4 Aralık 2020, Cuma
Home / Güncel Meseleler / Ahirzaman Fitneleri-04

Ahirzaman Fitneleri-04

ÂHİRZAMAN FİTNELERİ

(Dördüncü Kısım)

ÂHİRZAMAN FİTNESİNİN İFSADATINA KARŞI ISLAHAT HAREKETİ HAKKINDA BİR TETİMME

Risale-i Nur eserlerinde “Sonra gele­cek zât” ve sair ifade şekilleriyle yapılan tavsi­fatla nazara verilen ve hakiki Mehdi ve Mehdiyete bağlı ve onun geniş da­iresini temsil edip vazife görecek olan devrelere ait bazı ifade­ler vardır. Bu ifadeler­den bir kısmı aynen şöyle­dir:

«Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.).S.M.) cihe­tin­deki sal­tanatı…» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 266) ;

«Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ve itti­had-ı İslâm ordula­rıyla zemin yüzünde sal­tanat-ı İslâmiyeyi sür­mek…» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 267)

Bilindiği gibi Hilafet, İslâm millet ve dev­letleri­nin şeair ve İslâmî hayat cihetiyle or­tak idare mer­kezi ve temsilciliği­dir. Demek o devre ve mümessilleri, böyle geniş si­yasî saltanata yani mümessil­lik vasfıyla hâkimiyete sahip olacak.

«O zâtın üçüncü vazifesi; Hilafet-i İslâmiyeyi itti­had-ı İslâma bina ederek, İsevî ru­hanileri ile itti­fak edip Din-i İslâm’a hizmet etmek­tir.» (Sikke-i Tas­dikî Gaybî sh: 9)

Bu ifade dahi mezkûr hükmü aynen teyid eder ve İsevî ruhanileriyle ittifak etmek de, bü­yük vazifeler ara­sında yer alır.

«Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim ce­re­yanlar var ki, herşeyi kendi hesabına al­dığı için, fa­raza hakikî beklenilen o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cere­yanlara kaptırmamak için si­yaset âlemin­deki vazi­yetten feragat edecek ve hede­fini değiştire­cek diye tahmin ediyorum.» (Kastamonu Lâhikası sh: 90)

Bu beyanda geçen “Bu zamanda” kaydı, temelde hakim, menfi cereyanın zamanıdır. Yani İtti­had-ı İslâm teşekkül etmeden, onun kuvve­tine sahip ol­ma­dan mânâsında olduğunu, hem yukarıdaki ifadelerden hem Külliyat mü­vace­he­sinde hem de mantıkan anla­mak icab eder. Demek İttihad-ı İslâmın teşekkülü evlevi­yet ka­zanı­yor.

«Bir asır sonra zulümatı dağıtacak zâtlar ise, Hz. Mehdi’nin şakirdleri olabi­lir…» (Şualar sh: 720)

«Yüz sene sonra Nurların ektiği to­hum­la­rın sün­büllenmesi ile aynen o geniş daire, Nur da­iresi olacak.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 112)

Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki; geniş da­ire fü­tu­hatı, inayet-i İlahiyeye istinad eden Risale-i Nur’un manevî kuv­ve­tinin eseridir. Şu halde Risale-i Nur ve Müellifi, esas teşkil edip metbuiyyet ve âmiriyyet ma­ka­mındadırlar. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin sarih ifade­siyle:

«Sonra gelecek o mübarek zât, Risale-i Nur’u bir proğramı olarak neşir ve tatbik edecek.» (Sikke-i Tasdik sh: 9) şeklindeki beyanı…

Hem yine her asra hisse-i dersini veren had­îs­teki لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ ile işaret edilen Bediüzzaman ve has dairesindeki taifeye atfen:

«O zât, o taifenin uzun tedkikatıyla yaz­dık­ları eseri kendine hazır bir proğram ya­pa­cak…» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 266)

İfadesinin sara­ha­tıyla; o devrenin Risale-i Nur’a istinad ve teba­iyet edeceği hükmü, tevil kaldırma­ya­cak dere­cede açık­tır.

Mezkûr hakikatı teyid eden fakat gayet te­vazu ma­ka­mında yazılan ve İbn-i Mace 4088. hadîsiyle işa­ret edilen şu ifade de o devreye bakar:

«O ileride gelecek acib şahsın bir hiz­metkârı ve ona yer hazır edecek bir düm­darı ve o büyük ku­man­da­nın pişdar bir ne­feri oldu­ğumu zannediyo­rum.» (Barla Lâhikası sh: 283)

Rivayetlerde âhirzamanda geleceği müjde­lenen ve zu­lümatı dağıtacak olan manevî kuv­vet, Nur Ri­salelerinde te­celli eden hakaik-i Kur’aniye ve ima­niyye olduğu, Risale-i Nur’da tekraren nazara ve­ril­miştir.

Zübdet-ül Buhari Tercemesi 958. hadî­sin haşi­ye­sinde, Er-Raid Lügatı’nın beyanına göre “Harbte na­’ra atan kah­raman” mânâ­sında olan “Cehcah” vas­fıyla tavsif edilen bir zâtın geleceği (Şarkavî Şerhi’nden naklen) şöyle ifade edilir:

«Bu kişinin adı Cehcah’tır. Çok kıymetli bir zât olup, Mehdi’den sonra ortaya çıka­cak, onun yo­lunu tu­tacaktır. Çoban koyunu nasıl sürerse, Cehcah da ci­hangir olarak bütün ülkeleri idare edecek, herkes ona bo­yun eğecektir.»

NOT:

Yukarıda zikredilen “yüz sene sonra” ve sair şekil­deki ifadelerin tarihî tesbit­leri, ayrı bir tedkikat iste­diği ve ayrı bir mes’ele olduğu ci­hetle ele alın­madı.

Risale-i Nur’dan çok kısa olarak nakle­dilen mez­kûr parçalarda görüldüğü gibi; “bir asır sonra gele­cek” ve “gelecek zât” gibi ifade­lerle bir devreyi haber veren Bediüzzaman Hazretleri olduğuna göre, bu be­yanlar ken­di­sinden sonra gelecek olan maddi güce sahip devrelerden bah­set­tiği zâhirdir.

Hem yine mezkûr nakillerde o zamanlar hakkın­daki şu ifade­ler var:

“Hilafet-i Muhammediye ci­hetindeki salta­natı” yani si­yasî hâkimiyet makamına sahip olacağı ve bu vazifesini “ittihad-ı İslâma bina edeceği” ve “İsevî ru­hanileriyle ittifak edeceği” ve “hayatın geniş da­iresinde” vazifedar olacağı gibi beyanlarla bildirilen vazifeleri, siyasî icra­atlardır.

Halbuki Bediüzzaman Hazretleri mez­kûr siyasî vazife­lerle bizzat iş­ti­gal etme­miş ve iman üzerinde bütün mesaisini hasretmiş­tir. Ancak şu var ki; o gelecek diye bahsedilen geniş da­irede Risale-i Nur’u proğram yapılır ve Risale-i Nur’a bağlı kalınarak hizmet edilir.

Buna göre bu devrelerin vazife makamı, Risale-i Nur’un ve müelli­finin seviyesinde ol­mayıp teba­iyet maka­mında bulu­nacağı da sarihtir.

Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’un şahs-ı manevî­sini ve üstünlü­ğünü tavsif ve beyan eden pek çok ifadele­riyle bu hükmü sarahatla ortaya koyar ve Risale-i Nur’u merci’ gösterir ve tekraratla ilân eder ve etmiştir.

Meselâ elyazma Emirdağ Lâhikası’nda talebele­rine hitaben şöyle diyor:

«Risale-i Nur hakkındaki hüsn-ü zannı­nız daha fevkinde Risale-i Nur’a lâyıktır. Çünki Kur’an-ı Ha­kîm’in bir mu’cize-i ma­neviye­sidir. Âhirzamanda gelecek Hazret-i Mehdi de ona o kıymeti verecek itika­dın­dayım.»

Hem yine Risale-i Nur’un muhtelif yer­le­rinde ge­çen ve “iman, hayat, şeriat” olarak ifade edilen üç vazifenin en mü­himmi “iman” olduğu ve bu vazife de tamamen Risale-i Nur’un ve halis, sadık ve has şakirdle­rinin vazifesi ol­duğu; geniş daireye bakan di­ğer iki vazife ise imana nisbeten ikinci, üçüncü dere­cede olduk­ları ve Risale-i Nur’un proğra­mına göre yü­rütü­leceği, yani Risale-i Nur’a bağlı kalınacağı be­yan ediliyor ki yine Risale-i Nur’un vazife ma­kamının ul­viyetini gösterir. Bu beyanlardan birkaç nümunesi şöyledir:

«Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şe­riat, biri imandır. Hakikat noktasında en mü­himmi ve en azamı, iman mes’elesidir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 90)

«…üç vazifesinden en mühimmi ve en bü­yüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahki­kîyi neşr ve ehl-i imanı dalâletten kur­tar­mak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazi­feyi aynen bitemamiha Risale-i Nur’da görmüş­ler.» (Sikke-i Tasdik sh: 9)

«Şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde, en bi­rinci vazifesi ve en yüksek mes­leği olan imanı kur­tarmak ve imanı tahkikî bir surette umuma ders ver­mek, hattâ avamın da imanını tahkikî yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici mâ­nâsının tam sarahatını ifade ettiği için, Nur şakirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerin­den, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü dere­cedir diye, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini haklı ola­rak bir nevi Mehdi te­lâkki edi­yorlar.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 266)

«Hattâ eski evliyanın bir kısmı, ke­ra­met-i gaybi­yelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu diye ke­şifleri, bu tahkikat ile te’vili an­laşılır.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 267)

«Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ın altı ay­lık hi­lafeti ile beraber Risale-i Nur’un Cevşen-ül Ke­bir’den ve Celcelutiye’den al­dığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilafetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-ı ima­niye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ın kısacık müdde­tini uzun bir za­mana çevi­rerek tam beşinci halife na­zarıyla baka­biliriz. Çünki adalet-i hakikiye ile bu asırda insan­ları mes’ud ede­bilir bir istidadda bulunan, Risale-i Nur’dur ve onun şahs-ı manevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ın bir muavini, bir mü­tem­mimi, bir manevî ve­ledi hükmündedir.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 72)

«Evet bu zaman hem iman ve din için, hem ha­yat-ı içtimaiye ve şeriat için, hem hukuk-u âmme ve siya­set-i İslâmiye için, gayet ehemmi­yetli birer müceddid is­ter. Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-ı ima­niyeyi mu­hafaza noktasında tecdid vazi­fesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şeriat ve ha­yat-ı içti­ma­iye ve siyasiye da­ireleri ona nis­beten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede ka­lıyor.

Rivayat-ı hadîsiyede, tecdid-i din hak­kında zi­yade ehemmiyet ise, imanî hakaik­teki tecdid iti­ba­riyledir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 189)

«Bu asırda, Cenab-ı Hakk’a hadsiz şü­kür olsun ki, Risale-i Nur’un hakikatına ve şakirdlerinin şahs-ı ma­nevîsine, hakaik-ı imaniye muhafazasında tecdid vazi­fesini yaptırmış. Yirmi seneden beri o va­zife-i kudsi­yede te’sirli ve fatihane neşriyle gayet deh­şetli ve kuv­vetli zendeka ve dalâlet hü­cumuna karşı tam mukabele edip, yüzbinler ehl-i imanın imanlarını kurtardığını kırk­binler adam şehadet eder.» (Kastamonu Lâhikası sh: 190)

Risale-i Nur’un makamını ve ehemmi­yetini be­yan eden buna benzer daha pek çok ifadeler gösteriyor ki, asıl merci’ ve söz sahibi Risale-i Nur’dur. Daire-i Nur dâhilinde olanlar, onun başka bir fikir ve ha­reket tarzını getire­mezler. “Risale-i Nur’un talimatı dairesinde” (Emirdağ Lâhikası-I sh: 73) hizmet ederler.

Risale-i Nur, dinin teferruatından ve az bir kısmı müs­tesna olarak içtihadî mes’elele­rinden bahsetmez. Geniş da­irenin mes’elelerini, ileride teşekkülü beklenen mütehassıs heyetle­rine bı­rakır.

Evet «Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyenin ka­nunla­rını da ihata eden dinin geniş daire­sinden bahset­mez. Belki asıl mevzuu ve he­defi, dinin en has ve en yüksek kısmı olan imanın erkân-ı azîmesinden bahse­der.» (Tarihçe-i Hayat sh: 231)

Geniş dairede bir kısım teferruat mesa­ili­nin ta’­dil ve teşrii için ihtisas heyetlerini ha­tır­latan şu ifade de dikkat çe­kicidir:

«Evet bu zaman hem iman ve din için, hem ha­yat-ı içtimaiye ve şeriat için, hem hukuk-u âmme ve siya­set-i İslâmiye için, gayet ehemmiyetli birer mü­ceddid ister.» (Kastamonu Lâhikası sh: 189)

Evet Osmanlı Devleti’nin son devrinde “Şûra Heyeti”nin lüzumunu anlatan Bediüzzaman Hazretleri aynı o teklifini; “Şimdi âlem-i İslâmın mütemerkiz noktasına tek­rar arzediyorum.” diyerek tâ gelecek­teki itti­had-ı İslâmın merkezine kadar ucu uzanan re­yini be­yan eder.

İşte bir nebze nümunesini gördüğümüz ve risale­lerde serpilmiş ifade ve beyanlara kül­liy­yen bakılıp dik­kat edi­lirse; Risale-i Nur, ge­niş daireye esasat ci­hetinde proğramını ver­miş ol­duğu görülür. Bundan da anlaşılı­yor ki; gele­cekteki va­zifedarlar, Risale-i Nur’a sahip çı­ka­caklar, emir ve tavsiyele­rine dikkat edecekler ve Risale-i Nur’un metbuiyet makamını teba­iyetleriyle mu­hafaza ede­ceklerdir.

NETİCE

Ahirzaman fitnesinin dehşetli ifsadatını tamir, ıs­lah ve halkı tenvir ve irşad vazifesini Bediüzzaman ve şakird­leri, muannid düşman­larına karşı en ağır şartlar içinde hayatla­rını ortaya koyarak, en kudsî ve en bü­yük vazife olan iman hakikatlarını keşif ve neşirle; haki­kat nokta-i nazarında as­rın rivayetlerde müjde­le­nen en haşmetli ta­rihî hâdisesini or­taya koy­muşlar, küfrün belini kırarak da İslâmî hayat ve iç­timaiyatın zeminini hazırlamışlardır.

Bu hakikatı, yani bi­rinci vazife olan iman hizmeti­nin ve vazifedarlarının emsal­siz üstünlüğünü daima nazara ve­ren Bediüzzaman Hazretleri, bir talebesinin mektubuna verdiği cevabda aynı mes’eleye dikkati çeker ve der ki:

«Muhbir-i Sâdık’ın haber verdiği “Manevî fütu­hat yapmak ve zulümatı da­ğıtmak, za­man ve ze­min hemen hemen gelmesi” diye fıkrasına, bütün ruh u canı­mızla rahmet-i İlâhiyeden niyaz ediyoruz, te­menni ediyo­ruz. Fakat biz Risale-i Nur şakirdleri ise:

Vazifemiz hiz­mettir, vazife-i İlâhiyeye ka­rış­mamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina et­mekle bir nevi tec­rübe yapma­mak olmakla bera­ber; kemmiyete değil, keyfiyete bak­mak; hem çok­tan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dün­yeviyeyi her cihetle hayat-ı uh­reviyeye tercih ettirmeye sevke­den dehşetli esbab altında Ri­sale-i Nur’un şim­diye kadar fütuhatı ve zındıkla­rın ve dalâletlerin sav­let­lerini kırması ve yüzbinler bîçare­lerin imanlarını kurtarması ve herbiri yüze ve bine mukabil yüzer ve binler hakiki mü’min talebeleri ye­tiş­tirmesi, Muhbir-i Sâdık’ın ihbarını aynen tasdik et­miş ve vukuat ile isbat etmiş ve inşâallah daha edecek.

Ve öyle kökleşmiş ki; inşâallah hiçbir kuvvet Ana­dolu’nun sinesinden onu çı­karamaz.

Tâ âhir­zamanda, haya­tın geniş dairesinde asıl sahibleri Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletti­rir ve o to­humlar sünbül­lenir. Bizler de kab­ri­mizde sey­redip, Allah’a şükrederiz.»

Bediüzzaman Hazretlerinin mezkûr tarz­daki ifa­dele­rinden anlaşılıyor ki; geniş daire va­zife­darları, Ri­sale-i Nur’daki Kur’an ve iman haki­katlarını geniş çapta ve res­men neşir ve tat­bikle Risale-i Nur’un irşad sahasını genişle­tir­ler, kendi ilimleri ile irşada giriş­mezler ve yeni teşekküllere sebebiyet vermezler. Geniş daireyi aleni olarak Nur Medresesine çevirirler.

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …