildi. Gerek Divan-ı Harpte yaptığı kahramanane müdafaaları sırasında, gerekse Emraz-ı Akliye Hastanesi Baştabibi ile yaptığı konuşmada şu üç aylık tahsil hadisesi ve her çeşit suallere doğru cevaplar vermesi meselesini şöyle ifade etmektedir: “… Şâz olarak istidâd-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip gitmiş. Nâs ibtida onlara cünun veya abes isnadından sonra, sihir veya harikaya hamletmişler. Birinci ve ikinci noktanın mabeyninde olan tezat, cinnetime hükmeden zevatın delil ve müddealarında olan tezada imadır. Zira ef ’alleriyle demişler: Divanedir, çünkü her mesail-i müşkileye cevap veriyor. Böyle delil getiren delidir.” Yine aynı yazısında: “Hem de İzhar’dan sonra, üç mah ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder: Ya hilaftır; halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir...” Müellifin bu alenî, âşikâr ve tereddütsüz ifade ve beyanları Divan-ı Harb-i Orfi ve Said-i Kürdî eserinde kayıtlı olup bu eser, 1909 ve 1911’de iki defa tab’ edilip âleme yayınlanmış ve bu eseri herkes görmüş, okumuş, hiç kimse itiraz etmemiştir. Demek ki hadise kat’idir, şeksizdir. 2. İkinci itirazına cevabımız: Üstad Bediüzzaman Hazretleri “12-13 yaşlarında iken, babasının evinde görmüş olduğu rü’yada Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’den(asm) ilim talebinde bulunduğuna...” dair olan olaya, son derece kaba, camid ve hissizcesine itirazına karşı ce-vabımız şudur: Bediüzzamanın 1919’lardan başlayıp şimdiye kadar yazıla gelen bütün tarihçelerinde bu rü’ya olayı kayıtlıdır, kimse de itiraz etmemiştir. Rü’ya olayını kayıt eden tarihçeler, “Bediüzza-man’a ilmi Peygamber verdi” dememiştir. Sadece “Peygamberi-miz(asm) Kur’an ilminin verileceğinin müjdesini vermiştir.” şeklinde kaydetmişlerdir. Müjdelenen ilmi, elbetteki veren ancak Allah-tır. Hal böyle iken, soru ve cevapları (ifsad niyetiyle) hazırlayan şahıs, mesele hakkında Kur’an-ı Kerimin (mevzu ile hiç ilgisi olmayan) ayetlerinden tercümevari bazı mealleri fuzulice sıralamış, yani abesle iştigal etmiştir. Ruhların bakiliğine inanmadığı anaşılan şahsın, yobaz bazı vehhabîler tarzında peygamberler ve evliyanın vefatlarıyla alakalarının ve izn-i İlâhiyle olan bazı tasarruflarının büsbütün kuruyup kesildiğine zahip olduğu anlaşılmaktadır. Evet, peygamberliği ve delilleri olan mucizeleri, evliyaya da velilik ve kerametleri bahşeyleyen ve ulemaya hakikî hakikat ilmini, sanat kâşiflerine buluş ilhamını veren elbetteki ancak Allah’tır. Ve bu mu’cizeler veya kerametler, peygamberler ve evliyaların sadece maddî ve dünyevî cesetleri. ile alakalı değildir. Ruhları ve misalî olan manevî cesetleriyle de alakadardır. Bunun yanında Allah’tan gayrı kimsenin bilmediği gayb ilminin bazı köşelerini peygamberlerinden ihtiyar eyleyip seçtiği bazılarına bildirdiğini, Cin Suresi 27-28. ayet-i kerimeleri haber vermekte-dir. Demek ki, Peygambere(asm) Allah’ın bahşeylediği harika mu’cizeler gibi, gaybın bazı kısımlarına ıttılaı da i’ta eylediği vakidir. Ve özellikle Peygamberimizin(asm) izinden şaşmadan yürüyen büyük ruhlu bazı evliyasına da mu’cizelerin bir çeşit delilleri olan “keramet”in ina’mlarından nasip ettiği kat’idir. Kaldı ki, rü’ya aleminde görülen vakı’alardan bazılarının şehadet alemi ile de yakın alakası vardır. Hz. Yusuf Aleyhissela-mın rü’yaları tabir etme ve te’vil marifetine mazhariyetiyle rü’yalar, şahısların hal ve vaziyetine göre değişikliklerinden gayrı, boş manasız ve te’vilsiz bir olay değildir. Binaenaleyh rü’ya aleminde görülen hadiseler, şehadet alemi olan uyanık halinin ölçüleri ile ölçülemez. Rü’yada insan, bazen bir saat içerisinde gördüğü işler, konuştuğu sözler, uyanık aleminde onları belki bir senede de yapamaz, bitiremez. Bu hakikata binaen, farz-ı muhal olarak diyelim: Bediüzzaman Hazretleri rü’yada Resulullah Efendimizin Kur’an ilminden ders almak suretiyle öğrenim yaptı. Rü’ya alemi bir nevi ruh alemi olduğu için, o alemde bir-iki saat zarfında elde edilen ilim, öğrenilen dersler, uyanık aleminin belki birkaç senesini içine almış olabildiği için, Resulullah Efendimiz Bediüzzaman’a Kur’an ilmini ders vermiştir denilse, vehhabî yobazlarından gayrı ehl-i sünnetin bütün ulemasınca kabul edilen bir keyfiyettir. Hem “nübüvvetin 40 cüzünden bir cüzü rüya ile hasıl olmuştur.” hadis-i sahih ve şerifi de, rüyada bazı hakikatların inkişafları olabileceğine bir te’yiddir. 3. Mu’terizin üçüncü maddedeki fuzûli itirazına cevabımız: İşte o da: Bediüzzaman’ın mübarek yaşları henüz ondörde ulaşmış iken, Doğubayezid’de Şeyh Muhammed-i Celalî Haz-retlerinin medresesinde üç ay zarfında medresede okutulan tüm dinî ilimleri içeren metinleri okuyup bitirdiği için, hocası med-rese ilmini bitiren Bediüzzaman’a sarık-cübbe giydirerek değil, müntehî olduğunu belgeleyen icâzetnâmesini yazıp vermiştir. [129] Bu hadise ise hicri 1309, rumi 1308 senesinde olmuştur. Hz. Üstad’ın doğumu rumi 1293 olduğuna göre icazeti aldığı gün, yaşı tam ondördü doldurmuştur. 13 Zümer Suresi, 1. Şu maddedeki tenkit ve itirazların cevapları kısmen birinci maddenin cevabı içerisinde verilmiş olduğundan oraya havale edildi. 4. Dördüncü madde ve cevabımız: Hazret-i Üstad’ın, Birinci Şua risalesinin Yirmidördüncü Ayeti’nin tahlili münasebetiyle yazdığı ek izahta yer alan; itirazcının demagojilerle başka ve muharref bir şekle soktuğu ve öylece itirazlarına serrişte etmiş olduğu ibarenin aslını aynen yazıyorum: “Üçüncü Nokta: Risale-i Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan, bu üç ayetin (Yani, Zümer, Casiye, Ahkaf surelerindeki üç ayet) ahirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmi beşinci ayet dahi Rahman ve Rahîm ile bağlanmaları münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki Şimdi gelin bakın ki; kasıtlı olan tahrifçi demagojisiyle ya da basiretsiz cehliyle Hazret-i Üstad’ın ifadesini, yazısının üstteki aslını bozarak veriyor. Onunkinin aynısını alıyorum: “Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte iniyor.” deyip, dipnotta da aynı metni veriyor ise de, kırparak veriyor. Yani metindeki [131] Yazısının ikinci sahifesindeki metin kısmı şöyle devam ediyor: “Bu sözün açık anlamı Asr-ı Saadette Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi, her asırda o Kur’an’ın arşdaki yerinden ve manevi mu’cizesinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor.” Bu cümlesinin altında da şöyle bir yorum getirmiş: “Yani Risale-i Nur, Kur’an’ın indirildiği yerden vahy suretiyle inmesi gibi inerek, Kur’anın gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor.” İşte gelin bakın ki, Hz. Üstad Bediüzzaman’ın sarih ve açık ifadesinin devamı ve kastettiği meramı ve Kur’an’ın işarî mana-sındaki maksadı ne olduğu iki sahife sonra gelen tahlil kısmında olduğu halde, o, oralara bakmayıp, kendi reyiyle, alakası olmayan yorumlarla, amma kasdî bir ifsad niyetiyle yorumlamıştır. Hz. Üstad’ın o sahifedeki ifadesi mealiyle şöyledir:
kelamı 951 ederek, Risaletü’n-Nur’un ebcedî makamı olan 948’e üç farkla tevafuk etmektedir. Bu üç farkın sırrı ise, Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünûhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.” [132] İşte Bediüzzaman’ın,
cümlesinin sarih bir manası Asr-ı Saadette vahy suretiyle Kitab-ı Mübinin nüzulu olduğu gibi, mana-yı işarisiyle de her asırda o Kitab-ı Mübinin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarikiyle gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor…” ifadesinin ne olduğu gayet açık ve net olarak ortadadır. Amma gel görelim ki; şu tahrifçi şahıs, “el-Hannas” gibi saf zihinlere şüphe verdirmek gayesiyle, Üstad’ın bu ifadesini alakası olmayan sözlerle manalandırıyor. Evet bu şahs-ı müfterinin üç paragraf üstte kayıtlı olan muzlim yorumundaki, “Kur’an’ın indi-ği yerden Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek…” tarzında olan kerih, rezil ifadeleriyle Hz. Üstad’ın ifadesi arasında hiçbir münasebet ve alaka yoktur. Hz.Üstad’ın üstteki ifadesinen evvelki olan ifadesi şunu söylüyor: “ cümlesi evvela ve bizzat ve hiç şüphesiz Asr-ı Saadette vahy suretiyle nazil olan Kur’an’a bakar. Fakat işarî manasıyla da her asırda o Kitab-ı Mübinin arşlı olan mertebesinden ve manaya bakan mu’cizeliğinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli hakikatleri [133] ve hakikatlerinin bürhanları (hüccet ve delilleri) iniyor, nüzul ediyor” diyor. “İnme ve nüzûl etme Kur’an’ın arşa mensup olan mertebesindendir.” diye gayet açık ve en gabi insanların da rahatlıkla anlayacağı bir ifadeyle söylüyor. Münekkidin iftiraen kaydetmiş olduğu “Risale-i Nur Kur’an’ın indiği yerden, Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek...” şeklinde bir şey söylemiyor. Ve Hz. Üstad’ın ifadesi böylesi bir herzelemek-ten uzaktır, müberradır. Veyl, binler veyl, cehlin, fitnekarlığın anlayışına!.. 5. Ve beşinci tezvirine karşı cevabımız: Şahs-ı müfterinin dördüncü maddedeki kabih bühtanında olduğu gibi, buradaki tezvirkâr iddiası da yalanın yalanı, iftiranın iftirasıdır ki demiş: “Nurcular Kur’an okumuyor, ona ehemmiyet vermiyor. Kur’an yerine Risale-i Nur okuyorlar.” diye öyle fahiş, öyle rezil bir iftira etmiş ki, şeytan-ı lâin dahi bundan utanır. Biz bu iftiranın cevabı olarak 1930’larda vaki olmuş benzeri münafıkane bir iftiraya karşı Hz. Üstad’ın, planı çevirenlerin ağızlarına taşla vururcasına olan celalli cevabını bu makamda kaydetmek istiyoruz. Yirmidokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmının İkinci Meselesinden: “Sözler namındaki yazılan risaleler, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyanın bir nevi tefsir-i hakikisi olduğu ve o tefsirin te’lifinde merci’ ve me’haz ve hakiki üstad ve tam rehber sırf âyât-ı Kur’aniye olduğu; ve fakir ve aciz bu müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu; ve doğrudan doğruya o risaleler Kur’an’ın hakaikı ve o hakaikin bürhanları olduğu ve Kur’an’ın elinde bir kılınç hükmünde olarak, o kal’a-i kudsiyeye gelen tehacüme karşı davranan ve manen Kur’an’ın manası ve layenfek ondan gelmiş manevi bir cüz’ü olduğunu; ve bütün kuvvet-leriyle o Kur’an’a bakar ve işaret ederler. Ve onu hedef ittihaz ederler. Ve ayatından gelen sünûhat ve ilhamat olduğunu ve müellifinin ihtiyar ve iktidarının pek fevkinde bir tarzda olduklarını mükerreren ispat edip beyan ettiğimiz halde; Kur’an namına ve Kur’an hesabına rekabetkârane bunlara (Risale-i Nur’a) bakmak ve onlardaki i’caz-ı Kur’an’dan in’ikas eden cilvelerini Kur’an’ın hakiki i’caziyle muvazene etmek ve rekabetkârane onların sukûtunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek, elbette Kur’an’a sadakat değildir. Çünkü Kur’an’ın elindeki kılıncı Kur’an’a çevirmek ve Kur’an’ın sadık hizmetkarını Kur’an’a karşı mübareze vaziyetini vermek; ve Kur’an’dan gelen ve Kur’an’ın nurundan ve mizan-ı i’cazında bulunan nurlarını Kur’an’a karşı muvazene etmek, elbette bir hıyanettir ve bir cinayettir.” [134] Evet, bence Hz. Üstad’ın bu cevabı ve onun devamı, bütün fitnecilerin, desisecilerin ya da dini bilmeyen yobazların, yalan dolan dedikodularına karşı kafi ve vafi bir cevaptır. Başka bir şey yazmaya da gerek yoktur. Fakat bir tetimme nevinden olarak şu hakikatı da ehl-i insafın nazarına arzetmek isteriz ki; Türkiye’de Kur’an’ı en çok okuyan ve ona en çok hürmet eden Risale-i Nur talebeleri olan NURCU’lardır. Bu hakikatın şahit ve delili; Türkiye’nin her tarafında, her kasaba ve köyünde binlercesi bulunan Nur dershanelerinde her zaman, özellikle üç aylarda okunan Kur’an’dır. Her gün her bir nurcu Kur’an’dan bir cüz’ okumak suretiyle (amma hassaten üç aylarda) hergün Türkiye genelinde onbinlerce hatim indirilmektedir. İçinde bulunduğum Urfa’nın birkaç cemaatinden biri olan “Zehraiye” Camiine gelen cemaat (evet yalnız bu cemaat olarak) hassaten üç aylarda hergün dört-beş hatimle beraber, Mevlid, Regâib, Mi’rac, Berat ve Kadir gecelerinin her birinde en az dörder-beşer hatm-i Kur’an yapılır. İşte buna göre, Risale-i Nur talebeleri kadar Kur’an’ı okuyan hiçbir cemaat yoktur. Varsa gösterilsin. 6. Ve biçare şahsın altıncı [135] sehvine karşı cevabımız: Düzmeceli cehalet-perver itirazcının bir tenkidi de, İmam-ı Ali(ra) Celcelutiye kasidesindeki münacatına Hz. Üstad’ın bunu şerh ederek içindeki sırlarını ve işarî manalarını izhar etmesine son derece cahilane ve camidane itirazlarıdır. Bakalım, Hz. Bediüzzaman bu mevzuda ne demiş görelim. Daha sonra mu’terizin fuzuliyane tenkitlerine gelelim. İşte Hz. Üstad’ın Kastamonu’da 1939’larda yazdığı Sekizinci Şua risalesinde; kelimelerin çoğu Süryanîce olan ve bazı Kur’an surelerinin isimleri ve bir kısım ayetlerin şefaatleriyle yapılan niyaz ve münâcatlarından ibaret olan İmam-ı Ali’nin Celcelutiye kasidesini ele almış, kasidedeki İşte biz Sekizinci Şua’daki mevzu ile alakalı bir paragrafı kaydedecek ve sonra mu’teriz ağaya döneceğiz. Evet Ayrıca Sekizinci Şua risalesinin te’lifinden sonra 1943’te Denizli hapis hadisesi, Yedinci Şua olan Ayetü’l-Kübra’nın gizli tab’ı zahirî sebep olduğu için, onun başına koyduğu bir ta’rif yazısının dipnotunda da İmam-ı Ali’nin bu duasının bir kerame-tini kaydetmiştir. Dipnot aynen şöyledir: “Evet İmam-ı Ali(ra) Ayetü’l-Kübra hakkında verdiği haberi Denizli hadisesi tasdik etti. Çünkü bu risalenin gizli tab’ı hapsimize bir vesile oldu. Ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, beraat ve necatımıza ehemmiyetli bir sebep oldu. Ve İmam-ı Ali’nin(ra) keramet-i gaybiyesini körlere de gösterdi ve hakkımızdaki duasının kabulünü isbat etti.” [138] Elhasıl: Bu mevzularda hak, adalet ve hakikat adına araştırma yapmak isteyen bir insana, Yirmisekizinci Lem’a ile Sekizinci Şua risalelerini tamamen okumak şart ve lazımdır. Ta ki, Hz. Üstad’ın, “İmam-ı Ali’nin verdiği haber...” veya “İmam-ı Ali’nin tesmiyesiyle...” vesaire gibi ifadelerinin ne olduğu anlaşılabilsin. Yoksa mu’terizin –“adını İmam-ı Ali’nin verdiği”, “İmam-ı Ali’nin şefaat dilediği” ve “Risale-i Nur’un kurtarıcılık yaptığı” gibi iftiralı yorum ve kezzabane tahrifkar sözlerinin elbette cehennemi boylattı-racağı muhakkaktır. Bu makamda ben “vesvasi’l-hannas” görevini yapan şu biçare şahsa çağrıda bulunarak diyorum ki: Gel, şu kötü bir tavır olan perde arkasından çık! Merdane er meydanına gel! Kur’an ve din-i İslam aşkı adına ve Hakka hizmet namına, bir televizyonda veya geniş bir salonda karşılıklı olarak bu meselenin müzakeresini, münakaşasını yapalım, herkes veya en azından bir cemaat dinlesin, kararını versin, hak da meydana çıksın. Haydi göreyim seni!.. [1] Yapılmış bu münâfıkane iftiralardan birisi, 1947’de Emirdağ’da, yukarıdaki amirinden aldığı direktiflerle bir kaymakamın eliyle oldu. Bir nümunesi de, 27 Mayıs sonrasında CHP iktidarı döneminde Diyanet Reisliği Muavinliği’ne getirilen emekli bir generalin marifetiyle tezgahlandı. Ama neticede müfteriler hüsrana uğradılar. Rahmetli Eşref Edip Fergan onların müfteri foyalarını bir kitapla gün yüzüne çıkarttı. O kitabı yeniden yayınlamak niyetindeyiz. [2] Ahmâka verilecek cevap sukûttur; yani susmaktır. [3] Bediüzzaman Said-i Nursî, Mektubat, “1. Mektup”, Envar Neşriyat, İstanbul 2005, s. 6. [4] Mektubat, “15. Mektup”, s. 57. [5] Bediüzzaman Said-i Nursî, Şualar, “Beşinci Şua”, Envar Neşriyat, İstanbul 2004, s. 587. [6] Mektubat, “29. Mektup”, ss. 435-437. [7] Bediüzzaman Said-i Nursî, Lem’alar, İstanbul 2005, s. 120. [8] Âsâr-ı Bediiyye, s. 140 ve 540. [9] Bediüzzaman Said-i Nursî, Mütercim: Abdülkadir Badıllı, Mesnevî-i Nuriye, İstanbul 1998, s. 194. [10] Berzenci, El-İşa’a li-Eşrati’s-Saah, s. 112. [11] Bediüzzaman Said-i Nursi, Lem’alar, Envar Neşriyat, İstanbul 2005, s. 151. [12] Kastamonu Lâhikası, s. 247. [13] A.g.e., s. 159 [14] Bu rivayetin kaynakları için bkz.: Abdülkadir Badıllı, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları, Envar Neşriyat, İstanbul 1992, s. 24. [15] Kastamonu Lâhikası, ss. 81-82. [16] Buradaki “masum” ifadesinden murad, Hıristiyan oldukları için onbeş yaş altında masum çocukları gibi bir masumiyet değil, belki harb olayında herhangi bir tasarrufları, müdahaleleri olmayan ve ondan habersiz ve bigünah demektir. (A.B.) [17] Kastamonu Lâhikası, ss. 81-82 [18] A.g.e., s. 111. [19] Âsâr-ı Bediiyye, “Tulûat”, s. 100. [20] Bediüzzaman Said-i Nursî, Sözler, “Lemaat”, İstanbul 2005, s. 703. [21] Âsâr-ı Bediiyye, s. 666. [22] Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağ Lâhikası-2, İstanbul 2004, s. 42. [23] Emirdağ Lâhikası-2, s. 72. [24] A.g.e., s. 208. [25] A.g.e., s. 208. [26] A.g.e., s. 102. [27] Âsâr-ı Bediiyye, “Rumuz”, s. 82.; Necm Suresi, 39; Tevbe Suresi, 34. [28] Bu bahsin tamamı için bkz.: Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul 1998, Genişletilmiş 2. Baskı, C.3, ss. 1920-1922. [29] Emirdağ Lâhikası, s. 62.; Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 3, s. 2042. [30] Şu ahirki hadisenin izahatı için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C. 3, s. 1837. [31] Âl-i İmran Suresi, 64. [32] Emirdağ Lâhikası, s.75 [33] Geniş bilgi için bkz.: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s. 298-300. [34] Âsâr-ı Bediiyye, s. 140 ve 540. [35] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 487. [36] Âsâr-ı Bediiyye, s. 103-104. [37] Edirnekapı Camii. [38] Âsâr-ı Bediiyye, s. 105. [39] “Senin Rabbinin askerlerini (çeşit ve sayılarını) yine ancak o bilir.” (Müddessir Suresi, 31). [40] Âsâr-ı Bediiyye, s. 83. [41] Bazı kaynaklar o zatın Ferik Ahmet Muhtar Paşa olduğunu söylerler. [42] “Şeytana tabi’ olup arkasından yürüyerek gitmeyin!” (Bakara Suresi, 168, 208; En’am Suresi, 127). [43] Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşında müttefiki olan Almanları kasdediyor. [44] Yani, başıbozuk kimselerdir. [45] Yani: Halifelik makamının ve halifenin arzu ve tercihi benden yana çıktı. [46] Yani birbirine zıdlık içine girdiği zaman. [47] “Demek mükrehtir.” Yani istemeyerek, kerhen yapıyor. Bu cümle, bölümün ba-şında zikrettiğimiz Sultan M. Vahidüddin Hazretlerinin izdiraren, zahir vaziyette İngilizden yana gibi görünmesi halini te’kid etmektedir. — A.B. * Yani, şimdi bu halde halifeye itaat etmek, bir itaatsizliktir. [48] Âsâr-ı Bediiyye, ss. 112-114. [49] Âsâr-ı Bediiyye, s. 115. [50] Âl-i İmrân Suresi, 200. [51] Âsâr-ı Bediiyye, “Lemeât”, s. 608. [52] Mektûbat, “Onaltıncı Mektup”, s. 75. [53] 1919-1920 yılları. [54] 1909 yılı başlarında. [55] 19 Kasım 1922’de. [56] Cumhuriyetin ilk Millet Meclisi’ndeki–Birinci Meclis–mebusları. [57] Bediüzzaman Said-i Nursi, Lem’alar (Osmanlıca), Sözler Yayınevi, İstanbul 1995, ss. 509-510. [58] Aynı eser, s. 804. [59] İstanbul’u işgal eden İngiliz Başkumandanı Loytenat General H. F. M. Wilson’dur. [60] Şua’lar, s. 448. Hz. Üstad’ın bu hakikatli sözleri, TBMM Zabıt Ceridesi’nde kayıtlıdır. Yani Meclis’in günlük tutanak gazetesinde eski harfle yazılıdır. Bu belgenin klişesi Mufassal Tarihçe-i Hayat isimli eserimizin birinci cildinin 538. sayfasında mevcuttur. [61] Şualar, s. 539. [62] Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 535. Bu mektubun başı ve sonu Sözler Yayınevi tarafından yayınlanan şu eserdedir: Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayatı, Sözler Yayınevi, İstanbul 1995, s. 528. Merhum Osman Nuri Efendi’nin bu mektubu Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ında yayınladığı zaman, kendisi hayatta idi ve bunu gördü. —A.B. [63] Üstad Hazretlerine yazdığı mektubunda sözünü ettiği meşveret... [64] Bu tarih Hicri takvime göredir. [65] Zübeyir Gündüzalp, Not Defteri, s. 87.; Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 536. [66] Bu zât, İstanbul’da İngilizlere karşı Eşref Edip’le beraber Hutuvat-ı Sitte’yi dağıtanlardandır. [67] Eşref Edip, Risale-i Nur Müellifi, s. 42. [68] Bu belge ve diğer vesikalar, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, ss. 537-540’tadır. [69] Medresetüzzehra Üniversitesi için BMM’nden çıkan kanun metni için bakınız: Mufassal Tarihçe-i Hayat, ss. 563-570. [70] Yeni Mesaj, 28.4.2005, 6.5.2005. [71] Belgeler, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 503’tedir. [72] Âsâr-ı Bediiyye, “İşârât”, s. 94. Dua cümlesinin manası: “Allah’ım! Kavgamızı içimizde birbirimize karşı kılma. Bizi dahilî mücadeleye sürükleme!..” [73] İkdam’da yayınlanan protesto yazısı için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 517, klişesi s. 519.) [74] Kemal Gurulkan, Köprü, “İslâm’ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Teâli-i İslâm’a”, Güz 2000, Sayı: 72, s. 16. [75] Gurulkan, a.g.m., s. 5. [76] Bursalı Mehmet Tahir, Cemiyet-i Müderrisin, Nizamnâme-i Esasisi, Beyannâme, Evkaf-ı İslâmiye Matbaası, İstanbul 1337’den aktaran, Gurulkan, a.g.m. [77] Bkz.: İkdâm, 25 Teşrinisânî 1335, nu: 8185 [78] Ayrıca bkz.: Sebilürreşad, C. 18, Sayı: 453, s. 133. [79] Teâli-i İslâm Cemiyeti kurucuları ve azalarının her birisi büyük din alimi; en az şimdiki bir kaç profesörler kadar din ve dünya bilgisine sahip insanlardır. Fazla yer işgal etmesin diye ünvan ve vazifelerinden bahsetmedik. [80] Bkz.: Gurulkan, a.g.m. [81] Bir nüshada “Ol kafir-i” şeklinde geçmektedir. Burada “kâfir”den kasıt, hakikati saklayan, gömen manasındadır. [82] Kastamonu Lâhikası, s. 111. [83] A.g.e., s. 111. [84] Herhalde İncil’de diyecektir, insafsız yazar. [85] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006. [86] Bakara Suresi, 97. [87] Bediüzzaman Said-i Nursi, İşaratü’l-İ’caz, Mütercim: Abdülkadir Badıllı, İttihad Yayıncılık, İstanbul 2004, ss. 107-108. [88] Âl-i İmran Suresi, 65. [89] el-Menar, C. 1, ss. 113. [90] Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebîr, C. 1, s. 31. [91] el-Alusî, Tefsir-i Ruhu’l-Maanî, C. 1, s. 119. [92] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006. [93] Lem’alar, s. 104. [94] Şu söylediklerimin belgeleri, klişeleriyle birlikte eserimiz olan Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, ss. 410-441 ve 448-449’dadır. [95] Şu rezil ve utanmazlık örneği laflara cevap vermeye hiç değmezken, ibret-i alem için bu güruhun tiynet ve mahiyetleri daha iyi anlaşılsın diye, kaydediyorum. [96] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006. [97] Bediüzzaman Said-i Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul 1995, s. 445-446. [98] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Şehitlik”, Yeni Mesaj, 3.2.2006. [99] Muharrem Bayraktar, “Nurculuktaki Hıristiyan Muhabbetinin Kökeni”, Yeni Mesaj, 1.2.2006. [100] Muharrem Bayraktar, “Vatan, İman ve Said-i Nursi”, Yeni Mesaj, 5.23.2005. [101] Emin Koç, “Hıristiyan Nur Talebeleri”, Yeni Mesaj, 21.12.2005. [102] Emin Koç, “ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları”, Yeni Mesaj, 17.12.2005. [103] Emin Koç, a.g.m. [104] Lem’alar, ss-273-274. [105] Hayreddin Zergeli, el-Alam, C. 8, s. 269. [106] Kastamonu Lahikası, s. 45 ve pekçok yayınevi tarafından basılan kitabın diğer nüshalarında da böyle bir ifade yoktur. [107] Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye, s. 186. [108] Bu belgeler Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimizin 1. cildinin 168. sayfasındadır. [109] Abdülmecid, Hatıra Defteri (eyazma), s. 6 ve Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 191. [110] Şark ve Kürdistan, Sayı: 1, 19 Teşrin-i Sani 1324-3 Aralık 1908. Bu gazeteyi çıkaranlardan birisi Hersekli’dir. Me’hazlar için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 540-560, 567-569. (HAŞİYE) İşte o kıyaslar: Mânviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de fünûn-ı cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-ı diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünûn-ı cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de, selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasit kıyaslardır. — (Biraderi Ebû Lâşey) Abdülmecid [111]Parantez içindeki kelime müellifi tarafından sonraki baskılarda eklenmiştir. —A.B. [112]Parantez içindeki cümle bilahare müellifi tarafından eklenmiştir. — A.B. [113] Belki elli seneden beri. — Müellif. (HAŞİYE) Şu Medresetü’z-Zehra’ya dair mebahisi, (Hürriyetin üçüncü senesinde)* nutuk suretiyle Bitlis’te, Van’da, Diyarbekir’de daha bir çok yerlerde ahaliye ders verdim. Umumen dediler “Hakikattır, hem mümkündür”. Demek diyebilirim ki, ben onların tercümanıyım bu mes’elede!..” — Müellif * Parantez içindeki cümle bilahare müellifi tarafından eklenmiştir. — Nâşir [115] Yani Türk Eli dergisinin uydurmasyonu gibi, herzeleri bir uydurmadan ibaret olduğu anlaşılmıştır. [116] Belgeler için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, ss. 306-307 [117] Abdülmecid, Hatıra Defteri (elyazma), s. 17. [118] Abdülmecid, Hatıra Defteri (eyazma), s. 19. |







