Menu Content/Inhalt

Hicrî Takvim

ittihad.com.tr ittihad.com.tr - Ahirzaman Fitneleri-02

Güncel Konular

Ekonomik Çöküntü ve Çaresi

Maidet-ül Kuran ve Hazinet-ül Bürhan

İslam ve Demokrasi

Adab-ı Muaşeret

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı

Avrupa Birliği meselesi

Bidat ve Şeair'in Mahiyet ve Neticeleri

İktisadi Krizin Sebep ve Çareleri

Devlet İçin Fert Feda Edilir mi?

Hristiyanların Necatı

Dindar Siyasilere Tavsiye ve İkazlar

Küçük Deccal Büyük Deccal Kavramları

Mürşidlik ve Şahıs Merciiyeti Meselesi

Risale-i Nur Sadeleştirilemez

Üç-Dört Adamı Reddedin..

Bu Vatandaki Gizli Komiteler

Asıl Mehdi Gelmedi mi?

Hükümet İslam Birliğine Çalışmalı

Anarşi Belası

Milliyetçiler, Halkçılarla El Ele Olmamalı !

Hukuk Hakkında

Komitelerin İçyüzü

Başörtüsü Şeair-i İslamiyedendir

Ahirzaman Fitnesinden Uzak Durmak

Bütün Okullarda Din Dersleri Okutulmalıdır

Yahudilerin İçyüzü

Süfyan'ın Büyük Deccalden Daha Dehşetli Olduğu

Kürd Milleti Hakkında

23 Tem­muz 1908'den 23 Temmuz 2007'ye

Süfyan Cereyanının Sonu!

Halk Partisi Hakkında

Ahirzaman Fitneleri-04

Kurban Bayramındaki Sır

Gazete Şartnamesi ve Zübeyir Gündüzalp (1968-1971)

Mehdi Hadisleri

Feveran

Radyo Televizyonla Yapılan Tahribat

Türkiye'de Laiklik Serüveni

Örtünme Müdafaası ve Bediüzzaman

Son Müceddid

Adab-ı İslamiye

Marifet-in Nebiyy

Şahsı Manevi Kuvveti

Ortalığı Karıştıracak Neşriyatlar

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Devlet Adamına 7 Mektup-1

İslam İlerleme Vesilesidir

Kur'an Talebesi ve Dava Adamı Nasıl Olunur?

Laiklik Hakkında

Faiz Sistemi, Bankalar ve Dünyanın Hali

Kitab-ı Kainatı Okumak Mesleği

Deccaldan Kurtulacağız

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-3

Yüz Sene Önce Ekilen Tohumların Sümbüllenmesi

Cemiyetin Bozulması

Meclis'e (TBMM) Tavsiye ve İkazlar

Yahudilerin Mahiyeti Nedir ?

İngilizler ve Türkler

Kudsiyetin Hakikatı

Ahlâk Kaideleri

Fitneden Teyakkuz Dersi

Adalet ve Mahkemeler

Şuhûr-u Selase (Üç Aylar)

Güneş Üflemekle Sönmez

Avrupa Fikir Hayatının İslama Aykırılığı

Dar Daire Hususiyeti

Avrupa Hristiyanlığın Sembolüdür

Geçim Derdi ve Dini Hayat ve Hükümet

Leyle-i Berat

İktidar Partisine Tavsiye ve İkazlar

Geniş Daire Hizmetleri

Tesettürde Şer'i Ölçüler

Kör Hissiyat

Deccal Komitesi ve İktidar Partisi

Yahudi milletinin sonu mu geliyor?

Siyasi Muvaffakiyet

Anarşi-Terör Sebep ve Çareleri

Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında İlmi Bir Tahlil (1965/2006)

Beş Büyük Tehlike ve Çaresi

Dersim Hadisesi ve Said Nursi

Gizli Planlara Dikkat !

Leyle-i Berat

"Ümitvar Olunuz"

Gizli Ene ve Kusurunu Görmek

Üç Mehdi İddiası

Gazete ve Neşriyat Şartnamesi

Yüz Sene Sonra

Zamanımıza da Bakan Bazı İşaretler

Türkiye'nin Terör Meselesi ve Çaresi

Zina İsnadı Hakkında Şeriatın Hükmü

Allahü Ekber Hakikatı (1)

Dindar Demokratlar

Süfyan'ın Büyük Deccal'dan Eşeddiyeti

Sabır ve Cihad Kahramanlığı

Zübeyir Abi'nin Ehl-i İman ile Münasebeti

Rahmet Rahmet Yağdın Âleme

Amerika Dostluğunun Ehemmiyeti

Gizli İfsad Komitesi ve Süfyaniyet

Risale-i Nurun 27. Mektubu Lahikalar Bölümü Abdülkadir BADILLI

Kur'an'ın Haber Verdiği Dokuz Çete Reisi

Bu Vatan için en büyük tehlikelerden biri... HALK PARTİSİ İKTİDARI

Yüzüncü Yılında 31 Mart Hadisesi

Mehdi ve Mehdiyet

Ehl-i Kitap

Üç Mehdi Meselesi ve Hz.İsa'ın (a.s.) Nüzulü

II. Meşrutiyetin 100. yılı 23 Temmuz 1908 / 23 Temmuz 2008

Halk Partisi (CHP) Ne Yapmalı ?

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-4

Milletin Halini Nazara Alın

Halkçılar, Irkçılar El Ele.

İslam Kahramanı Milletimiz

Mütecaviz Ehl-i Bida

Ayasofya İbadete Açılmalı

Hükümete Mühim bir Tavsiye

Münafık Cereyanın Tecavüz Planı

Ahirzamanda Bazı Müslümanların Durumu

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı (2)

Bediüzzamandan 7 Mektup

Hadisata Nasıl Bakılmalı

Açık-Saçıklıkla Yapılan Tahribat

Zübeyr Ağabeyin Külliyattan Tesbitli Hususiyetleri

1.Dünya Harbinde Ermeniler

Dikdurmak ve Başeğmemek

Meşrutiyet (Demokratlık) ve Günümüz Anayasası

İki İddiaya Cevap

Zamanımıza Bakan Manalar

Sarıklı Genç

Yüzüncü Yılında 31 Mart Hadisesi-2

Ölmüş Gitmiş ve Hükümetten Alakası Kesilmiş Şahıs (Yaşanmış)

Nur Talebeleri Ergenekon'a Nasıl Bakmalı ?

Garip Bir İddia

Ordu'nun Durumu

Maidet-ül Kur'an'dan

Ahirzaman Fitneleri-01

Son Müceddid

1918'den Sonra Ermeniler ve Kürtler

Hoşgörü Meselesi (Müsamahada Ölçü)

Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam

Gıybet Hakkında Bir Mektup (Gayr-ı Münteşir)

Gizli Komiteler (Örgütler) Dağıtılmalı !

Nifak ve Münafıklık

Ramazan-ı Şerif-1

Yeni Anayasada Lâiklik Tarifi Nasıl Olmalı

Ermeni Meselesi ve Bediüzzaman Said Nursi Şahitliği

Deccaliyetin Büyük İfsadatı

Def'i Mefasid (kötülükleri kaldırmak)

Hakiki İrtica Nedir?

Zülkarneyn Kimdir ?

İki Cereyan

Geniş Daire Hizmeti

İngilizler de İslam Birliğine Taraftar Olacak

Ermeni Zulümlerinin Belgesi

Ekonomik Kriz Sebeb ve Çareleri

"Red başka, kabul etmemek başkadır."

Katliamlar ve Vahşetler

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı (3)

Allahü Ekber ve Kurban Bayramı

Kim Demokrat

Laiklik Nedir

İnsana Uygun İdare Şekli

Allahü Ekber Hakikatı (3)

Anayasa Değişikliği Hakkında

Din ve Vicdan Hürriyeti

Nokta-i Telâkinin Mahiyeti ve Ehemmiyeti

Müslümanlara Atılan İftiralar

Mehdi Hadisesi ve İseviler Mektubu (Gayr-ı Münteşir)

Keyfi İdare Anlayışı ve Bediüzzaman

Ordu ve Asker

Bediüzzaman Hazretlerinin İttihad-ı İslam Tarifi

Kadınlarda Haya Duygusu

Tuzakları Bozalım Derken Tuzağa Düşmek

Ahirzamanda İman Durumu

Zübeyr ve Tahiri Abiler Hakkında Hatıra Notları

Kadir Gecesi

Ordu ve Asker Meselesi

Ahirzaman Fitneleri-03

Peygamberimize (asm) hergün beş defa biatımızı tecdid ediyoruz

Ahirzaman Fitneleri-02

Mehdi Meselesi Hakkında

Halk Partisi (CHP) Ne Yapmalı?

Askerler Siyasete Karışmalı mı?

Ramazan-ı Şerif - 3

Teali-i İslam Cemiyeti ve Bediüzzaman Said Nursi

Nur Merkezi İhtiyacı

Allahü Ekber Hakikatı (2)

Dindar Demokratlar

Mi'rac Hadisesi

Avrupa Hakkında

DECCAL İLE BERABERLİK TEHLİKESİ

Din Düşmanları ve Planları

Adalet Nasıl Sağlanır?

Musibetlerde Nokta-i Nazar

Lahika Mektubu İddiasına Cevap

İslâm Cumhuriyeti, Hilâfet ve Şeriat

İslam ve Demokrasi

Ye'cüc ve Me'cüc Kimdir?

Süfyaniyetin Rükünleri Kimler?

Nifak Cereyanı Dağıtılmalı

Ramazan-ı Şerif - 2

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-2

Amerika Hakkında Bir Mektup



Avrupa Birliği mi, İslam Birliği mi?

Jan 03 2008
Ahirzaman Fitneleri-02 PDF Yazdır e-Posta
Değerlendirme: / 2
Kötüİyi 
Yazan ittihad ilmi araştırma heyeti   
Thursday, 03 January 2008

ÂHİRZAMAN FİTNELERİ

İttihad İlmî Araştırma Heyeti

İlk baskı/1993 Genişletilmiş Yeni Baskı /2003

(İkinci Kısım)

SÜFYAN

(İSLÂM DECCALI)

Kamus-u Okyanus, bu kelime için “esami-i rical­den bir isimdir” der, yani mânâ aranmaya­cağına işa­ret eder. Âhirzamanda ge­leceği ve ümmetin karan­lık günler yaşama­sına sebeb olacağı sahih hadîslerle bildirilen ve şe­air-i İslâmiyeyi tahribe çalışan dehşetli ve mü­nafık bir şahıs. “Süfyanîler” ise Süfyan cereya­nıdır. İbn-i Cerir-i Taberî Süfyanîlerle alâkalı rivayet­leri Cami-ül Beyan’da (34:51) âyeti al­tında cem­’etmiştir.

Bir hadîste bildirilen Ahlas, Serra, Duhayma fit­neleri için bak: Tac Tercemesi 5.cilt 927.hadîs (Uzun süren ve in­sanların müs­bet ve menfî iki gruba ay­rıldığı mezkûr üçüncü fitne, Süfyanî fitneye işaret olsa gerektir.)

«Rivayetler, Deccal’ın dehşetli fit­nesi İslâm­larda olacağını gösterir ki, bütün ümmet isti­aze et­miş. (*) لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir tevili şu­dur ki: İs­lâmların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tah­kik, İmam-ı Ali’nin (r.a.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccalı Süfyandır, İslâmlar içinde çı­ka­cak, aldatmakla iş göre­cek. Kâfirlerin Büyük Deccalı ayrıdır. (**) Yoksa Büyük Deccalın cebir ve cebe­rut-u mutlakına karşı itaat etme­yen şehid olur ve is­temeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.» (Şualar sh: 585)

(*) Kenz-ül Ummal cilt:11 sh:125 ve Ruh-ul Beyan cilt:8 sh:197

(**) Süyûtî, el-Orfu'l-Verdî fî Ahbari'l-Mehdî (el-Hâvî li'l-Fetâva): 2:234; Ahmed Zeynî Dahlan, el-Fütûhâtü'l-İslâmiye: 294; el-Berzenci, el-İşâa' fî Eşrâti's-Sâa': 95-99; İbn-i Haceri'l-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadîsiyye: 36; Muhtasar u Tezkireti'l-Kurtubî: 133-134.

«1350 sene evvel Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir şakirdi ve es­rar-ı Kur’aniyenin dersini bizzat Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan alan Hazret-i Ali (R.A.).A.) meşhur ve mat­bu’ kasidesinde demiş ki:;

أَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيراً - بَاتَ بِهَا اْلأَمِيرُ وَالْفَقِيرَا (Haşiye)

وَاعْلَمْ بِأَنَّ الْوَقْتَ بَانَ وَاقْتَرَبْ - فَانْتَظِرُوا الدَّجَّالَ أَغْوَرى مَنْ كَذِبَ

ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ اْلإِخْوَانِ - أَنَّ غُوَاةَ آخِرِ الزَّمَانِ

İşte bu kasidede Peygamber Aleyhissalâtü Vesse­lâm’dan aldığı derse bi­naen diyor ki:

“Huruf-u Arabiye acemî yani frengî hu­ru­funa teb­dil edildiği zaman, Deccal’ı inti­zar edi­niz.”» (Rumuzat-ı Semaniye 4.Remiz) (Hz.Ali Efendimizin kasidesi mat­bu’ Mecmuat-ül Ahzab 1.cilt sh: 595)

“(Hâşiye): Cây-ı dikkattir ki, frengî hurufatını öğ­retmek için Ramazan gecelerinde çoluk ve çocuğa, zengin ve fukaraya dersin şenaatine işareten, kasi­dede bir nüshada

بَاتَ بَاتَ بِهَا اْلأَمِيرُ وَالْفَقِيرَا

yani gece işle­mek tabiriyle işaret ediyor.

Diğer bir hadîs-i şerifte de mealen şöyle buyuru­lu­yor:

«Sizleri benden sonra vuku bulacak yedi fitne­den sakınmaya davet ederim: Medine’den çıkacak bir fitne, Mekke’den çıkacak bir fitne, Yemen’den çıkacak bir fitne, Şam’dan çıkacak bir fitne, şark­tan çıkacak bir fitne, garbdan çıkacak bir fitne. Bir fitne de Şam’ın merkezinden zu­hur eder ki, işte bu Süfyanî’nin fit­ne­sidir.» (Ramuz-ul Ehadîs sh:18)

Bu rivayetin te’vilini bu mesele izah etmektedir.

Evet «Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş. (*) Allahu a’­lem, bunun bir te’vili şudur ki:

Merkez-i hi­lafet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, raviler kendi içtihad­larıyla -daimi öyle kalacak gibi, mânâ verip “merkez-i hükû­met-i İslâmiye” yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi içti­hadlarıyla tafsil etmişler.» (Şualar sh: 585) (*) (Sahih-i Müslim cilt:8 hadîs:2937)

Kitab-ül Feteva-yı Hadîsiyye, Ahmed Şehabeddin bin Hacer-il Heytemî adlı eserin 30. sahifesinde ve Kenz-ül Ummal, 14. cild 272. sa­hifede ve 39639, 39677. hadîs­lerinde ve diğer bazı hadîs kitablarında “Süfyan”dan bah­sedilir.

­Diğer «Bir rivayette, “İslâm Deccalı Horasan ta­raf­larından zuhur edecek” de­nilmiş. (*)

لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir te’vili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk mil­leti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulu­nup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zaman­daki mes­kenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Garibdir hem çok garibdir. Yediyüz sene müd­de­tinde İslâmiyetin ve Kur’an’ın elinde şeref-şiar, barika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şea­irine karşı isti­mal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak ol­maz, geri çe­kilir. “Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor” diye rivayetlerden anla­şı­lıyor.» (Şualar sh: 596) (*) Mişkât-ül Mesabih cilt: 3 sh: 38 ve Kenz-ül Ummal cilt: 14 sh: 559 hadîs: 9685

Bediüzzaman Hazretleri, 1948 senesinde Afyon Mahkemesinde “İnkılaplar aleyhinde­dir” tarzında it­ham­larla mahkûm edilmek istenilmiş, fakat karar Temyiz’ce bozul­muştu. Mahkûmiyet kararı yolunda ısrar eden iddia maka­mına verilen cevapta aynen şöyle deniliyor:

«Acibdir ki; savcı müddeî iftiralı ittiham­name­sinde en ziyade iliştiği ve Said’in itti­hamına medar yaptığı, Siracünnur’un âhi­rindeki Beşinci Şua’ın mes­’e­lelerinde Said demiş ki:

“Başa şapka koymağa cebreden Süfyan öyle deh­şetli istibdadla hareket eder ki, bir cani yü­zün­den yüz köyü harab eder.. bir asi yü­zünden binler masumu mahveder.” dediği fıkra için Said’in mah­kûmiyetine pek mu­sırrane çalışıp demiş ki: “Atatürk’ü tahkir edip, inkı­lâblar aleyhindedir.”

Cevab: Yine o cevab veren Nur şakirdle­rin­den Abdürrezzak namında birisi diyor ki:

İşte o davanın doğruluğuna delâlet eden yüzer emareden tek bir emaresi: 1938’deki Dersim faci­asında binler masumları, ihtiyar kadınları hem öl­dür­tüp hem ateşlere atmak ve bir isyan tevehhümü ve ih­timali yü­zün­den yaktırması; bu Beşinci Şua’ın o hük­münü kat’î hakikat olarak gözlerine soku­yor.

Acaba bin seneden beri bir milyar şühe­dayı ha­ki­kat-ı Kur’an ve iman yolunda feda edip şe­hid ve­ren ve bütün mefahiri İslâmiyetle tahak­kuk eden ve âlem-i İslâmın en büyük ordusu ve kahraman mil­leti olan Türk’e bü­tün bütün mahi­yetlerine zıd ve bütün ec­dad­larını darıltan, inciten, manen ihanet eden ve neslen hiç Türklükle münase­beti olmayan bir adama, Türklerin ceddi ve bü­yük ba­bası namını ver­mek; ne de­rece Türklüğe bir adavet ve ihanet olduğu anla­şılmıyor mu?

Abdürrezzak ve saire»

(Elyazma Rumuzat-ı Semaniye Risalesi Gayr-i Matbu’)

HAZRETİ İSA ALEYHİSSELAM’IN DEVRESİ

Bütün insanlık âlemini saran bu fitnelerden kur­tuluşun en mühim bir unsuru da ayet ve hadislerde geleceği müjdelenen İsa (A.S.)'ın kuvvetidir.

Bilhassa müslümanlarca zuhuru ehemmiyetli ol­makla beraber, din hizmetinde bulunanların fazla üze­rinde durmadıkları bu mesele, Bediüzzaman Hazretle­rinin telif etmiş olduğu Risale-i Nur Külliyatında bir hayli yer tutmaktadır. Bu bahislerden bir kısmı aşa­ğıda derc edilmiştir.

«Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka gi­rerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulun­dukça kıyamet kopmaz.” (*) Böyle umumi­yetle imana geldikten sonra nasıl umumi­yetle küfre giderler?

Elcevab: Hadîs-i Sahihte rivayet edilen: “Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın geleceğini ve Şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal’ı öldürece­ğini” imanı zaif olanlar istib’ad edi­yorlar. Onun haki­katı izah edilse, hiç istib­’ad yeri kalmaz. Şöyle ki:

O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkın­daki hadîs­lerin ifade ettikleri mânâ budur ki: Âhirzamanda din­sizliğin iki cereyanı kuv­vet bulacak:

Birisi:

Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan na­mında müdhiş bir şa­hıs, ehl-i nifakın ba­şına ge­çe­cek, Şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacak­tır.

Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevî’nin silsile-i nuranî­sine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i ke­malin başına ge­çe­cek Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdi isminde bir zat-ı nu­ranî o Süfyan’ın şahs-ı manevîsi olan ce­re­yan-ı mü­nafıkaneyi öldürüp dağı­tacaktır.

İkinci cereyan ise:

Tabiiyyun, mad­diy­yun felsefe­sinden tevellüd eden bir cere­yan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda fel­sefe-i maddiye vasıtasıyla in­tişar ede­rek kuvvet bulup, uluhiyeti in­kâr edecek bir de­receye gelir.

Nasıl bir padişahı tanımıyan ve ordu­daki zâbitan ve efrad onun askerleri oldu­ğunu kabul etmiyen vahşi bir adam, her­kese, her askere bir nevi padi­şahlık ve bir gûna hâ­kimiyet verir.

Öyle de: Allah’ı inkâr eden o ce­reyan efradları, birer küçük Nemrud hük­münde nefis­lerine birer rubu­biyet verir. Ve on­la­rın başına geçen en bü­yükleri, ispir­tizma ve man­yetizmanın hâdi­satı nev­’inden müdhiş hâri­kalara mazhar olan Deccal ise daha ileri gidip, cebbarane surî hükûmetini bir nevi rububi­yet tasav­vur edip uluhiyetini ilân eder.

Bir sineğe mağlub olan ve bir si­neğin kanadını bile icad edeme­yen âciz bir insa­nın uluhiyet dava etmesi, ne derece ah­makçasına bir mas­karalık olduğu ma­lûmdur.

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuv­vetli gö­ründüğü bir zamanda, Hz. İsa (A.S.)ın şahsiyet-i mane­viyesi.S.)›n flahsiyet-i mane­viyesi;nden ibaret olan hakiki İsevîlik dini zu­hur ede­cek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul ede­cek; hal-i hazır Hristiyanlık dini o haki­kata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifat­tan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşe­cek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab edecektir...

Ve Kur’ana iktida ede­rek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tabi’ ve İslâmiyet metbu’ ma­kamında kalacak. Din-i Hak, bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bula­caktır.

Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet; itti­had netice­sinde, dinsiz­lik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i se­mavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cere­yanının başına ge­çece­ğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Ma­dem haber vermiş, hak­tır. Madem Kadir-i Külli Şey va’detmiş, el­bette ya­pacaktır.

Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gön­de­ren ve bazı vakitte insan suretine vaz­’eden -Hazret-i Cibril’in “Dıhye” suretine girmesi gibi- ve ruha­ni­leri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temes­sül etti­ren, hattâ ölmüş evliyaların çokları­nın er­vahla­rını ce­sed-i misaliyle dünyaya gönde­ren bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hatimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulu­nan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhi­retin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydi­rip dünyaya gön­dermek, o Hakîm’in hikme­tinden uzak değil. Belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va’­detmiş ve va’dettiği için elbette gönderecek..

Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, her­kes onun hakiki İsa olduğunu bilmek lâ­zım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu ta­nır. Yoksa bedahet de­recesinde herkes onu tanıma­ya­caktır.» (Mektubat sh: 56)

(*) Sahih-i Buhari Muhtasarı hadîs: 2114 ve S. Müslim cilt:1 sh:195 hadîs: 234 ve Tirmizî fiten/35 hadîs: 2217

«Rivayette var ki: “Süfyan büyük bir âlim ola­cak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tabi olacaklar.

Vel’ilmu indallah, bunun bir te’vili şu­dur ki: “Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya ka­bile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i sal­tanat olmadığı halde, zekâ­vetiyle ve fenniyle ve si­yasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlim­le­rin akıl­larını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din ders­le­rinden tecerrüd eden maarifi reh­ber edip tami­mine şiddetle çalışır.” demek­tir.» (Şualar sh: 585)

Süfyan ve Deccal’ın kendilerinden daha çok, Süfyaniyet ve Deccaliyet denilen cereyanları ve komite­leri daha dehşet­lidir.

DİNİNİ DÜNYAYA SATANLAR

Asrımızın başlarında kuvvetlenmeye başla­yan dinsiz­lik hareketi ve onun mümessil­lerine, mezkûr ri­va­yetin tevi­linde görüldüğü gibi bazı din adamlarının tabi’ olması ve hattâ dua etme­leri sebebiyle sorulan bir suale, Bediüzzaman Hazretleri Rumuzat-ı Semaniye adlı risa­lesinde şöyle cevap verir:

«O zamanın en fenası, ülemanın fenası­dır. Yani dalâletin en fenası, ülema-is sû’ namı altın­daki bir kı­sım bedbaht kisve-i üle­mada, dini dünyaya sat­mış adamlardan ge­lir. Ben de bu nok­taya binaen de­rim ki: Hangi ülema var ki; ezan-ı Muhammediyeyi be­ğenme­yip, ezan yerinde bir şarkıyı kabul etsin. Öyle­ler âlim değil, belki مثلهم الحمار اسفارا al­tında dâhil oluyor.»

Bediüzzaman Hazretleri bir âyeti za­manı­mıza tat­bik cihetiyle açıklarken, ehl-i dala­lete iltihak eden mezkûr üle­maya ve dalalet ce­reya­nının üç hususiye­tine bakan vecihle­rini şöyle izah eder:

الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً أُوْلَـئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ

(14:3) âyet-i kerimesi «birinci cümlesiyle der ki: “O bed­bahtlar, bazı ehl-i imanın (imanları beraber ol­duğu halde) ve bir kısım ehl-i ilmin (âhireti tam bil­dikleri halde) on­lara iltihak delâletiyle, bilerek ve severek ha­yat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani el­ması tanıdığı ve bulduğu halde beş para­lık şişeyi ona tercih etmek gibi sefahet-i ha­yatı, dinî hissiyata mu­annidâne tercih edip dinsizlikle iftihar ederler.”

Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünkü hiç­bir asır böyle bir tarzı gösterme­miş. Sair asır­larda o ehl-i dalâlet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bil­miyor, dünyayı tercih ediyor.

Ve ikinci cümlesi olan وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ ile der ki: “O bedbahtların dalâleti, muhabbet-i ha­yattan ve temerrüdden neş’et ettiği için kendi halle­riyle durmuyorlar, tecavüz edi­yorlar. Bildik­leri ve onunla ecdatları bağlı olan dine, adâvetkârâne, menbala­rını ku­rutmak ve esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak isti­yorlar.”

Ve üçüncü cümlesi olan وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً ile der ki: “Onların dalâleti fenden, felsefeden gel­diği için acip bir gurur ve garip bir firavun­luk ve dehşetli bir enâniyet onlara verip ne­fislerini öyle şımartmış ki, kâ­inatı idare eden İlâhî kanunların şuâlarını ve in­san âleminde o hakaikin düsturlarını süflî he­ve­sat­larına ve müştehiyatlarına müsait görmedik­lerin­den—hâşâ hâşâ!—eğri, yan­lış, noksan bul­mak isti­yorlar.” İşte bu âyet, üç cümlesiyle mânen bu asırda acip bir ta­ife-i dâlleye tam bir tevafuk-u mânevî ile, mânâ-yı işârîsiyle çok efradı içinde hususî bak­tığı gibi, teva­fuk-u cifrîsiyle dahi başla­rına par­mak ba­sı­yor.» (Şualar sh: 724)

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNE YAPILAN ZÜLUMLERİN SEBEBİ

Bunca zaman kendisine tazyik yapılan Bediüzzaman Hazretleri bu tazyikin sebebini, Cumhur­başkanına yazdığı bir istidasında şöyle beyan eder:

«Reis-i Cumhura gönderilen istidanın zeyli­dir ki, mecbur oldum yazmağa.

Bana hücum eden garazkârların en esaslı sebebi; Mustafa Kemal’in dostluğu ve taraf­girliği vesi­le­siyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki: Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası ke­silmiş bir adam hakkında otuz sene ev­vel bir Hadîs-i Şerifin ihbarıyla, Kur’ana zararlı öyle bir adam çı­kacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam oldu­ğunu zaman gösterdi.

Ben de beşyüz seneden beri kahra­man­lığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kah­ra­man bir ordunun şe­refini ve zaferini, hilaf-ı haki­kat olarak M. Kemal’e vermediğim. Kemal’e vermedi¤im; için, garaz­kâr dost­ları beni yirmi senedir bahanelerle tazib edi­yor­lar.

Evet mahkemede isbat ettiğim gibi; şe­refler, müsbet hayırlar, maddi manevi ga­nimetler or­duya ce­maata verilir, tevzi edi­lir; kusurlar, menfi icraat­lar başa, reise ve­rilir diye bir kaide-i haki­katla, kah­raman ordunun ve bilfiil asker ve asker ba­şında çalı­şan cesur zabitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Ke­mal’e verilmez. Belki kusurlar, hatalar yalnız ona ve­rilir diye beni onu sevmemekle itti­ham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şe­ref­lerini kır­makla ittiham edip onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum.

Bu hakikatı mahkemede isbat ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da isbat et­meye hazı­rım. Ben bu mübarek milletin bahadır ordu­sunun mil­yonlar ef­radı ve zabitlerini severim. Hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği ka­dar muha­faza ediyo­rum. Benim karşımdaki garaz­kâr muarızlarım, bir tek adamı sevmek yo­lunda, mil­yonlar efrada ma­nen ihanet, belki adavet ediyorlar.

Evet çok emarelerle bildik ki; bana hü­cum eden­leri tahrik eden, Mustafa Kemal’e itirazımdır ve ona dost olmadığım­dır. Başka sebebler bahanedir. Bunun için mecbur ol­dum ki, o muarızlarıma de­rim: O beni taltif etmek ve bütün vilayat-ı şarki­yeye vaiz-i umumî yapmak için Ankara’ya istedi. Ben oraya git­tim. Bu gelen üç madde, beni onun dost­luğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzi­vada azab çektim, dünya­larına ka­rışmadım.

Birinci Madde: Bir hadîs-i şerifin, âhir­za­manda an’anat-ı İslâmiyenin zara­rına çalışacak diye ha­ber verdiği adam, bu oldu­ğunu ef’aliyle gös­ter­mesi­dir. Ben otu­zaltı sene evvel o Hadîsi tefsir etmiş­tim. Aynen bu adama mânası çıkmış. Mahkemedeki müdafaatımın “Üçüncü Esas”ında izahı var.

İkinci Madde: Bir şeyin vücudu ve ta­miri ve ha­yatı, ona ait bütün erkân ve şera­itin vü­cuduyla olabil­mesi; ve o şeyin ademi ve tah­ribi ve ölmesi, bir tek şartın bozul­masıyla olduğu bir kaide-i ha­ki­kattır. Umumun dil­lerinde “Tahrib, tamirden çok kolaydır” diye darb-ı mesel olmuştur.

Bu kat’i kaideye binaen, meydanda gö­rünen ehemmiyetli kusurlar ve tahribatlar o ku­manda­nın ha­tasından ve ehemmiyetli şeref­ler ve zafer­ler ise ordu­nun kahraman­lığın­dan geldiğinden; o fenalık­ları ona, o iyi­lik­leri orduya vermek lâzım gelirken, bütün bütün aksine olarak cemaatın hayrını baş­taki bir ferde ve o ferdin şerrini cemaata vermek deh­şetli bir hak­sızlık olmasıdır.

Üçüncü Madde: Cemaatın hayrını ve or­du­nun zaferini başa vermek ve o başın ku­su­runu cemaata isnad etmek ise, binler ha­yır­ları birtek hayra indir­mek ve birtek ku­suru binler kusur yapmaktır. Çünki nasıl bir ta­bur bir dehşetli düşmanı öldürse, her­bir ne­feri bir gazilik rütbesini alır ve yalnız bin­ba­şısına verilse, binden bire iner, bir tek gazi olur. O binba­şının hatasıyla zalimane bir katil yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o bir tek katil bin cina­yet hükmüne geçerek bin neferi me­sul eder ve cezaya çarpar.

Aynen öyle de: Meydandaki görünen ehem­miyetli kusurlar onları işleyen ölmüş adama ve­rilmezse, beş­yüz belki bin seneden beri gaziliğini ve hakperestli­ğini dünyaya gösteren ve ferman-ı şe­re­fini ve Kur’an bay­raktarlığını kılınçlarıyla ve kan­la­rıyla imza­layan bir orduya havalesiyle, o kusurlar binler derece ve erkânları adedince ziyade­leşir, o ordu­nun pek parlak mazisini deh­şetli karartır ve bu asrın ordu­sunu, geçen asırların aynı orduları önünde mah­cub ve mesul eder. Ve mevcud şeref­ler, zaferler tek adama verilse binler derece küçü­lür, erkân ve efrad ade­dince gazilik ve hayırlar bir tek hük­müne geçer söner, daha kusurlara karşı kef­faret-üz zünub olmaz.

İşte bu sebebler içindir ki; ben onun dostlu­ğunu bırakıp, onun yerinde, ehemmi­yetli bir za­manda içinde bulunduğum ve te­sirli hizmet etti­ğim o or­dunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehem­miyetli şe­refini muhafazaya Risale-i Nur ile ça­lış­tım.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 284)

Âhirzamanda çıkan nifak cereyanının ma­hiyetini, Risale-i Nur’un ikazıyla anlayanla­rın, o cereyandan alâ­kala­rını keseceklerini an­latan Bediüzzaman Haz­retleri diyor ki:

«Şimdi ihtiyarımızın haricinde onun mahi­yeti ne olduğunu, en başta ve en zi­yade alâ­kadar ve en son on­dan vazgeçecek adamla­rın ellerine kat’i hüccet­ler gös­te­ren ve isbat eden Risale-i Nur geç­mesi, kemal-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdi­sedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam ol­salar, Din-i İslâm cihetiyle yine ucuz­dur.» (Şualar sh: 339)

Kur’an (19:82) âyetinde remzî bir mânâ ile; anar­şist­lerle, onları yetiştirenler arasında zıt­laşma olaca­ğına bir işa­ret vardır.

Âhirzamanın dehşetli fitnesinden üm­meti ikaz eden ri­vayetlerin çoğu müteşabih ol­duğun­dan, tevil ve tabiriyle izah edilmeleri ge­rekiyor. Bu hadîslerin, her as­rın insanla­rına ba­kan mânâ külliyetleri vardır. Bediüzzaman Hazretleri bu hadîslerden bir kısmını, tâ Osmanlı Devleti zamanında yani 1907 sene­sinde bazı sualler üzerine ele ala­rak bazı tevil ve izahlarını yap­mıştı. O zaman bu tevillerin mânâsına uygun olacak hiçbir hâdise de yoktu. Aradan hayli seneler geçtikten sonra, Risale-i Nur’daki hassaten Beşinci Şua’daki kı­ya­met alâmetlerine dair müteşabih hadîslerin teville­rini bazı adli­yeciler ele alarak Mustafa Kemal’e ve bir kısım inkılâplarına tatbik ederek suç gös­termek iste­diler.

Halbuki hukuk anlayışında, kanun ma­kab­line şa­mil olmaz. Yani, kanundan önceki za­mana tatbik edil­mez. Diğer bir ifade ile, kanun­suz suç olmaz. Hem açık olmayan ifade­lerden, tahmin yoluyla ceza veril­mez. Hem hakaret ve teca­vüz olmayarak mücerred fi­kir ve kanaat beyan etmek, hürri­yet rejimlerinde suç sayıla­maz. Aksi halde hürriyet rejimi­nin temel unsur­larından olan din, vicdan ve fikir hürriyet­leri ihlal edil­miş olur. İşte bu esaslara aykırı bir suçlamaya ce­vap verirken, bu hakikatı ve esas­ları nazara veren Bediüzzaman Hazretleri ay­nen şöyle diyor:

«Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuv­ve­timiz var ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyo­ruz, amel etmiyo­ruz, istemiyo­ruz. Red başka, ka­bul etmemek başkadır, amel etmemek daha baş­kadır. Hazret-i Ömer’in (R.A.) taht-ı hükmünde.A.) taht-› hükmünde;, ka­nun-u adalet-i şer’iyesini reddet­meyen ve ilişme­yen Yahudilere, Nasara’ya ilişmiyordu­lar. Demek kabul etmemek, tas­dik etmemek, idarece bir suç teşkil etmi­yor ki; o çeşit mu­halifler ve münkir­ler, en kuvvetli pa­dişah­ların ida­resi ve siyaseti altında bulunmuş­lar. İşte bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirdlerin­den en müdhiş bir mu­ha­lif ve rejim müessi­sini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mef­kû­resine ka­nu­nen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fi­kir, onları tebrie eder.» (Kastamonu Lâhikası sh: 265)

İBRET ÖRNEĞİ

İşte mezkûr açık kaideleri aşarak, Bediüzzaman bu te­villeriyle Mustafa Kemal’e ve rejimine hücum edi­yor diyerek ve kanunu geçmişe şamil kılarak ve sa­rih olmayan küllî ifa­deleri, açık şekle çevirip isim ilave ederek ya­zılan bir mah­keme kararından şayan-ı dikkat ve ibret bir örneği veriyo­ruz.

26/12/1985 tarih ve 85/114 esas, 85/186 ka­rar sa­yılı İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi kara­rının bir kısmı aynen şöyledir:

«Yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere:

Deccal (âhir zamanda gelecek ve Hazret-i Muhammed’in peygamberliğini inkâr edip İslâmiyeti tahribe çalışacak ve dünyayı fe­sada vere­cek çok kötü ve dine ait hiçbir ger­çeği, Al­lah’ın varlığına hiçbir delili kabul etmemek yo­lunda olan dehşetli bir şahıs) hak­kındaki Hadîs­lerde bahsedilen şahsın Atatürk oldu­ğunu zaman göstermiştir. Atatürk, İslâmların deccalı olan Süfyandır.

Atatürk, İslâm şeriatının tahribine ça­lış­mış­tır, mağrur, firavunlaşmış, Allah’ı unutmuştur.

“Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kal­mıya­cak” Hadîsine uygun olarak, Atatürk zama­nında “Allah Allah” diyen tekke, zikir­hane ve medrese­ler ka­panmış, ezan Türkçe okunmuştur.

“İslâm Deccalı ölünce ona hizmet eden şey­tan, İstanbul Dikilitaş’da o öldü diye bü­tün dünyaya bağı­ra­cak” Hadîsine uygun olarak, Atatürk’ün ölümü radyo ile dünyaya duyu­rulmuştur.

“Süfyan su içecek, eli delinecek” Hadîsi, Ata­türk’ün rakıya mübtela olacağını, bu yüzden hasta olacağını ve israf yapacağını göstermiştir.

“Âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kal­kar, al­nında bu kâfirdir yazılmış olur” Hadîsine uygun olarak Atütürk kanun zoru ile herkese şapka giy­dirmiştir, fa­kat şapka da secdeye gittiği için istemi­yerek giyenler kâfir olmamışlardır.

“Âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şa­hıslar ken­dilerine secde ettirecekler” Hadîsine uy­gun ola­rak, Atatürk kendisine ve heykelle­rine baş eğdir­mektedir.

“Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki kimse nefsine hâkim olmaz” Hadîsine uy­gun ola­rak Atatürk devrinde dans, tiyatro gibi kadınlı er­kekli oyunlar, gayr-ı meşru oyun ve eğlenceler, bü­yük günahlar ve âdet­ler ortaya çıkmıştır.

Atatürk devrinde, ordu ve millet tara­fından yapı­lanlar, haksız olarak Atatürk’ün şah­sına mal edil­miş­tir.

Atatürk devrinde kanun perdesi altında herke­sin vicdanına, mukaddesatına, kıyafe­tine müdahale edil­miştir.

Millet mağlubiyet hengâmında gizli ve deh­şetli mahiyetine bakmıyarak Atatürk’ü al­kışlayıp ba­şına koymuştur. Fakat ordu ve dindar millet, ger­çeği gö­re­cek ve Atatürk’ün yaptığı bu dehşetli tahri­batı tamire çalışa­caktır.

Atatürk fiilleriyle İslâmiyet an’aneleri aley­hine çalışmıştır.

Atatürk Ayasofya Camiini puthaneye, Meşihat Dairesi (Osmanlı Devleti’nin diya­net dairesini) kız lise­sine çevirmiştir.»

İşte aynı şekliyle ve şahıs ismi açıkça ve tekraren zik­redilerek ve Bediüzzaman’a at­fedilerek yapılan bu be­yan, herhalde hay­retle karşılanacak acib ve garib bir tevcih­tir.

Bu şekilde bir tatbikatın da Bediüzzaman, Afyon Mahkemesinde ma­kam-ı iddia tarafından ya­pıldı­ğını göre­rek gerekli cevabı vermiştir. Makam-ı iddia şöyle demişti: “Süfyan ve bir İslâm deccalı, Mustafa Kemal olduğu Beşinci Şua’da an­la­şılıyor.”

Bediüzzaman ise cevabında:

«Beşinci Şua, küllî bir surette çok zaman evvel mü­teşabih bir hadîsin bir te’­vilini beyan etmesi ve iti­raznamemde kat’i cevabı ve­rilmesi; bu zahir yanlışı ve medar-ı mes­’uliyet olması büyük hata olduğunu gösteriyor. Eğer mes­’uliyet varsa bu ince, küllî mânâyı böyle cü­z’î bir şahsa tatbik edip mahkemede teşhir eden kimse mes’ul ve suçlu olur.» (Şualar sh: 417) ... diyerek müdafaada bulunmuştur ve nihayet aynı mah­keme beraet kararını vermiştir.

Şimdi de bahsi geçen müteşabih hadîs­lerden te­vili ya­pılmış birisini örnek olarak vere­lim:

«Hem büyük Deccal’ın, hem İslâm Deccalı’nın üç devre-i istibdadları mânâ­sında üç eyyam var.

Bir günü; bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç­yüz sene yapılmaz.

İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede ya­pılmayan işleri yaptırır.

Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı teb­diller on se­nede yapılmaz.

Dördüncü günü ve devresi adileşir, bir şey yap­maz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır. diye, ga­yet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş.» (Şu­alar sh: 587)

DECCAL

Bu kelime (decl) kökünden mübalağalı ism-i fail­dir. Aşırı yalan ve aldatmalarla hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren ve hakkı bâtıl ile ka­rıştırıp hakkı örten ve böylece cemiyetleri ifsad ve idlal eden şahıs de­mek­tir. Tac Tercemesi, 5. cild, 631. hadîste beyan edildiği gibi: “Deccal, meçhul (gaib) bir şerdir” şek­lindeki ifade­den de anlaşıldığı gibi, Süfyan de­nen İs­lâm deccalı­nın deccallığı, herkesin anla­yacağı tarzda apa­çık değildir. Münafıkane bir ta­vırla, yani (2:42) âye­tinde ifade edildiği gibi, hak ile bâtılı telbis edip üm­meti ifsad ve idlale çalışır. Deccal’ın başlattığı cere­yana da “deccaliyet” denir. Deccal’ın en şerli ve zararlı tarafı da deccaliyetidir. Deccal’ın ölü­münden sonra da cereyanı hayli zaman de­vam eder.

Deccal’ın hak ile bâtılı karıştırmasına karşı, Kur’an hak ile bâtılın tefrik ve tebyinini ister. İşte Kur’anın der­sini tam anlayan sahabeler nazarında hak ile bâtıl tama­men ay­rılmıştı. (Bak: Sözler sh: 484, 489 İkinci Sebeb)

«Deccal’ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, fi­ravunlaşmış, Allah’ı unutmuş ol­duğun­dan; surî, ceb­ba­rane olan hâkimiye­tine, uluhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı manevîsi olan dinsizlik cere­yan-ı az­îmi, pek cesîm­dir. Rivayetlerde Deccal’a ait tavsifat-ı müdhişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya’nın baş­kumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhit’te, diğer ayağı on gün­lük mesa­fedeki Port Artür Kal’asında tas­vir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, or­dusunun şahs-ı manev­îsi gösterilmiş.» (Mektubat sh: 58)

HER İKİ DECCAL’İN BENZERLİKLERİ

Âhirzamanda biri İslâm âleminde, di­ğeri beşeri­yet âleminde olmak üzere iki deccal ve ce­reyanları bu­lu­nur.

Sual: «Rivayetlerde, her iki Deccal’ın hâ­ri­kulâde icraatlarından ve pek fevkalâde ik­tidarlarından ve heybetlerinden bahsedil­miş…

Elcevab: وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ İcraatları büyük ve hâ­riku­lâde olması ise: Ekser tahribat ve hevesata sevkiyat ol­duğundan, kolayca hâ­rikulâde öyle işler yaparlar ki, bir rivayette “Bir günleri bir senedir.” Yani; bir senede yaptıkları işleri, üçyüz senede yapıl­maz de­nilmiş...

İstidrac eseri olarak, müstebidane olan koca hükû­met­lerinde, cesur orduların ve faal mille­tin kuv­vetiyle vu­kua gelen te­rakkiyat ve iyi­likler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle binler adam ka­dar bir ik­tidar onların şahıslarında teveh­hüm edil­meğe sebeb olur.

Her iki Deccal, azamî bir is­tib­dad ve azamî bir zulüm ve azamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, azamî bir iktidar gö­rünür. Evet öyle acib bir istibdad ki; -kanunlar perde­sinde- herkesin vicdanına ve mukadde­satına, hattâ el­bise­sine müdahale ederler.

Zannederim asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyet-perverleri, bir hiss-i kablel­vuku ile bu dehşetli istib­dadı hissederek oklar atıp hü­cum etmiş­ler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hata bir cep­hede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki; bir adamın yüzün­den yüz köyü harab ve yüzer ma­sumları tecziye ve tehcir ile perişan eder.

Her iki Deccal, Yahudi’nin İslâm ve Hristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesi­nin muavenetini ve kadın hürriyetle­rinin perdesi altın­daki deh­şetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İs­lâm Deccalı masonların komite­lerini alda­tıp müzahe­retlerini kazandıklarından deh­şetli bir ik­tidar zannedi­lir.» (Şualar sh: 593) (Bak: İslâm Prensipleri Ansiklo­pedisi 3979/1, 3980. p.lar) (Bak: 105. p.)

«Rivayette vardır ki: “Âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şahıslar, uluhiyet dava edecekler ve kendile­rine secde ettirecekler.”

Allahu a’lem, bunun bir te’vili şudur ki: Nasıl bir padişahı inkâr eden bir bedevi kumandan, ken­dinde ve başka kumandan­larda, hâkimiyetleri nis­betinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de: Tabiiyyun ve maddiyyun mezhebi­nin başına geçen o eşhas, kuvvetleri nisbetinde kendi­lerinde bir nevi ru­bubiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubudiyetkârane serfüru’ etti­rirler, başlarını rükûa getirirler de­mek­tir.» (Şualar sh: 584)

«Büyük Deccal’ın ispirtizma nevin­den tes­hir edici hassaları bulunur. İslâm Deccalı’nın dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ rivayetlerde “Deccal’ın bir gözü kördür” diye nazar-ı dik­kati gö­züne çevirerek Büyük Deccal’ın bir gözü kör ve öteki­nin bir gözü öteki göze nis­be­ten kör hükmünde oldu­ğunu had­îste kay­detmekle, onlar kâfir-i mutlak bu­lunduğun­dan yalnız münha­sıran bu dünyayı gö­re­cek birtek gözü var ve akibeti ve âhireti göre­bi­le­cek gözleri olmamasına işaret eder.» (Şualar sh: 595)

Rivayette mealen:

«Deccal sol gözü kör, saçı çoktur. Cennet ve cehennemi vardır; fakat gerçekte cehennemi cennet, cenneti de cehennem­dir.» (*)

Hem «rivayette var ki: -İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdüğü münasebe­tiyle- “Deccal’ın fev­kalâde bü­yük ve mina­reden daha yüksek bir aza­met-i heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bu­lunduğunu..” gösterir.

لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir te’vili şu ol­mak gerek­tir ki: İsa Aleyhisselâm’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ru­haniye-i mücahidînin kemi­yeti, Deccal’ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî or­dula­rına nisbe­ten çok az ve küçük olmasına işa­ret ve ki­nayedir.» (Şualar sh: 588) Bu riva­ye­tin tat­bikî bir izahı, Kastamonu Lâhikası sh: 80’de var­dır. (*) (Tac Tercemesi hadîs:1034)

İSLÂM, İSEVÎ İTTİFAKI

Âhirzaman fitnesinde böyle dehşetli Deccaliyet cere­yanlarının tahribatı karşısında, müslümanlar ara­sında hattâ hakiki İsevîlerle dahi ittifak etmenin lüzu­muna dik­kat çeken Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

«Şimdi ehl-i iman, değil müslüman kar­deş­le­riyle, belki Hristiyanın dindar ruhani­le­riyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf mes­’e­leleri nazara alma­mak, niza etme­mek ge­rektir. Çünki küfr-ü mutlak hücum ediyor.» (Emirdağ Lâhikası-I. sh: 206)

«Hattâ hadîs-i sahihle: Âhirzamanda İsevîlerin hakiki dindarları, ehl-i Kur’anla ittifak edip müşte­rek düşmanları olan zen­dekaya karşı da­ya­nacakları gibi, şu za­manda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olan­larla samimi it­tifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar ruhani­leri ile dahi medar-ı ihtilaf nokta­ları, mu­vakkaten me­dar-ı münakaşa ve niza etmiyerek müş­terek düşman­ları olan mütecaviz dinsizlere karşı itti­faka muhtaçtır­lar.» (Lem’alar sh: 151)

«Kat’i ve sahih rivayette var ki: “İsa Aleyhisselâm büyük Deccal’ı öldürür.” (*)

Vel’ilmü indallah.. bunun da iki vechi var:

Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispir­tizma gibi istidracî hârikalarıyla ken­dini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal’ı öl­düre­bi­lecek, mes­leğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’ci­zatlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki: O zat, en zi­yade alâkadar ve ekser insan­ların pey­gamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dır.

İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği deh­şetli maddiyun­luk ve dinsizliğin azametli hey­keli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulu­hiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevi ruhani­leridir ki; o ruhaniler, din-i İsevinin hakikatını ha­kikat-ı İslâmiye ile mezcede­rek o kuvvetle onu dağı­ta­cak, manen öldü­recek.

Hattâ “Hazret-i İsa Aleyhisselâm ge­lir, Hazret-i Mehdi’ye namazda ik­tida eder, tabi olur.” (*) diye ri­vayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur’aniyenin metbuiye­tine ve hâ­ki­miye­tine işaret eder.» (Şualar sh: 587)

(*) (Sahih-i Müslim 52.kitab-ül fiten hadîs: 34, 110, 116 ve İ.Mace 36. Kitab-ül Fiten 33.bab 4075, 4077. hadîsler.)

(*) (İbn-i Mace 4077. hadîsin ortası.)

Son Güncelleme ( Sunday, 13 January 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Vecizeler

İhtilaf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz
İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni...

Sultan Selim

Sayaç

Bugün88
Dün300
Bu Hafta1337
Bu Ay2773
Tümü264272