21 Eylül 2020, Pazartesi
Home / Güncel Meseleler / Cemal Kutay'ın Asılsız İddialarına Cevaplar

Cemal Kutay'ın Asılsız İddialarına Cevaplar


CEMAL KUTAY’IN BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ HAKKINDAKİ ASILSIZ İDDİALARINA CEVAPLAR

İttihad İlmî Araştırma Heyeti

Tarafından Hazırlanmıştır

Aralık/1999

GİRİŞ

Bazı meseleler var ki, eğer cevaplanmaz veya izah edil­mezse zihinlerde sorular veya tereddütler de­vam edip gider. Hele bu me­sele memleketi­mizin en güzide din alimi olan Bediüzzaman Said Nursi ve onun eşşiz eseri Risale-i Nurlarla alâkalı ise, daha da ehemmiyet kazanmış demektir. İşte biz İttihad Yayıncılık olarak gaye-i hayatımız olan Risale-i Nurlarla dine hizmet yolunda çalış­maktayız. Bu hu­suslarda söylenenler ve yayınlanalar bizi doğru­dan ilgi­lendir­mektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hak­kında Sabah Gazetesinde Cemal Kutay’la yapılan bir mülakatta, hem karalayıcı, hem istihza edici yayın ya­pılmıştır. Bugüne kadar birçok meselelere cevablar hazırlayan veya izah eden yayınevimiz, bu konuya da açıklık getirmeyi bir vazife bil­miştir

Bilindiği gibi Cemal Kutay bilhassa 1970’li yıllarda Nurculuk ve Said Nursi Hazretleri hakkında neşriyatlar yapmıştı. Bunu takip eden bazı Nur Talebeleri bu ya­yın üzerine kendisiyle irtibat kurmuşlar ve kendisinden istifade ederiz zan­nıyla samimi­yetlerini ilerletmişlerdi. Evvela, Kutay’ın verdiği bilgileri mah­keme müdafala­rına kullanmış­lar daha sonraları da Nur Talebelerine ya­kınlaştırmışlar ve hatıra diye anlattıklarını bazı temel kaynak ki­taplarına almış­lar, efkar-ı ammeye referans olarak vermişlerdir.

Örnek ola­rak: “Bilinmiyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi”, “Said Nursi ve Nurculuk Hakkında Aydınlar Konuşuyor,” gibi kitaplar Yeni Asya Yayınları tarafından neşredilmiştir ve müteaddid baskılar yapmışlardır.

Daha sonraları bu münasebetler daha da ilerle­miş ve kendi­sine kitap yazdırmışlar ve bu kitabın adını da Günümüzde Bir Asr-ı Saadet Müslümanı Bediüzzaman Said Nursi” koy­muşlardı. Bu kitap ta Yeni Asya Yayınlarında yayınlanmıştır.

Türkiye’nin tanınmış bir tarihçisine Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında kitab yazdırmak ilk bakışta müsbet gibi gö­rünse de, neticeler itibariyle maalesef menfilik­leri fazla olmuştur. Çünkü tarihçi diye takdim edilen Cemal Kutay’ın ta­rihî hiç bir kıstasa sahib olmadığı bugün herkes tarafından bi­linmektedir.

Tarihî hadiseleri, hiçbir belgeye dayanmaksızın gös­termek, bu şahsın temel özelliğidir. Belge istendiği takdirde kendisini gös­terir ve “Kaynak benim” der. Eserleri akademik çevrelerde hiçbir za­man itibar görmemiş, ciddiye alınmamıştır.

Buna rağmen Üstad Bediüzzaman Hazretleri hak­kında, ta­rihî bilgilerine güvenilmiş, anlattığı hatıralar itibar gör­müş, eser yazdırılmıştır.

Bu zatın anlattığı ta­rihî hadiseler maalesef diğer kitab­lara kay­nak teşkil etmiş ve efkar-ı amme Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında bazı konularda yanlış bilgilen­dirilmiştir. Bu ise maddi-ma­nevi mesuliyeti mucib­dir. Gerçi her ne kadar Bilinmiyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi” isimli ilk kaynak ki­tabdan daha son­raları bu zatın değil an­lattığı hadise­ler, ismi bile çıkartılmış olsa bile, bu hususta tam açıklama yapıl­mamıştır. Örnek olarak, Necmeddin Şahiner’in kaleme aldığı Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi” kita­bını verebiliriz. İlk baskılarında C.Kutay’dan 15 adet kaynak kullanmalarına rağmen son baskılarında bütün bu kaynakları çı­karmışlardır.

Fakat binlerce adet basılan ilk nüshalar her tarafa ya­yılmış ve zi­hinlerde Üstad hakkındaki detaylı bilgiler o kitabda anlatı­lan­larla sınırlı kalmıştır. C. Kutay‘a zamanında bu neşriyatı yaptı­ran­ların açık yüreklilikle kamuoyundan özür dilemeleri gere­kirdi. O tak­dirde kimse bu hezeyanları kitapla­rına kay­nak olarak kullan­mazdı.

Cemal Kutay’ın temelsiz hatıralarının yanlışlığını ve sahte­liğini ilk olarak Muhterem Abdülkadir Badıllı Ağabey tesbit etmiş ve yayınlamıştır. Zaten dikkatle ve ta­rafsız bir gözle kendi yayınladığı kitablara bakılsa, te­zat­ları herkes gö­rebilir. Said Nursi Hazretlerine isnad ettiği sözlerin, Risale-i Nur’u az da olsa okumuş olan kimselerin, bu sözlerin Üs­tada ait olama­yacağını bilir. Şeriatın en küçük bir me­selesini feda etme­mek için haya­tını hiçe sayan Üstad Hazretleri hakkında, Şeriata ters dü­şen beyanlarda bulunduğunu söy­lemek hiç kimseyi inandırmaz. Fakat haki­kat-ı hali bil­meyen kimseler üzerinde menfi tesir­leri olabilir. Bu bakımdan bizim Risale-i Nur üzerine oy­nan­mak iste­nen oyunlara karşı müteyakkız olmamız ve tedbir al­mamız ge­rekmektedir.

Bu eserde, bu hususlarda yazılan kitablarda ortaya atı­lan id­dialara cevablar vereceğiz ve meselenin haki­katını or­taya koyaca­ğız. İnşaallah….

SABAH GAZETESİNDEKİ ROPÖRTAJDAKİ YANLIŞLARA CEVAPLAR

İlk ola­rak enson 13 Kasım 1999 tarihli Sabah Gazetesinde çıkan "Cemal Kutay ve Said-i Nursi" isimli ropörtajda, Nebil Özgentürk’ün so­rularına Cemal Kutay’ın verdiği cevaplarda or­taya koy­duğu çelişkiler ve iddialar özetle şöyle:

Soru:

–N. Özgentürk: Said-i Nursi ile bir karşılaşmanız veya gö­rüşmeniz oldu mu?

–C. Kutay: "Hakka Doğru" mecmuama de­vamlı olarak yazı yazdı. Kendisiyle görüşmedim. (Sabah Gazetesi 13. 11. 1999 sh: 16, Nebil Özgentürk, Cemal Kutay ve Said-i Nursi)

Cevap:

KUTAY’IN TEZATLARI İLK SORUYLA BAŞLIYOR

“Kendisiyle (Bediüzzaman Hazretleriyle) görüşmedim” diyen Kutay Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatıyla alakalı araş­tırmalar yapan Necmeddin Şahiner’e muhtelif zamanlarda ver­diği beyanatlarda şöyle diyor:

1– «1946’da Emirdağ’da Bediüzzaman’ı ziya­ret eden Kutay’a Bediüzzaman Almanya’ya uğrayışın­dan ve iki ay Adlon Oteli’nde kalışından bahseder. Otelin halen durup dur­madığını sorunca Cemal Kutay’da “bilemiyorum efendim” diye cevap verir.» (Bilinmiyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları, sh: 180)

2- «26 Şubat 1974 Salı günü evinde ziyaret etti­ğim Cemal Kutay Bey bahsi geçen günlerle ilgili, bir hatırasını nakletti. 1950 yılında önce Eşref Sencer Kuşcubaşı ile Emirdağ’da Bediüzzaman Said Nursi’yi ziyarete gittik­leri zaman Bediüzzaman Eşref Bey’le Teşkilât-ı Mahsusadaki eski günleri ve hatı­raları yadetmişler sohbet esna­sında Said Nursî şu hatı­rasını anlatmış….» (Bilinmiyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları, ilk baskı sh: 145)

3- Araştırmacı N. Şahiner’in hazırladığı “Aydınlar Konuşuyor” isimli kitaba verdiği bir başka yazıda da: «Kendisini ziyaret etmem 1953 senesi Nisan sonu veya Mayıs başı. Çünkü bana İstanbul’un fethinin 500. yıldönümünde bulunmak ar­zusundan bah­setti…

Şahiner — Emirdağ’ına ne zaman, niçin ve ki­minle gittiniz?

Kutay1953 senesi Nisan sonu veya Mayıs ba­şında Said Nursi’yi ziyarat için gittim. Eşref Sencer Kuşcubaşı ile beraberdik. Bizi götüren otobü­sün biletini hala sak­larım. Otel gibi bir yerde yattık.» (Said Nursi ve Nurculuk Hakkında Aydınlar Konuşuyor sh: 315, 341 Yeni Asya Yayınları)

Ne diyelim “otobüs bileti… otel… vs..” herhalde bu da yala­nın kuyruğu olsa gerek.

4- «Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşcubaşı Beyefendiyi alarak beraberce Bediüzzaman’ın 1953’de ya­şadığı Emirdağ’a gitmeye karar verdik.» (Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslümanı BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ Kur’an Ahlâkına Dayalı Yaşama Düzeni, Cemal Kutay, sh: 282, Yeni Asya Yayınları)

Halisane niyetlerle Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin hayatını araştıran ve ken­disine bir tarihçi olarak müracaat eden N. Şahiner’e nasıl yanıltıcı bilgi verdiği görül­mektedir. Ziyaret tarihlerinde de çelişkiler var. Bu ifadelerinde Eşref Sencer Kuşcubaşı ile birlikte Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret ettiklerini söyler­ken Sabah Gazetesideki be­yanında “kendisiyle görüş­mediğini” söyleyebilmiştir.

GÜYA BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİ ZİYARET ETMİŞ

Güya Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmiş. Bizim tesbit ettiğimiz dört ziyaret hatırasında bir ziya­ret gibi görü­nüyor. Fakat 1946, 1950, 1953 acaba hangisi doğru? Gerçekte hiç biri doğru değil. Çünkü böyle bir ziyaret ya­pılmamıştır. Hakikatta yapılma­yan bu yalan ziyaretle alakalı bir hayli hatıralar da anlatı­yor. Tabiatıyla bu anlattığı hatıra­ların da aslı faslı olmadığını söy­lemeye gerek bile yoktur. Fakat hakikat-ı hali bil­meyenler bu sahte ve ya­lan hatıraları maalesef doğru diye kabul etmişler ve Bediüzzaman Hazretleri hak­kında o bilgilerle kanaat sahibi olmuşlardır. Hatta bu bilgileri eserlere kaynak yapmışlardır. İlerde bu konu­lara temas edeceğiz.

Bu derece ard niyetli, cahil bir zâtı “yakın tarih uz­manı” veya dinden ha­beri var ve Türkçe ibadet(!) bilirkişisi olarak ön plana çı­karanlar herhalde bundan sonra daha dikkatli davranacak­lardır.

Soru:

–N.Özgentürk: Gönderdiği yazıları beğe­niyor muydu­nuz?

–C.Kutay: Said Nursi o zaman ki müslüman alim­leri gibi okumuş yazmış bir adam da değildi. Katiyyen din üzerine bilgisi yoktu. Ama çok zeki. Bir de doğulu ol­manın verdiği gerçekçilik bir re­alizm var onun kafasında. Bediüzzaman, zaten bizim klasik müslümanlardan değil şamanın ta kendisi. (a.g.g.)

Cevap:

1980’DE KUTAY’DAN M HARFİYLE BAŞLAYAN MEDİHLER

Böyle beyanat veren Cemal Kutay 1980 yılında yazdığı ki­tapta ne­ler yazmış, bir kısmını hep birlikte okuyalım:

«Bediüzzaman, dini-manevî hizmet ve mertebe­lerin han­gi­sine sahibtir?… O’nu, dinî-manevî hayatın bir tek vasfı içinde ifade mümkün müdür?… Bediüzzaman’ın ana südü kadar helâl yerini tesbite çalışalım…..

MÜCTEHİD’dir: Kur’an âyetlerini ve Peygamberimizin hadislerini, asli muhtevaları içinde hü­kümlendirmiştir.

MÜCAHİD’dir: Meşruiyyetine, hayrına, doğru­lu­ğuna inandığı davasında zerrece taviz vermeden uğ­raşmış, cehd etmiş­tir.

MÜCEDDİD’dir: Kasden veya muhtelif sebeb­lerle asli­yetinden inhiraf ettirilmiş İslâmî tefekkürü, ev­vela aslî kıymeti içinde ele almış, sonra da onu, değişen zamanın görüş zaviyesi içinde değerlenmişti, aslî kıy­metlerine sadık kalarak yenilemiş, as­liyetine irca et­miştir.

Asliyetine irca, şüphesiz ki yenilemenin en güç tarafı­dır. Bediüzzaman İslâm ahlâk ve irfanında bu güç işi muvaf­faki­yetle yaptı…» (Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslümanı BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ Kur’an Ahlâkına Dayalı Yaşama Düzeni, Cemal Kutay, sh: 122, Yeni Asya Yayınları)

Kutay o zaman Bediüzzaman Hazretlerini, yetmiş M harfiyle başlayan medihlerle an­lat­maktadır.

Bu adamın mahiyetine bakalım ki, daha önceleri hakkında kitablara yazılar vermiş ve adını Asr-ı Saadet Müslümanı koy­duğu kitabı yazmış ve “70 Mim” le sena et­tiği zatı “din üze­rine bil­gisi” yoktu diyecek kadar is­tihza etmeye kalkışmıştır. Bu adamın tarafsız tarih, ilim dünyası ve din literatüründe mahi­yeti nedir acaba?

ZULÜMLERİ DUYMAYAN YOK

Soru:

–N.Özgentürk: 31 Mart’ta beraat eden bir din adamını sür­gün et­mek, psikolojik işkenceye maruz bırak­mak bir hak­sızlık mı size göre?

–C.Kutay: Bu biraz abartı Said-i Nursi gerek Isparta’da gerek Babadağ’da hiç taciz edilmemiş. Misafir kabul edil­miş. (a.g.g.)

Cevap:

Bediüzzaman Hazretlerine yapılan zulümleri sa­ğır sul­tan bile duymuşken tarih bilgini(!) bu zat acaba ne­rede yaşı­yordu. Bu hususta yazılan yüzer misalden sarf-ı na­zar sa­dece Bediüzzaman Hazretlerinin 1960 yılı başların­dan yani vefa­tından bir kaç ay ev­vel verdiği son dersinde kendi ka­leminden bu zulümleri ve tazyi­katları ve başladığı zamanı okuyalım:

«Bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî ha­reket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışma­mak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mu­kabele ettim…

….bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği halde, hatta otuz senede hapisler de tazyikler de olduğu halde…» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 241)

Babadağ dediği Denizli İlimizin bir kazasıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin oraya gittiğine dair hiç bir tarihî kayıt yoktur. Anlatılmak istenen eğer Afyon’un Emirdağ İlçesi ise, Bediüzzaman Hazretleri orada sür­gün hayatı ya­şamıştır. Kendi sergüzeşti hayatına ait ka­leme aldığı Yirmibeşinci Lem’anın Onbeşinci Ricasında der ki:

«Bir zaman Emirdağı’nda ikamete memur ve tek başıma, menzilde adeta bir haps-i münferit ve bana çok ağır gelen tarassutlar ve tahakkümlerle bana iş­kence vermelerinden, hayattan usandım, hapis­ten çıktığıma teessüf et­tim. Ruh u canımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre gir­meyi is­te­dim. ve “Hapis ve kabir bu tarz-ı hayata mü­rec­cahtır” diye, ya hapse veya kabre gir­meye karar ve­rirken, inâyet-i İlâhiye imdada yetişti…» (Lem’alar sh: 258)

«Emirdağındaki hayatı şöyle hülâsa olunabilir:

Daimî tarassut altındadır. Mahkemeden beraat ka­zanması ve eserlerinin iade edilmesine rağ­men, ser­best bı­rakılmış değildir. Eskisinden daha ziya­de kontrol ve müte­madiyen pencere ve kapı­sın­dan nezarete mâ­ruzdur. Mektuplarında da beyan ettiği gibi, Denizli hapsinin bir ay­lık sıkıntısını bazan bir günde Emirdağında çekiyordu…

Üstadın Emirdağ’da zehirlenmesi

Bir siyasî memurun iğfali ve “İmhası için yuka­rıdan emir aldık” demesine aldanan bir bekçi­başı, Üstadın pence­resine ge­ce­leyin merdivenle çıka­rak yemeğine zehir atmış; ertesi gün Üstad zehir­lenerek kıvranmaya başlamıştır. Zehirin tesiri çok azîm ol­duğu halde, ken­disi: “Cevşenü’l-Kebir gibi evrad-ı kudsiyelerin feyziyle ölümden muhafaza olunuyorum. Fakat has­talık, ıztırap çok şiddetli­dir” derdi. Bir hafta kadar aç, susuz dene­cek bir halde perişan bir vazi­yette inlemiş, sonra biiz­nil­lâh şifa bulup, tekrar tashihat gibi Risale-i Nur va­zife­leriyle iştigale başlamıştı.» (Tarihçe-i Hayat sh: 459)

Daha çok şey var yazılan fakat şu ifadeler, her­halde Üstad’ın Emirdağ’ında misafir mi? esaret mi? ya­şadığını an­lat­ması bakımından yeterlidir sanırız. Merak edenleri Tarihçe-i Hayat, Altıncı Kısım Emirdağ Hayatına ait bölüme havale ede­riz.

KUTAY’IN SEVİYESİ MÜSAİT DEĞİL

Soru:

–N.Özgentürk: Peki, size göre nasıl bir in­sandı Said-i Nursi?

–C.Kutay: … Ancak bir Siirt medresesinde imam olabile­cek kadar din bilgisine sahib bir insan. Zavallı biçare bir in­san. Barla’da yedi senelik hayatının büyük bir bölümü yaz gecele­rinde iki ağacın arasında geçmiş. Onun bütün Nur Risaleleri pek aydın olmayan bir şamanın, gökyüzüne ba­karken duyduğu saygı­dan ve hürmetten başka bir şey de­ğil. Ne bilimsel ne dinsel hiç bir değeri yok. (a.g.g.)

Cevap:

Elbette böyle tenakuzlu konuşan bir adamın seviyesi Bediüzzaman Hazretlerinin ilmini ve seviyesini anla­maya müsait değildir. Kemalatı tanımayan bir adamın olgunluk­tan bah­setmesi mümkün değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin kendi şahsî kulluğu hak­kında beyan ettiği ac­ziyeti, fakriyeti bu adamları şa­şırtmış. Elbette kulluğun esa­sını bilmeyen ve nefsine nihayet derece firavniyet ve­renlerin anla­ması beklenemez. Halbuki her mü’min Allah’a karşı niha­yet tezellüldedir. Ama Allah düşmanla­rına karşı, başı dik ve nihayet cela­lettedir.

Barla’da bulunduğu (1926-1934) yıllarda du­rumu ile ala­kalı olarak kaleme aldığı bir risalesinde hem beşerî şahsi­yeti, hem hizmet ve dava adamı şahsi­yeti hakkında şöyle der:

«Ehl-i dünya, sebepsiz, benim gibi âciz, garip bir adamdan tevehhüm edip, binler adam kuvve­tinde ta­hayyül ederek beni çok kayıtlar altına al­mışlar. Barla’nın bir mahal­lesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında bir iki gece kal­maklığıma müsaade etme­miş­ler. İşittim ki, diyorlar: “Said elli bin nefer kuvvetinde­dir; onun için serbest bı­rakmıyo­ruz.”

Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuv­veti­nizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünya­nın işini dahi bilmi­yorsunuz, divane gibi hükmediyor­sunuz? Eğer korkunuz şahsım­dan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli defa ben­den ziyade işler gö­rebilir. Yani, odamın kapı­sında durup bana “Çıkmayacaksın” diyebilir.

Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait del­lâllı­ğımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlış­sınız, meslek itiba­rıyla elli milyon kuvvetinde­yim, haberiniz ol­sun! Çünkü, Kur’ân-ı Hakîmin kuvve­tiyle, sizin dinsiz­leriniz dahil olduğu halde bütün Avrupa’ya mey­dan okuyo­rum. Bütün neşrettiğim envâr-ı imaniye ile, on­ların fü­nun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem ka­lelerini zirüzeber et­mişim. Onların en büyük dinsiz fi­lozofla­rını hay­van­dan aşağı düşür­müşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle, beni o mesle­ğimin bir meselesinden geri çeviremez­ler, inşaal­lah mağlûp ede­mezler.» (Mektubat sh: 72)

Cenab-ı Hak kudretinden, hikmetinden Siirt’ten, Bitlis’ten vs.. birisini çıkardı bütün dünya dinsizlerine, Avrupa Kafirlerine ve Asya Münafıklarına meydan okudu. Risale-i Nur’un karşısına, ne “dinsel”(!) ne “bilimsel”(!) çı­kamadılar. Elhamdülillahi haza min fazlı rabbi.

Tarihçe-i Hayat kitabında Barla hayatının bir kesiti an­latı­lır­ken C. Kutay’ın hiçbir zaman anlamadığı ve anlamaya­cağı Üstad’ın ubudiyeti, tefekkürü, zikri an­latılır. “Pek aydın olmayan şaman” ne demekse o tabir­ler Hazret-i Üstad’ın pâk olan damen-i mual­lasına erişmekten uzaktır. Bediüzzaman Hazretleri gibi bir zat-ı mualla da, o ta­birlerden ve tavsiflerden beri’dir.

İşte Said Nursi Hazretlerinin o devrelerini anlatan ba­hisler:

«Üstadın Barla’daki ikametgâhı, iki odadan iba­ret bir evdir. Esasen müstakil bir evi ve yeryü­zünde taht-ı tasarruf ve te­mellü­künde bir karış yeri dahi yoktur. Barla’da sekiz sene müd­detle ikamet et­tiği ev, üç yüz elli milyon ehl-i İslâmın iman nurla­rının merkezi hük­münde ilk ders­hane-i Nuriyesidir. Bu ders­hane-i Nuriyenin al­tında, daimî akan bir çeşme vardır. Ve önünde, dershane-i Nuriyenin bitişik çok kalın ve üç sü­tun halinde semaya yükselen gayet muhteşem bir çınar ağacı vardır. Çınar ağa­cının dalları ara­sında bir kulübecik ya­pılmış­tır. Burası, Hazret-i Üstadın bahar ve yaz mevsimle­rindeki istirahati ve vazife-i te­fekküriye ve ubudi­yeti için en müna­sip bir menzildir. Üstadın sıddık hizmetkârları, talebe­leri ve Barla ahalisi diyorlar ki:

Üstadı, geceleri, dershane-i Nuriyenin önün­deki bir şe­cere-i mübareke olan çınar ağacının dalları ara­sında bu­lunan kulü­be­cikte, sabahlara kadar tesbihatla, ezkârla te­rennüm eder görür­dük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhte­şem ağacın bin­lerce dalları arasında şevk ve cez­be içinde uçuşan kuşlar arasında Üstadın böyle sabahlara kadar çalışmasını görürdük de, ne za­man uyur, ne zaman kalkar, bilemezdik.”

Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalık ve sıkın­tıyla geçerdi. Pek az yer, o da bir parça çorba gibi mahdut birşeydi. Geceleri, Kur’ân-ı Kerim­den vird edindiği sûreleri ve Resul-i Ekrem Aley­hissalatü Vesselâmın münacât-ı meş­hûresi olan Cevşenü’l-Kebir namındaki münacâtını ve Şâh‑ı Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend gibi eâzım-ı evliyanın münacat ve hizblerini ve salâvat-ı Nuriyeleri ve bilhassa Risale-i Nur’un men­baı olan Hizbü’n-Nuriyeyi ve âyat-ı Kur’âniyenin le­meatı olan ve bir silsile-i tefek­kür bulunan ve Yirmi Dokuzuncu Lem’ada cem edi­len hizb ve müna­catları okur, bunları tamam edince de yine Risale-i Nur’la meşgul olurdu. Gündüzleri ise, daima Risale-i Nur’un müta­lâası ve tashihiyle meşgul olur; Ri­sale-i Nur hiz­me­tini her­şeye tercih eder, Risale-i Nur’a ait, yetişecek acele bir iş zamanında di­ğer meşguliyetlerini bırakır, evvelâ o işi ta­mamlardı.

Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önün­deki muhte­şem çınar ağacının dalları arasındaki kulü­beciğe çı­kar, vazi­fesini orada ifa eder; Risale-i Nur’un hakikatlerini, menba ve mâden-i hakikîsi olan mele-i âlâda tefeyyüz ve temaşa ve tefekkür ederdi. Üstadın, gerek sırrına maz­har olan bu çınar ağacı ve gerekse Çam Dağla­rındaki o çok ünsiyet ettiği ağaçla­rın ve dağla­rın başındaki tefekkür ve hissiyatını ifade edebilmek acaba müm­kün müdür? Asla mümkün değildir. Cenab-ı Hak, kemâl-i rahme­tiyle bu ferd-i fer­îdi, kema­lât-ı insaniyenin bütün envaını câmi bir isti­datta yaratmış ve bu is­tidatların da azamî şekilde inki­şafını irade etmiş ki, bu müstesna zatı, İslâmi­yet ağacı­nın son asır­lara uzanan ve binler dal bu­dak salan Risale-i Nur şahs-ı mânevîsi itibarıyla bütün hakaikte “üstad-ı küll” hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet haki­katlerinin bir aks-i nu­runu ve tecellîsini Risale-i Nur şahs-ı mâ­nevîsinde derc ede­rek, ehl-i hakikat ve kemali hayretle baktırmış ve böylece, risalet-i Ahmediye ve haki­kat-i Muhammediyenin câmi bir ay­nası olan Ri­sale-i Nur ile Said Nursî, bir Said ola­rak çü­rü­müş, erimiş, fakat mânen bütün âlem-i İslâm olarak tevel­lüd etmiş, beka bulmuştur. Ve tâ kıyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima te­kemmül edecek­tir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 166)

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİ KİMSE İSTİSMAR EDEMEZ

Soru:

N. Özgentürk: –Peki boşuna bir korku mu oluşturulmuştur, sizce bu ne anlama geliyor?

C.Kutay: –Said-i Nursi, şimdiki bu mükemmel din can­bazları ve simsarları tarafından sömürülmüş­tür… Said-i Nursi 1913’te Batı Trakya hareketi olunca etrafındaki adamlarını toplamış, gelmiş Teşkilat-ı Mahsusa’nın emrine girmiş ve Batı Trakya Hükümeti’nin kuruluşunda emek vermiş… Şimdi ben bunları meydana çıkartıncaya kadar “Nurcu” diye ge­çinen bu din canbaz­larının hiç bir tanesi Said-i Nursi’nin hiç bu yanını ele almadı. Onu hep kullandı­lar. (a.g.g.)

Cevap:

Buna cevabı ise, en evvel “mükemmel din can­bazları” diye tanımladığı ona kitab yazdıran, yazılarını hiç­bir tarih süzge­cinden geçirmeden yayınlayanların vermesi gerekir. Fakat biz, bu kudsi ha­kikatın ortaya çıkma­sına ken­dimizi vazifeli addediğimiz için, buna da cevab ya­zacağız. Herhalde kendisinin bü­tün hayatı sömürmekle geçtiği için herkesi de öyle zannediyor. Biz Bediüzzaman Hazretlerini kimsenin istismar edemeyeceğine inanı­yoruz. Eğer sömü­renleri biliyorsa tarihçi(!) olarak açıkla­ması gere­kir. Aksi halde müfteridir. Öyle ortaya delilsiz, isbatsız konuş, be­ya­nat ver, kimse sana bunun hesabını sormasın yok öyle şey.

Cemal Kutay’ın ısrarla Bediüzzaman Hazretlerini Trakya hareketleri içinde gösterme ısrarını araştırmak ihti­ya­cını hisset­tik. Halbuki o da biliyordu; Said Nursi Hazretlerinin Balkan ha­diseleri içinde olmadığını. Fakat ıs­rarı niçin idi? Şöyle bir kana­atimiz oldu ki: Osmanlıdan sonra Memleketimizin kaderine hük­me­den zihniyetin Balkan kökenli olmaları, Bediüzzaman Hazretlerini de onlarla be­raber gösterme gay­retkeşliği ve bir meşruiyyet kazandırma ih­tiyacından gelmektedir. Çünkü Muhterem Abdülkadir Badıllı Ağabeyin de de tesbit ettiği gibi hep bu ihtiyacı gör­mekteyiz. Badıllı Ağabeyin bölümü içinde cevabları bulun­duğu için oraya havale ederiz.

Teşkilat-ı Mahsusa içinde göstermesi de, yine Bedüzzaman Hazretleri gibi emin, itikadlı ve efkar-ı am­menin itimat ettiği bir şahsiyeti bir takım “derin” münase­betlere bulaş­tırma ve kendilerine meşruiyyet kazanma gay­retkeşliği olsa ge­rektir.

İDDİALAR SAHİBİNİ GÜLÜNÇ DURUMA DÜŞÜRÜYOR

Soru:

Bir başka soruya verdiği cevabta ise:

C.Kutay: Said Nursi o kadar basit bir adamdı ki, ni­hayet bü­tün kültür seviyesi bir köy imamınınki ka­dardı. (a.g.g.)

Cevap:

Bu iddia o kadar seviyesiz bir iddia ki, sahibini gülünç du­ruma düşürür. Bediüzzaman Hazretlerinin seviyesini tes­bit de bir seviye meselesi olduğu için böyle hertürlü tar­zın içinde bulun­mayı marifet bilen adamlar Bediüzzaman Hazretlerini anlata­mazlar.

Heyhat! Böyle adamların Said Nursi Hazretlerinin ta­nı­tılmasına hizmet edeceğine inan­lara.

“NATURALİST FELSE­FECİ” İDDİASI

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin, kendi mecmuasına gönderdiğini iddia ettiği yazılar için ise şöyle hezeyan savurmaktadır:

–Cemal Kutay: Zaten gönderdiği yazılar ilmihalden alınmış, o ka­dar ba­sit yazılardı. Fikir yok. Özellikle felsefenin zer­resi yoktu. Tipik bir yarı kalmış bir zahit. Yani din adamı olmaya ahdetmiş, ama imkan bulamamış yarı bir din adamının çok umumi bilgileri vardı… Ama asıl dikka­timi çeken bu yazılar­daki naturalist felse­feydi. (a.g.g.)

Cevap:

İmanî bilgilerle, ilmihal bilgilerini ayırd edemeye­cek kadar dinden ve dinin ruhundan uzak bir insanın Bediüzzaman Hazretleri’nin yazıları hakkında ne de­ğer­lendirme yapabilir. Kendi ruhsuz ve toplama bilgi­leri ise ilim değildir. Olsa olsa “Kitap yüklü hımar” ta­nımına girebi­lir ki, o bile bir seviyedir. Bu kadar aley­hinde propağan­dalara karşı hakperest ehl-i ilme kendini kabul ettiren Risale-i Nur Külliyatı en büyük delildir. Geçmişte C. Kutay ismiyle verdiği yazıları veya kendi adıyla yayınlanan Günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı Bediüzzaman Said Nursi” kitabı okun­sun. Ne kadar ileri dere­cede medihler yaptığı görülecektir. Akla şu geli­yor bu adam böy­lesine inanma­dığı medihleri yapması tâ başından beri bir plan ne­ticesi miydi? Nur Talebelerini böyle avlıya­rak bir yerlerle bağlamak mı isti­yordu acaba? Bunlar elbette hakikatler ortaya çık­tıkça tartışı­lacak ve ko­nuşulacaktır.

KUTAY KAİNATI TEFEKKÜRÜ BİLMEZ

Üstad Hazretlerinin kainat kitabını tefekkür etmesini yine aynı ruhsuz­lukla anlayamadığı veya anlamak istemedi için haşa Üstad’ı “natüralist felsefe” ile tanımlaması da bir art ni­yet ürünüdür. Bilindiği gibi felsefe dilinde na­türalizm; “ka­inatta hadiselerin ve varlıkların meydana gelişinde, tabiat kuvvetleri dı­şında hiçbir se­beb bu­lunmadığını, gücünü do­ğadan aldığını, yara­tıcıyı kabul et­meyen maddeci görüştür.” Bir başka ifadeyle “Natüralizm: Gerçeğin yal­nızca tabiat ile açıklanması.” dır.

Bediüzzaman Hazretleri hakkında bu görüşü, en­son Sabah Gazetesine verdiği beyanattan ibaret olsa neyse. Fakat ma­alesef 1977 yılında basılan Aydınlar Konuşuyor kita­bına ver­diği uzun ya­zıda da Üstadın “inanılmaz bir natüra­list” oldu­ğunu söylüyor. Bu yazı aynıyla maalesef aynıyla ya­yınlanıyor da, o kadar mü­dakkik, muhakkik bilinen ve itimat edilen şa­hıslar bunu fark etmiyor veya edemiyor.

Risale-i Nur Külliyatındaki Tabiat Risalesi‘nin mu­kad­dimesinde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri der ki:

«Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve din­siz­liği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bil­meyerek isti­mal ediyorlar. Mühimlerin­den üç tane­sini be­yan edece­ğiz.

Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad edi­yor.”

İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi ken­dine te­şek­kül ediyor, oluyor, bitiyor.”

Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, ta­biat ik­tiza edip icad ediyor.”

Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı ve hikmetli vücuda ge­liyor. Hem ma­dem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diye­ceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mev­cut vücut buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın tesi­riyle vücuda geliyor; ve­yahut bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.

Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-ı ka­bil ol­dukları kat’î is­pat edilse, bizzarure ve bilbe­dâhe, dör­düncü yol olan tarik-i vahdâni­yet şek­siz, şüphesiz sabit olur.» (Lem’alar sh: 177)

Elbette Cemal Kutay’ın Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkındaki yanlışları bu kadar değil. Daha ön­ce­leri hem de bazı Nur talebelerini kandırarak verdiği yazı­lar hatta yaz­dığı kitabı neşrettirecek kadar tesirleri olmuştur. Muhterem Abdülkadir Badıllı Ağabeyin tesbitleri ve bunları neşret­mesi, C. Kutay’a bu neşriyatı yaptıranları bi­raz uyar­mış, bazı bahisleri yeni baskılardan çıkarmışlardır. Fakat ge­reken hassasiyet henüz daha gösterilmemiştir. Çünkü Kutay’ın bu yanlış fikirle­rini yazan kitablar binlerce yayılmış ve satılmıştır. Çoğu ilim adamı fikir adamının elinde ve evinde bunlar bulunmaktadır ve kaynak olarak kullanıl­mak­tadır.

Bu kitabların yayınlandığı tarihte, yayınevinin maddi ma­nevi sorumluları, tashih edenler ve halen yayınevinin so­rumluları ka­muoyuna çıkıp alenen özür dilemeleri ve haki­katı hali olduğu gibi anlatmaları gerekir. Yoksa mesuliyet omuzla­rında hesab gü­nüne giderler.

CEMAL KUTAY’IN “AYDINLAR KONUŞUYOR” KİTABINDAKİ İDDİALARINA GENEL BİR BAKIŞ VE CEVAPLAR

Biz son olarak Risale-i Nur ve onun Muhterem mü­el­lifi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile tamamen ters düşen bahis­lerden birer örnek verip o meselelerle alakalı Risale-i Nurlardaki bazı yerleri gösterip bu bahsi kapatıyo­ruz.

C. Kutay’ın İddiası:

1- “…Çünkü o (Bediüzzaman) müesses ni­zama hürmetkâr…” Aydınlar Konuşuyor Önsöz’ün 6. sayfası 1. sü­tün 2. parağraf.

Risale-i Nur’un Cevabı:

Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkeme müdafa­ala­rında şöyle diyor:

«Ayasofya’yı put­hane ve Meşîhatı kızların li­sesi yapan bir kuman­danın keyfî kanun namındaki emirle­rine fikren ve ilmen taraftar değiliz. Ve şah­sımız itiba­rıyla amel etmiyoruz.» (Şualar sh: 394p.4 )

(Bkz. Kastamonu Lâhikası sh: 265 Haşiyesi, 172p.4, Şualar sh: 350p.son ve 394p.3 ve daha birçok yerlerde…)

C. Kutay’ın İddiası:

2- “…Said Nursi Hilâfet‘i bir manevî bir bay­rak olarak düşünmüştür…” Aydınlar Konuşuyor sh: 324p.2

Risale-i Nur’un Cevabı:

«Sonra gelecek o müba­rek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek…

O zatın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi itti­had-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle itti­fak edip din-i İslâma hizmet etmektir.» (Sikke-i Tasdik-î Gaybi sh: 9)

(Bkz. Kastamonu Lâhikası sh: 17p.1, Tarihçe-i Hayat sh: 142p.2, Emirdağ Lâhikası-l sh: 266p.3, Sunühat sh: 37)

C. Kutay’ın İddiası:

3-Şeriat devrini tamamlandığına zamanın şeha­det ve tasdik ettiği kıstaslar üzerinde tepinme demek de­ğildir.” Aydınlar Konuşuyor sh: 326p.2, 329p.son

Risale-i Nur’un Cevabı:

«Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fer­man etmiş:

[1] كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ Yani, [2] اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Gar­râ ve de­sâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâ­lini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düstur­ları be­ğenme­mek veya­hut—hâşâ ve kellâ—nâkıs gör­mek hissini ve­ren bid’a­ları icad etmek dalâlettir, ateş­tir.» (Lem‘alar sh: 53)

(Bkz. Mektubat sh: 56p.7, 193p.4, 435p.4, 441p.3, Divan-ı Harb-i Örfî sh: …, Emirdağ Lâhikası-l sh: 266p.3,

C. Kutay’ın İddiası:

4- “O putperest hare­keti olan Emevî Saltanatından” Aydınlar Konuşuyor sh: 327p.2

Risale-i Nur’un Cevabı:

«Zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevap yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.

İşte bu hakikat içindir ki, ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer ola­rak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikate müstenid olan ka­nun-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden me­dar‑ı bahis ve mü­nakaşa etmeyi caiz görmemiş­ler, menfaatsiz, zararı var demişler.»(Emirdağ Lâhikası-l sh:206)

(Bkz. Emirdağ Lâhikası-l sh: 204-207 mektubun ta­mamı, Mektubat sh: 475p.7)

C. Kutay’ın İddiası:

5- “Türk milletinin ibadetini kendi öz diliyle yap­ması…” Aydınlar Konuşuyor sh: 329p.4

Risale-i Nur’un Cevabı:

«Elfâz-ı Kur’âniye ve tesbihât-ı Nebevi­yenin lâ­fızları câmid libas değil, cesedin hayattar cildi gibidir; belki mürur-u zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarar­dır. Belki namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı müba­rekeler, mânâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise değiştiril­mez.» (Mektubat sh: 340)

(Bkz: Şualar sh: 253p.1, Mektubat sh: 340p.4, 395, 7.nükte, 430p.4 Kastamonu Lâhikası sh: 67.Haşiyesi, Emirdağ Lâhikası-l sh: 238p.1, Lem’alar sh: 18. Lem’a)

C. Kutay’ın İddiası:

6- “Said Nursi donmuş kristalize olmuş dü­şünce­lerin sahibi değildi. …zamanın tebeddülü ile ahkâmın tegayyürü felsefesi içine de girmiş.” Aydınlar Konuşuyor sh: 323p.1, 331p.8

Risale-i Nur’un Cevabı:

«İslâmiyetin nazariyat kıs­mında ve selefin iç­tiha­dât-ı sâfiyâne ve hâlisâne­siyle, bütün zamanla­rın hâcâ­tına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bıra­kıp, heveskâ­râne yeni içtihadlar yap­mak, bid’akârâne bir hı­yanettir.» (Sözler sh:480) (Bak: Sözler sh:480 İctihad Risalesi, Mesnevi- Nuriye sh: 90p.4)

C. Kutay’ın İddiası ve Risale-i Nur’un Cevabı:

7- Üstad‘a haşa “İslâmiyet üstünde düşünmek” (Aydınlar Konuşuyor sh: 333p.4 ) gibi bir garabet veriyor. Böyle bir hezeyana cevap vermeye gerek görmüyoruz.

C. Kutay’ın İddiası ve Risale-i Nur’un Cevabı:

8- Müceddid diye tanımladığı zat için, “Ben birçok fi­kir­le­rine iştirak etmiyorum.” diyor. Aydınlar Konuşuyor sh: 333p.6 Burada birazcık mertlik göstermiş. Bunun cevabını bu şahsı cemaate yamamaya kalkışanlar versin.

C. Kutay’ın İddiası:

9- Hazret-i Üstad‘a atfen “Kadın hürriyeti, cemiyetin bü­yük nasibidir.” diyor. Aydınlar Konuşuyor sh: 334p.son

Risale-i Nur’un Cevabı:

Bediüzzaman Hazretlerinin görüşleri Risale-i Nur Külliyatında musarrahtır. Mimsiz medeniyetin kadın hürriyeti hakkında şu bahisler vardır:

«Mimsiz medeniyet, taife-i nisâyı yuvalardan uçur­muş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yap­mış. Şer’-i İslâm onları

Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı âilede. Temizlik ziynet­leri.

Haşmetleri hüsn-ü hulk, lütf-u cemâli ismet, hüsn‑ü kemâli şefkat, eğlencesi evlâdı.» (Sözler sh: 727)

(Bak: Sözler sh: 410p.2, 727p.1, Lem‘alar sh: Tesettür Risalesi sh: 195, Gençlik Rehberi sh: 23, Şualar sh: 584p.5, 593p.2, Osmanlıca Lem’alar sh: 586)

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ MASONLARLA MÜCADELE ETMİŞTİR

C. Kutay’ın İddiası ve Risale-i Nur’un Cevabı:

10- Güya Üstad anlatmış. Demiş ki: “Selânik’te Talat Paşa ile beraberdik. Manyasizade Refik be­yin evinde yemeğe davetliydik.” Aydınlar Konuşuyor sh: 345p.6 Mason oldukları herkes tarafından bilinen adamlarla Üstad‘ı ah­bab göstermeye çalışıyor.

C. Kutay’ın İddiası ve Risale-i Nur’un Cevabı:

11- Yine güya Üstad demiş ki: “Talat Paşa‘nın ma­son olduğunu biliyordum. Ordunun içinde kendi­sine çok kıymet verdiğim kolordu komutanı Faik Paşa Kafkasya‘da şehid oldu. Talat Paşa‘dan evvel Osmanlı masonlarının başında o vardı. Çok yakın dostum ve kahraman bir adamdı.” Aydınlar Konuşuyor sh: 348p.4 Masonlar ve Bediüzzaman Hazretleri dostluğu. Yüzbin defa Haşa ve Kella! Eynes Sera mines Süreyya.

C. Kutay’ın İddiası

12- “Nurculuğu ceffel – kalem rejime, lâyik­liğe aykırı telakki ediyorlar” Aydınlar Konuşuyor sh: 351p.son

Risale-i Nur’un Cevabı:

«Lâik cumhuriyet soruyor­sanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kal­mak, yani hürriyet-i vic­dan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere iliş­mediği gibi dindarlara ve tak­vâcılara da ilişmez bir hükûmet te­lâkki ederim. Yirmi beş senedir hayat-ı siyasiye ve iç­tima­iyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesb et­tiğini bilmiyorum. El’iyâzü billâh, eğer dinsiz­lik he­sabına imanına ve âhiretine çalışanları mes’ul edecek kanunları ya­pan ve kabul eden bir deh­şetli şekle gir­mişse, bunu size bilâperva ilân ve ih­tar ede­rim ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazı­rım.» (Şualar sh: 363)

(Bkz: Tarihçe-i Hayat sh: 230p.son, Şualar sh: 271p.2, 363p.son)

Bunları yazmaya, tahlilini yapmaya, Bediüzzaman’a olan ta­lebeliğimizin ahd ve peymanı­nın, sadakat ve vefadar­lığının bir ve­cibesi olarak ken­dimizi mecbur bildik.




[1] Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Ne­sâî, Î’deyn: 22; ‹bn-i Mâce, Mukaddime: 6, 7; Dârimî, Mukaddime: 16, 23; Müsned, 3:310, 371, 4:126

[2] Mâide Sûre­si, 5:3.

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …