Menu Content/Inhalt
Anasayfa arrow Güncel Konular arrow Güncel Konular Bölümü arrow Meşrutiyet (Demokratlık) ve Günümüz Anayasası

Hicrî Takvim

ittihad.com.tr ittihad.com.tr - Meşrutiyet (Demokratlık) ve Günümüz Anayasası

Güncel Konular

Mehdi ve Mehdiyet

Adalet ve Mahkemeler

Kurban Bayramındaki Sır

Ramazan-ı Şerif - 3

Dindar Siyasilere Tavsiye ve İkazlar

İngilizler ve Türkler

Süfyan Cereyanının Sonu!

Marifet-in Nebiyy

Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam

Def'i Mefasid (kötülükleri kaldırmak)

Cemiyetin Bozulması

Gazete Şartnamesi ve Zübeyir Gündüzalp (1968-1971)

Gıybet Hakkında Bir Mektup (Gayr-ı Münteşir)

Ahlâk Kaideleri

DECCAL İLE BERABERLİK TEHLİKESİ

Şahsı Manevi Kuvveti

Amerika Dostluğunun Ehemmiyeti

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Devlet Adamına 7 Mektup-1

Yahudilerin İçyüzü

Nifak Cereyanı Dağıtılmalı

Din ve Vicdan Hürriyeti

Lahika Mektubu İddiasına Cevap

Ayasofya İbadete Açılmalı

Yüzüncü Yılında 31 Mart Hadisesi

İktidar Partisine Tavsiye ve İkazlar

Ye'cüc ve Me'cüc Kimdir?

Hukuk Hakkında

Ahirzamanda Bazı Müslümanların Durumu

Yahudilerin Mahiyeti Nedir ?

Teali-i İslam Cemiyeti ve Bediüzzaman Said Nursi

Milliyetçiler, Halkçılarla El Ele Olmamalı !

Münafık Cereyanın Tecavüz Planı

Tuzakları Bozalım Derken Tuzağa Düşmek

Mehdi Meselesi Hakkında

Hadisata Nasıl Bakılmalı

Meşrutiyet (Demokratlık) ve Günümüz Anayasası

Beş Büyük Tehlike ve Çaresi

Kadınlarda Haya Duygusu

Hakiki İrtica Nedir?

Milletin Halini Nazara Alın

Kur'an'ın Haber Verdiği Dokuz Çete Reisi

Küçük Deccal Büyük Deccal Kavramları

Açık-Saçıklıkla Yapılan Tahribat

Ahirzaman Fitneleri-04

Güneş Üflemekle Sönmez

Bediüzzaman Hazretlerinin İttihad-ı İslam Tarifi

Hükümete Mühim bir Tavsiye

Dindar Demokratlar

Ermeni Meselesi ve Bediüzzaman Said Nursi Şahitliği

Avrupa Birliği meselesi

Fitneden Teyakkuz Dersi

Geçim Derdi ve Dini Hayat ve Hükümet

Avrupa Hakkında

Avrupa Hristiyanlığın Sembolüdür

Zamanımıza Bakan Manalar

Şuhûr-u Selase (Üç Aylar)

Katliamlar ve Vahşetler

Mütecaviz Ehl-i Bida

Peygamberimize (asm) hergün beş defa biatımızı tecdid ediyoruz

Kitab-ı Kainatı Okumak Mesleği

Devlet İçin Fert Feda Edilir mi?

Leyle-i Berat

Türkiye'nin Terör Meselesi ve Çaresi

Avrupa Fikir Hayatının İslama Aykırılığı

Ekonomik Kriz Sebeb ve Çareleri

Tesettürde Şer'i Ölçüler

Halk Partisi (CHP) Ne Yapmalı?

Türkiye'de Laiklik Serüveni

Kur'an Talebesi ve Dava Adamı Nasıl Olunur?

Ermeni Zulümlerinin Belgesi

Mi'rac Hadisesi

Deccaliyetin Büyük İfsadatı

Ahirzaman Fitneleri-02

Mehdi Hadisesi ve İseviler Mektubu (Gayr-ı Münteşir)

Ordu ve Asker

Siyasi Muvaffakiyet

Deccal Komitesi ve İktidar Partisi

Ekonomik Çöküntü ve Çaresi

23 Tem­muz 1908'den 23 Temmuz 2007'ye

Yüz Sene Önce Ekilen Tohumların Sümbüllenmesi

Halkçılar, Irkçılar El Ele.

Risale-i Nur Sadeleştirilemez

Bütün Okullarda Din Dersleri Okutulmalıdır

Ölmüş Gitmiş ve Hükümetten Alakası Kesilmiş Şahıs (Yaşanmış)

İslam İlerleme Vesilesidir

Ortalığı Karıştıracak Neşriyatlar

"Red başka, kabul etmemek başkadır."

Ordu'nun Durumu

Maidet-ül Kur'an'dan

Ahirzaman Fitnesinden Uzak Durmak

Asıl Mehdi Gelmedi mi?

Zübeyir Abi'nin Ehl-i İman ile Münasebeti

Laiklik Nedir

Adab-ı İslamiye

Hristiyanların Necatı

Bidat ve Şeair'in Mahiyet ve Neticeleri

Nur Talebeleri Ergenekon'a Nasıl Bakmalı ?

Askerler Siyasete Karışmalı mı?

Hoşgörü Meselesi (Müsamahada Ölçü)

Başörtüsü Şeair-i İslamiyedendir

Amerika Hakkında Bir Mektup

Gizli Planlara Dikkat !

Komitelerin İçyüzü

Garip Bir İddia

II. Meşrutiyetin 100. yılı 23 Temmuz 1908 / 23 Temmuz 2008

Din Düşmanları ve Planları

İki Cereyan

Dikdurmak ve Başeğmemek

Anarşi Belası

Süfyan'ın Büyük Deccalden Daha Dehşetli Olduğu

Üç-Dört Adamı Reddedin..

Zübeyr Ağabeyin Külliyattan Tesbitli Hususiyetleri

Kudsiyetin Hakikatı

İslâm Cumhuriyeti, Hilâfet ve Şeriat

Ahirzamanda İman Durumu

Rahmet Rahmet Yağdın Âleme

Hükümet İslam Birliğine Çalışmalı

Ramazan-ı Şerif - 2

Keyfi İdare Anlayışı ve Bediüzzaman

Faiz Sistemi, Bankalar ve Dünyanın Hali

Allahü Ekber Hakikatı (2)

Bediüzzamandan 7 Mektup

Zina İsnadı Hakkında Şeriatın Hükmü

Mehdi Hadisleri

"Ümitvar Olunuz"

İnsana Uygun İdare Şekli

Süfyaniyetin Rükünleri Kimler?

Zamanımıza da Bakan Bazı İşaretler

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-2

Ramazan-ı Şerif-1

İslam ve Demokrasi

Halk Partisi (CHP) Ne Yapmalı ?

Son Müceddid

İktisadi Krizin Sebep ve Çareleri

Adalet Nasıl Sağlanır?

Kürd Milleti Hakkında

Geniş Daire Hizmetleri

Sabır ve Cihad Kahramanlığı

Halk Partisi Hakkında

İki İddiaya Cevap

Allahü Ekber Hakikatı (1)

Allahü Ekber Hakikatı (3)

Dersim Hadisesi ve Said Nursi

1918'den Sonra Ermeniler ve Kürtler

Yüz Sene Sonra

Nifak ve Münafıklık

Gizli Ene ve Kusurunu Görmek

Laiklik Hakkında

Son Müceddid

İngilizler de İslam Birliğine Taraftar Olacak

Deccaldan Kurtulacağız

İslam ve Demokrasi

Kör Hissiyat

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-4

Anarşi-Terör Sebep ve Çareleri

Yüzüncü Yılında 31 Mart Hadisesi-2

Müslümanlara Atılan İftiralar

Radyo Televizyonla Yapılan Tahribat

Adab-ı Muaşeret

Bediüzzaman Hazretlerinden Yedi Mektup-3

Zübeyr ve Tahiri Abiler Hakkında Hatıra Notları

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı (2)

Avrupa Birliği mi, İslam Birliği mi?

Gizli İfsad Komitesi ve Süfyaniyet

Kadir Gecesi

Yeni Anayasada Lâiklik Tarifi Nasıl Olmalı

Ahirzaman Fitneleri-01

Mürşidlik ve Şahıs Merciiyeti Meselesi

Geniş Daire Hizmeti

Zülkarneyn Kimdir ?

Allahü Ekber ve Kurban Bayramı

Yahudi milletinin sonu mu geliyor?

Meclis'e (TBMM) Tavsiye ve İkazlar

Üç Mehdi Meselesi ve Hz.İsa'ın (a.s.) Nüzulü

Risale-i Nurun 27. Mektubu Lahikalar Bölümü Abdülkadir BADILLI

Gazete ve Neşriyat Şartnamesi

Üç Mehdi İddiası

Örtünme Müdafaası ve Bediüzzaman

Feveran

Gizli Komiteler (Örgütler) Dağıtılmalı !

Ahirzaman Fitneleri-03

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı

Musibetlerde Nokta-i Nazar

Süfyan'ın Büyük Deccal'dan Eşeddiyeti

Dar Daire Hususiyeti

Nur Merkezi İhtiyacı

Sarıklı Genç

Hz. Üstadın Demokratlar Devrine Bakışı (3)

Anayasa Değişikliği Hakkında

Ordu ve Asker Meselesi

Ehl-i Kitap

Leyle-i Berat

1.Dünya Harbinde Ermeniler

Nokta-i Telâkinin Mahiyeti ve Ehemmiyeti

Bu Vatan için en büyük tehlikelerden biri... HALK PARTİSİ İKTİDARI

İslam Kahramanı Milletimiz

Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında İlmi Bir Tahlil (1965/2006)

Bu Vatandaki Gizli Komiteler

Dindar Demokratlar

Kim Demokrat



Maidet-ül Kuran ve Hazinet-ül Bürhan

Aug 08 2007
Meşrutiyet (Demokratlık) ve Günümüz Anayasası PDF Yazdır e-Posta
Değerlendirme: / 2
Kötüİyi 
Yazan ittihad ilmi araştırma heyeti   
Wednesday, 08 August 2007
Üstad Bediüzzaman Hazretleri II. Meşrutiyetin başından az evvel İstanbula gelmiş ve II. Meşrutiyetin bütün safhalarında bulunmuştur. Ve lider kadrosu ile yakın temasları olmuştur. İkinci meşrutiyetin getirdiği hürriyet, adalet, eşitlik ilkelerinden ve nasıl olması gerektiği hususlarında beyanlarda bulunmuştur.
1908 Temmuz’unda II. Meşrutiyet ilan edildiği zaman; 1876 da ilan edilmiş ve daha sonra askıya alınmış bir kanun-u esasi (anayasa) var idi. İkinci Meşrutiyet devrinde bu anayasa bazı değişikliklerle yürürlüğe girdi. Daha sonraları bu anayasada bazı tadilat ve düzeltmeler de yapıldı.
II. MEŞRUTİYET VE BEDİÜZZAMAN

Bediüzzaman Hazretleri 1908 Temmuz’unda, 1909 31 Mart Mahkemesinde, yazdığı makalelerde ve eserlerinde Meşrutiyet sistemini bugünün demokratlığı manasında kabul ederek adalet, hürriyet ve eşitliğe vesile olduğunu bildirir ve ana umdelerini şöyle beyan eder:

Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mes'ele ise; hakikî adalet ve meşveret-i şer'iye’den ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira, dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. Ve istibdaddan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz…
İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar…
Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanı ile telakki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdad, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz.
Zira cahil efrad ve avam-ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsız olur.
Adalet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahih ola. Zira hakaik-i meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihracı mümkün olduğunu dava ettim.” (D:13-17)
I. MECLİS’E BEDİZZAMAN’IN TEKLİFLERİ
1922 de esaretten kurtulmamız ve büyük zaferlerden sonra yeni meclisin devrede olduğu zamanda, davet üzerine Ankara’ya gelen Bediüzzaman Hazretleri, yeni meclise dersler verir, hatt-ı hareketlerini doğru ayarlamalarını hatırlatır. Tarihçe-i Hayat kitabında bu devre şöyle anlatılır:
“Hürriyetin ilânını müteakip; gazetelerde meşrutiyeti şeriata hâdim yapmakla, Anadolu ve Âlem-i İslâm kıt'asında büyük bir saadetin zuhuruna vesile olunacak ümidiyle neşrettiği makaleler ve muhtelif içtimalardaki nutukları, hep bu mezkûr niyet ve tasavvurunun neticesi idi.
"El-Hutbet-üş-Şamiye (1911)", "Sünuhat" (1920) ve "Lemeat" (1921) gibi bazı eserlerinde de görüldüğü gibi, "Şu istikbal zulümatı ve inkılâbları içerisinde en gür ve en muhteşem sadâ, Kur'anın sadâsı olacaktır!" diye beyanatı vardı.
Abbasileri müteakiben, Âlem-i İslâm içinde İslâmî idareyi ele alan Türklerin bin senelik muazzam idaresinden ve hilâfet sürmelerinden sonra, bütün dünyayı dehşete veren bir harb-i umumî meydana gelmiş, Osmanlı Devleti inkıraz bulmuş, İslâmın ebedî düşmanları, merkez-i hükûmeti istilâ ederek, müslümanlığın mahvolduğu kanaatına varmışlardı!.
İşte, Bediüzzaman; İlâhî kudretin tecellisiyle ve ihsaniyle, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısiyle, ve kendisi de beraber çalışmak ümidiyle Ankaraya gelmişti.
Avn-i İlâhî ve mu'cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını defeden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur'ana istinad eden ve Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyetin hakikatında mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere meclisde çalışıyordu. Fakat, pek kuvvetli maniler karşısına çıktı.
Âlem-i İslâmı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiaze ettiği (Allaha sığındığı) bir zamanın ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu.
Bir gün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle, Şeair-i İslâmiyeyi tahrip etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid edeceğini; eğer bir inkılâb yapmak icab ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyete müteveccihen Kur'anın kudsî kanun-u esasîsi noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtarlarda bulunur ve şu temsili ders verir. (Bkz. M: 413)” (T:145)
DEMOKRATLAR DEVRİNDE ANAYASA
Osmanlının son devrelerinde kanun-u esasi çerçevesinde fikirlerinin tatbiki için gayret gösteren Bediüzzaman Hazretleri, arka arkaya gelişen olaylar sonucu zemin ve zamanın müsait olmadığını görünce, düşüncelerinin tatbikini âlem-i İslâmın mütemerkiz noktasına tekrar arzediyorum”diyerekistikbale bırakmıştır.
Bediüzzaman Hazretleri, 1950 den sonra yazdığı mektuplarda, İslam ülkelerinin Cumhuriyetler Birliği etrafında toplanacaklarını ve Kur’anı referans alacaklarını müjde verir ve der:
“Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye'nin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur'an-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var.” (Em:77)
AYASOFYANIN İBADETE AÇILMASI
1950 deki iktidar değişikliğinden sonra, Ezan-ı Muhammediyenin asli şekliyle okunmasına sebep olan Demokrat Partiyi tebrik eden ve bu tarz hizmetlerin devamını isteyen Bediüzzaman Hazretleri der ki:
Ankara'ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyet'e ciddî tarafdar Dâhiliye Vekili Namık Gedik'i görmek ve İslâmiyet'in kahramanı olan Adnan Bey'e ve Tevfik İleri gibi mühim zâtlara bir hakikatı söylemektir ki:
Hem Demokrat'a ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur'un neşrine müsaadesi gibi çok tarafdar olmak ve âlem-i İslâm'ı, hattâ bir kısım Hristiyan Devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya'yı müzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır. Bu ise; bu mes'ele için otuz sene siyaseti terkettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik'i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zâtların hatırı için başka yere gitmedim.” (Em:237)
Şimdi elli seneden fazla zamandır ne Demokrat Partinin ve ne de Demokratların devamı hükmündeki partilerin, bu hayırlı işi tahakkuk ettirmediklerini üzülerek gördük. Ancak 1980 yılında Adalet Partisi azınlık hükümetinin kısmı bir teşebbüsü var ki, o da Ayasofya’nın hünkar mahfili kısmıdır. Orası da şimdilerde tamir bahanesiyle kapalıdır.
Said Nursi Hazretleri Demokrat hükümetlere tavsiyeler, ikazlar yapar. Bugün demokrasi adıyla ortak kabul gören, beşeri sistemlerin de kabul ettiği Kur’anî hakikatleri ders verir ve vatan ve milletin selameti için mutlaka bu kurallara sıkı sıkıya bağlı kalın der. Risale-i Nur Külliyetından tesbit edebildiklerimizin bazısını buraya dercediyoruz.
1. KANUN-U ESASİ (Anayasa Maddesi)
BİRİNİN HATASIYLA BAŞKASI MESUL OLMAZ KAİDESİ
Kur’anda adaleti emreden âyetlerden ve içtimai hayatın temel taşlarından biri olan وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى(6:164) ayeti olduğunu Bediüzzaman Hazretleri ısrarla, hususan siyasilere ders verir. Risale-i Nur’un lahika mektuplarında ve siyasi ve içtimai derslerinde sıklıkla bu dersi verir ve Kur’anın bu kanununa aykırı davranılmamasın ister ve der ki:
وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى(6:164) nass-ıkat’isiyleKur’anınbir ka­nun-u esasîsi, muhabbet ve uhuvvet-i hakikiyeyi temin eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esasî ki:
“Bi­ri­sinin hatasıyla baş­kası mes’ul olamaz, kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa o cina­yete şerik sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nevi tarafgir­likle yalnız manevî günah­kâr olup âhirette mes’ul olur; dünyada de­ğil!..” (E.L.II.82)
İşte adalet-i Kur’aniye böyle görür ve böyle hükmeder.
“Salisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur'ânın bir kanun-u esasiyesi olanوَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى (6:164)yâni, birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mesul olmaz, olamaz, diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i şarkiyede Risale-i Nur'la neşredildiği sebebiyle, âsayişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş.
Demek bir mânevî zabıta hükmünde herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binaen, Risale-i Nur eski partinin (CHP) dört-beş hatâsını yüz derece ziyadeleştirmeye mânidir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi-otuz derece ziyadeleştirmemiş.
Onun için umum o partinin ekserisi iktidar partisi kadar Risale-i Nur'a minnettar olmak lâzımdır. Çünkü, bu dersi, bu Kanun-u Esasiye-i Kur'âniyeyi Risale-i Nur ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.” (T:704)
Bir taifeden, bir cereyandan, bir aşiretten bir ferdin hatasıyla o taifenin, o cereyanın, o aşiretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes'ul tevehhüm ediliyor. Bir hata, binler hata hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihadın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor.
Evet birbirine karşı gelen muannid ve muarız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zaîflendiği için millete ve memlekete ve vatana âdilane hizmete muvaffak olunamadığından maddî ve manevî bir nevi rüşvet vermeğe mecbur oluyorlar ki, dinsizleri kendilerine taraftar yapmak için... O gaddar, engizisyonane ve bedeviyane ve vahşiyane bu mezkûr kanun-u esasîye karşı; ayn-ı adalet olan bu semavî ve kudsîوَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى (6:164) nass-ı kat'îsiyle Kur'anın bir kanun-u esasîsi muhabbet ve uhuvvet-i hakikiyeyi temin eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esasî ki:
Birisinin hatasıyla başkası mes'ul olamaz. Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerik sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nevi tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mes'ul olur; dünyada değil.
Eğer bu kanun-u esasî çabuk düstur-u esasî yapılmazsa, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye, iki harb-i umumînin gösterdiği tahribatın emsaliyle esfel-i safilîn olan o vahşi irticaa düşecek.
İşte Kur'anın bu gibi kudsî kanun-u esasîsine irtica namını veren bedbahtlar, vahşet ve bedeviliğin dehşetli bir kanun-u esasîsi olarak kabul ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta-i istinadı şudur ki:
"Cemaatin selâmeti için ferd feda edilir. Vatanın selâmeti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz'î zulümler nazara alınmaz." diye, bir tek cani yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masumun hakkını nazara almaz. Bir tek caninin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini caiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler masumu sıkıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna dizilmesini, o bahane ile nazara almaz.
Birinci Harb-i Umumîde üçbin adamın caniyane siyaset hatalarıyla otuz milyon bîçare nev'-i beşer aynı harbde mahvedildiği gibi, binler misaller var. İşte bu vahşiyane irticaın bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur'an şakirdlerinin Kur'anın yüzer kanun-u esasîsinden وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى (6:164)âyetinin ders verdiği kanun-u esasîsi ile adalet-i hakikiyeyi ve ittihadı ve uhuvveti temin etmeğe çalışan ehl-i iman fedakârlarına "mürteci" namını verip onları müttehem etmek, mel'un Yezid'in zulmünü, adalet-i Ömeriyeye tercih etmek misillü en vahşi ve zalimane bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyatına ve adaletine medar olan Kur'anın mezkûr kanun-u esasîsine tercih etmek hükmündedir.
Hükûmet-i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl-i siyasetin mezkûr hakikatı nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya dört cereyanın muannidane muaraza etmeleriyle, o kuvvetler, muaraza sebebiyle zayıflar. Memleketin menfaatine ve asayişine sarfedilecek o zayıf kuvvetle hâkimiyetini -hattâ istibdad ile de olsa- asayiş ve emniyet-i umumiyeyi muhafazaya kâfi gelmediğinden, Fransız ihtilâl-i kebirinin tohumlarının bu mübarek memleket-i İslâmiyeye ekilmesine yol vermektir diye telaş edilebilir.
Madem bu ittifaksızlıktan gelen za'fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebinin politikasına ve ehemmiyetsiz muvakkat yardımlarına karşı bu acib manevî rüşvetler veriliyor. Dörtyüz milyon kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdadın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir mana hükmediyor. Ve asayiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar israfat ile bol maaşlar suretinde kuvvet teminine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr-ı hali nazara alınmıyor.
Elbette ve elbette ve kat'î olarak şimdi bu memleketteki ehl-i siyaset garba ve ecnebiye verdiği siyasî ve manevî rüşvetin on mislini âlem-i İslâm'ın ileride cemahir-i müttefikası hükmünde olacak olan dörtyüz milyon müslüman kardeşlere, memleket ve milletin ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.(Em:84)
Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasîsi olan:
"Selâmet-i millet için ferdler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir." diye; bütün nev'-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun sû'-i istimalinden neş'et ettiğini kat'iyyen bildim.
Bu kanun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sû'-i istimale yol açmış. İki harb-i umumî, bu gaddar kanun-u esasînin sû'-i istimalinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cani yüzünden bir kasabayı harab etti.
İşte beşeriyet siyasetlerinin bu gaddar kanun-u esasîsine karşı Arş-ı A'zam'dan gelen Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'daki bu gelenkanun-u esasîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifade ediyor: وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى (6:164) مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بَغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا (5:32) Yani bu iki âyet, bu esası ders veriyor ki:
"Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ul olmaz. Hem bir masum, rızası olmadan, bütün insana da feda edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızasıyla kendini feda etse, o fedakârlık bir şehadettir ki, o başka mes'eledir" diye hakikî adalet-i beşeriyeyi tesis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale-i Nur'a havale ediyorum.” (Em:98)
İslâmiyet'in bir kanun-u esasîsi olan bu âyet-i kerime:وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى (6:164)dır. Yani, birisinin günahıyla başkası muahaze ve mes'ul olmaz. Halbuki ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle masum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünki "Bir masumun hakkı, yüz câniye feda edilmez" diye İslâmiyet'in bir kanun-u esasîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mes'ele-i vataniyedir ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.” (Em:164)
“Gayet kısa birkaç esası, İslâmiyet'in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyan ediyorum:
Birincisi:İslâmiyet'in pek çok kanun-u esasîsinden birisi:وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى (6:164)âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ul olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik tarafdarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden, tarafdarları veyahut akrabaları dahi şeni' gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil'misile mecbur ediliyor.
Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır.
İran ve Mısır'daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur.
Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne:
Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.
Hem emniyetin ve asayişin temel taşı, yine bu kanun-u esasîden geliyor:
Meselâ: Bir hanede veya bir gemide bir masum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve asayiş düstur-u esasîsi ile o masumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım; ta ki masum çıkıncaya kadar.
İşte bu kanun-u esasî-i Kur'anî hükmünce, asayiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan masumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlahînin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış. Kur'an-ı Hakîm'in bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.” (Em:173)
İşte burada zikredilen Kur’an dersleri gösteriyor ki, adalet ve ferdi haklar çok mühimdir. Kur’anın bu esasına yapışan devlet, cemaat yükselmiştir. İşte Emeviler, devletin selameti için eşhasın hukukuna bakmadılar 100 yılı tamamlayamadan yıkılıp gittiler. İşte Osmanlı, tebasının -müslim olsun gayr-ı muslim olsun- hukukuna çok riayet ettiler 600 yıl saltanat sürdüler. Günümüzde de bu kaide hem devlet, hem cemaatler için geçerlidir.
2. KANUN-U ESASİ :
MEMURİYETİ HİZMETKÂRLIK OLARAK YAPMAK
Bizim inancımızda, geleneğimizde kamu hizmeti yapanlar kendilerini çok mesul hissederler. Kendilerini hizmetkâr olarak görürler. Fakat son asırda terbiye-i İslamiyenin eksikliğinden bazı devlet kademesi memuriyeti tahakküm aracı haline getirmiştir. Bu anlayıştan az çok herkes hissedardır.
Bediüzzaman Hazretleri hürriyetçi, dindar demokratların başa geçmesinden sonra İslamiyetin bu kanun-u esasiyesini hatırlatmış ve idarecilerin kendilerini hizmetkar olarak görmeleri gerektiğini hadis-i şerife dayanarak nazara vermiştir. Mevzuya konu olan hadis-i şerifi ve Üstadın tefsirini dercediyoruz.
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ(*) hadîsinin sırrıyla; şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin.” (D:14)
“İslâmiyet'in bir kanun-u esasîsi olan hadîs-i şerifte سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُم(*) yani:
Memuriyet, emirlik ise reislik değil; millete bir hizmetkârlıktır. Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyet'in bu kanun-u esasîsine dayanabilir. Çünki kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.” (Em:163)
“İslâmiyet'in ikinci bir kanun-u esasîsi şu hadîs-i şeriftir:
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ(*) hakikatıyla, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil.
Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za'fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir mertebe tarzına getirdiğinden; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet adalet olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur.” (Em:174)
(*) “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463
3. KANUN-U ESASİ
DAHİLDE KARDEŞLİK DUYGUSUYLA HAREKET ETMEK
Milletimizin en mühim ihtiyacının birisi de birliğimizi ve beraberliğimizi korumaktır. Milletimizin birliği ve beraberliğinde zaaf görüldüğü zaman harici düşmanlar iştahlanır. Dindar siyasiler bu esası, sadece anayasaya yazmakla ve nutuklarla iktifa etmemeli icraatlarıyla, davranışlarıyla da bunu göstermeliler.
Bediüzzaman Hazretleri bu esasın cemiyet için önemini şöyle beyan eder:
“İslâmiyet'in hayat-ı içtimaiyeye dair bir kanun-u esasîsi dahi bu hadîs-i şerifin اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًاhakikatıdır. Yani, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı dâhildeki adaveti unutmak ve tam tesanüd etmektir.
Hattâ en bedevi taifeler dahi bu kanun-u esasînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o taife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri halde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def' oluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfüruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dâhildeki tarafgirane fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhalifine melek yardım etse lanet edecek gibi hâdisatlar görünüyor.
Hattâ bir sâlih âlim, fikr-i siyasîsine muhalif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdar olduğu için hararetle sena ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuzbeş seneden beri siyaseti terkettim.
Hem şimdi birisi hem Ramazan-ı Şerif'e, hem şeair-i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayet yaptığı vakit, muhaliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü.
Halbuki küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalalettir.”(Em:175)
Müslümanlar arasında ihtilafın ne zararlara sebeb olduğunu bu yukarıdaki beyanlar net şekilde gösteriyor.
4. KANUN-U ESASİ
FAİZİN YASAKLANMASI VE ZEKATIN MECBURİYETİ
Bu asırda dünya üzerinde ve memleketimizde hakim olan güç, faiz sistemi üzerinedir. Bu ise fakiri daha fakir zengini daha zengin yapmak üzerine kurulmuştur. Bizim buradaki idarecilerimiz milletimizin dünyevi rahatını sağlamak istiyorlarsa faizi kaldırsınlar.
Beddiüzzaman Hazretleri der ki:
Bu medeniyet-i hazıra, insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde be­şeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Bi­çare avam ve havas taba­kasını daima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’anın kanun-u esasîsi olan “vücub-u zekat, hurmet-i riba” vasıtasıyla avamın havassa karşı itaatini ve havassın avama karşı şefkatini te’min eden o kudsî kanunu bırakıp; burjuva­ları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zir ü zeber etti!” (H.Ş.147)
Bütün muavenet ve yardım nevilerini hâvi olan zekat hakkında sahih olarak Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan اَلزَّكَوةُ قَنْطَرَةُ اْلاِسْلاَمِhadîs-i şerifi mervidir. Yani müslümanların birbirine yardımları, ancak zekat köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zira yardım vasıtası, zekattır. İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü zekattır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilaflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı muavenettir.
Evet zekatın vücubu ile ribanın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır. Evet eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesavîsine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede görünen ihtilâller, fesadlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün. Birisi: "Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne." İkincisi: "Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim."
Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekattır.
Nev-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevkedip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.
Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır.
Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekat ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekat ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahm kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vaveylâları yükselir.
Kezalik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor.
Maalesef tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebeb iken, tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mûcib iken, esaret ve sefaleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahid istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahidler mevcuddur.
Hülâsa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiyeden olan zekat ve zekatın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimaiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.”(İ:45)
-Şu âlemin ihtilâli nedir?
-Sa’yin sermaye ile mücadelesidir.
-Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?
Evet vücûb-u zekat,hurmet-i riba,karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir.Şu riba taşını altından çeksen, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir.” (A.B. sh:80)
Son Güncelleme ( Wednesday, 15 August 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >

Vecizeler

İhtilaf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz
İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni...

Sultan Selim

Sayaç

Bugün101
Dün300
Bu Hafta1350
Bu Ay2786
Tümü264285