23 Eylül 2020, Çarşamba
Home / Güncel Meseleler / 23 Tem­muz 1908'den 23 Temmuz 2007'ye

23 Tem­muz 1908'den 23 Temmuz 2007'ye

II. MEŞRUTİYET’TEN III. MEŞRUTİYET’E Mİ?

23 Tem­muz 1908 – 23 Temmuz 2007
Osmanlı Topluluğundaki bütün milletler nüfusları oranında temsil edilmekteydi.
İkinci Meşrutiyet devrinde büyük ölçüde gücü elinde bulunduran İttihad ve Terakki Partisini müsbet mecraya sevketmeyi düşünen Bediüzzaman Hazretleri, 1908 Temmuz’undan 1909 Mart’ına kadar Meşrutiyet Hükümeti’nin lehinde bulunarak makaleler neşretmişti. Ezcümle meşrutiyete teşvik ettiği devresinde irad ettiği “Hürriyete Hitab” başlıklı bir nutkunda: Hürriyet-i şer’î, şeriata istinad etmek, siyasî tarafgirliklerin ve menfaat-ı şahsiyenin terki, hem şeriat dairesinde ittihad-ı kulûb, muhabbet-i milliye, maarif, say’-i insanî, terk-i sefahet gibi şartlar, meşrutiyetin tahakkuk ve tealîsinde ana unsurlar olduğunu beyan eder.

Dönemin en güçlü devletleri İngiltere ve Fransa “devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle” Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını onaylıyorlardı. Alman gizli servisleri bu haberi genç subaylara ulaştırdılar. II. Abdulhamid’in siyasetini yetersiz bulan ve ancak yeniden anayasalı bir monarşiye dönülmekle yurdun kurtarılacağına inanan “Türk hamiyetperverleri” 1908 yılının 23 Temmuz’unda meşrutiyetin ilanına vesile oldular. II. Abdülhamid kapalı bulunan parlamentoyu yeniden toplama kararı aldı. Mebus seçimlerinin yeniden yapılması kararlaştırıldı. Seçimler yapıldı ve Parlamento 17 Aralık 1908’de açıldı.
Meşrutiyet kısaca şöyle tarif edebiliriz: Bir kral, padişah veya hükümdarın başkanlığı al­tında millet meclisi ile idare edilen devlet sistemidir.
Bir araştırmacı II. Meşrutiyetten sonra teşekkül eden ilk meclisi şöyle anlatır:

"1908 Meclisi, Osmanlı’yı oluşturan farklı milletlerin kardeşliği meclisidir… bu ülkenin gelmiş geçmiş en kaliteli meclisidir. Osmanlı topraklarındaki bütün topluluklar, nüfuslarıyla aşağı yukarı orantılı bir şekilde temsil ediliyor. Farklı kültürlerin bir arada olmasının ötesinde, toplumun en ileri kesimleri meclise girmiş. Çünkü parti sultası yok. İttihat – Terakki bile bugünkü anlamda bir parti değil. Partilerin listesinden gelmişlik yok, her şehir en muteber hemşerilerini göndermiş meclise. Mecis’te parti grupları yok, herkes özgürce fikrini beyan ediyor. Çok hoş tartışmalar var; Türkiye’nin kuruluş döneminde de, günümüzde de yapılan birçok tartışma ilk kez o mecliste dile getiriliyor."

"1908 – 1912 dönemi Meclis-i Mebusanında 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni (bunlara 4 Taşnak ve 2 Hınçak mensubu dahildi), 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp ve 1 Vlah mebus bulunmaktaydı."
Görüldüğü gibi Osmanlı Topluluğundaki bütün milletler nüfusları oranında temsil edilmekteydi.
İkinci Meşrutiyet devrinde büyük ölçüde gücü elinde bulunduran İttihad ve Terakki Partisini müsbet mecraya sevketmeyi düşünen Bediüzzaman, 1908 Temmuz’undan 1909 Mart’ına kadar Meşrutiyet Hükümeti’nin lehinde bulunarak makaleler neşretmişti. Ezcümle meşrutiyete teşvik ettiği devresinde irad ettiği “Hürriyete Hitab” başlıklı bir nutkunda: Hürriyet-i şer’î, şeriata istinad etmek, siyasî tarafgirliklerin ve menfaat-ı şahsiyenin terki, hem şeriat dairesinde ittihad-ı kulûb, muhabbet-i milliye, maarif, say’-i insanî, terk-i sefahet gibi şartlar, meşrutiyetin tahakkuk ve tealîsinde ana unsurlar olduğunu beyan eder. Hitabe aynen aşağıda ko­nulmuştur.

“Hürriyete Hitab

Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile ça­ğırıyor­sun ki, benim gibi bir bedeviyi tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kala­caktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynülhayat-ı şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan; bu millet-i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece te­rakki edeceğini müjde ve­riyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse ve ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse..

Ya Rab!

Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki, وَالبَعْثُ بَعَدَ المَوْتِ hakikatının küçük bir misalini bu zaman bize tasvir edi­yor. Şöyle ki:

Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış; menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler (78:40) يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar. Yeni Hükümet-i Meşrutamız mu’cize gibi doğduğu için inşaallah bir seneye kadar, مَنْ كَانَ فِى الْمَهْدِ صَبِيًّا sırrına mazhar olacağız.

Mütevekkilane, saburane tuttuğumuz otuz sene ramazan-ı sükûtun seva­bıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâ­kimiyet-i milliyenin beraat-i istihlali olan kanun-u şer’î, hâzin-i Cennet gibi bizi duhûle davet ediyor.

Ey mazlum ihvan-ı vatan! Gidelim dahil olalım!

Birinci kapısı, şeriat dai­resinde ittihad-ı külûb;

ikincisi, muhabbet-i milliye;

üçüncüsü, maarif;

dör­düncüsü, sa’y-i in­sanî;

beşincisi, terk-i sefahettir.

Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum…

Sakın ey ihvan-ı vatan! Sefahetlerle ve dinde laübaliliklerle tekrar öldür­meyiniz. Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezileye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; şeriat-ı garra üzerine müesses olan kanun-u esasî Azrail hükmüne geçti, onları susturdu.

Sakın ey ihvan-ı vatan! İsrafat ve hilafat-ı şeriat ve lezaiz-i nameşrua ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı madere geçtik; neşv ü nema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşaallah mu’cize-i Peygamberî ile, şimen­difer-i kanun-u şer’iye-i esasiye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bine­ceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz.

Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye binece­ğiz, geçeceğiz. Belki cami-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-ı İslâmiyenin ve istidad-ı fıt­rînin ve feyz-i imanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fer­sah geçe­ceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.

Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum ki: Ey ebna-yı vatan! Hürriyeti su-i tefsir etmeyiniz, ta eli­mizden kaçma­sın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi boğmasın. (*) Zira hürriyet, müraat-ı ahkâm ve âdab-ı şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk eder ve neşvünema bulur.” (TH:55)

(*) Evet daha dehşetli bir istibdad ile, pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler.

“Meşrutiyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, Din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir.” (TH:59)

“Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyyeden ibarettir. Hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira, dünyevî saadetimiz, meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.”

“Asıl şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-ı meşrutiyet-i meşrûadır." Demek meşrutiyeti, delâil-i şer’iyye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim. Ve şeriatı rüşvet vermedim.”

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa; Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar, haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhiyle cihad edeceğiz.”

“Meşrutiyeti, meşrûiyyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ, yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareki, ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatle takyid ediniz; zira cahil efrat ve avam-ı nâs, kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur.”

“Fikrimce meşrutiyetin düşmanı, meşrutiyeti; gaddar, çirkin ve hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. Tebeddül-ü esmâ ile, hakaik tebeddül etmez.” (TH:65)

“Asya’nın bahtını, İslâmiyetin taliini açacak yalnız meşrutiyet ve hürriyettir. Fakat şeriat-ı garranın terbiyesinde kalmak şartıyla…” (Mu:44)

İşte Bediüzzaman Hazretleri Meşrutiyete böylesine sahip çıkmışken fakat sonraları görüldü ki; yüzde on teşkil eden gizli komite mensublarının iğfal ve ifsadlarıyla, meşrutiyet istibdada ve tahribata inkılab etti. Bediüzzaman Hazretleri de muhalefetle ta’diline çalıştı.

İTTİHAD VE TERAKKİNİN MEŞRUTİYET ANLAYIŞI

Bediüzzaman, Sultan II. Abdülhamid devrinde, hürriyet-i şer’iye ve hakikat ilminin ihyasını isterken tımarhaneye sevkedildi. Adeta o zaman “akla hu­sumet” ediliyordu. İttihad ve Terakki hükümetinde de zalimane idamlarla “hayata adavet” edildi. Ve meşrutiyet ismi altında yürütülen istibdad şiddetlendi. Bediüzzaman o zamanın askerî mahkemesindeki müda­faasının müteferrik yerle­rinde bu hususları beyan eder. Bu müdafaasının meşrutiyetle alâkalı bazı kısımlarını aynen alıyoruz:

“Vakta ki hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zaif istibdad, tımarhaneyi bana mekteb eyledi. Vakta ki i’tidal, istikamet; irtica’ ile iltibas olundu, meş­rutiyette şid­detli istibdad, hapishaneyi mekteb eyledi…” (T.H.61)

“Hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükümetin en rahat mevkii hapishane olsa gerek­tir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.” (T.H.62)

“Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ülema ve ta­lebeye hitaben müteaddid nutuklar ile şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın, şeriatla bir müna­sebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadisinin sırrıyla; şe­riat âleme gelmiş, ta istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin. Herhangi bir nu­tuk irad ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, bürhan ile isbata ha­zırım. Ve dedim ki: “Asıl şeriatın meslek-i hakikisi, hakikat-ı meşrutiyet-i meşrua­dır.” Demek meşrutiyeti, delail-i şer’iye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilaf-ı şeriat te­lakki et­medim. Ve şeriatı rüşvet vermedim. Ve ülema ve şe­riatı, Avrupa’nın zünûn-u fasidesinden iktidarıma göre kurtarmaya çalıştığımdan ci­nayet ettim ki, bu tarz muamelenizi gördüm!” (T.H.63)

“ *Bir insan yılan suretine girse, yahut bir veli haydut kıyafe­tine girse, veyahut meşrutiyet, istibdad şekline girse; ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdaddırlar.

* Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta-i asabiyesine daima dokundura dokundura zorla herkesi meşrutiyete muhalif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşruti­yet altında olan muannid istibdada ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?..

* Fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muahaze olunsa, acaba bi­çare milleti ateşe atmak için bir plan olmaz mı?..” (T.H.75)

MEŞRUTİYETTEN İSTİBDAD-I MUTLAKA

“Hürriyetin üçüncü senesinde aşairler arasında meşrutiyet-i meşruayı aşaire tam bildirmek ve kabul ettirmek için Ertuş aşairi içinde hususan Küdan ve Mamhuran’a verdiği ders ve 1329’da Matbaa-i Ebuzziya’da tab’edilen, kırkbir sene evvel tab’ edilmiş fakat maatteessüf yirmi-otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım.

Bu defa birisi bir nüsha bulup bana göndermiş. Ben de Eski Said kafasını alıp ve Yeni Said’in sünuhatıyla dikkatle mütalaa ettim.

Anladım ki, Eski Said acib bir hiss-i kabl-el vuku’ ile otuz-kırk sene sonra şimdi vukua gelen vukuat-ı maddiye ve maneviyeyi hissetmiş.

Ve bedevi Ekrad aşairi perdesi arkasında, bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatanperverlik perdesi altında dinsiz ve hakikî bedevi ve hakikî mürteci; yani bu milleti, İslâmiyet’ten evvelki âdetlerine sevkeden hainleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.” (Em.110)

Üstad Bediüzzaman Hazretleri çok ümitler beslediği II. Meşrutiyet devresinde düşüncelerinin tahakkuk etmediğini üzülerek görür ve der ki:

"Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise terakki etmiş, ne vakit dinde za’f göstermiş ise tedenni etmiştir. Başka dinde bilakis kuvveti zamanında vahşet, za’fı zamanında temeddün hasıl olmuştur." (Sün: 32)

Fakat İttihatçılar gitgide daha da müstebid ve batılılaşmak fikrinde bulunmalarından dolayı bu fikre alaka duymazlar. 1920 senesinde yukarıdaki düşüncesini tekrar teklif eder. Onlar bu sefer kabul ederler. Fakat payitaht işgal altındadır ve meclis-i mebusan feshedilmiştir. Hazret-i Üstad şöyle der:

"Bidayet-i Hürriyette şu fikri jöntürklere teklif ettim, kabul etmediler. Oniki sene sonra tekrar teklif ettim, kabul ettiler. Lâkin meclis feshedildi. Şimdi âlem-i İslâmın mütemerkiz noktasına tekrar arzediyorum." (Sün: 32)

Yani ll. Meşrutiyetten yüzyıl sonra tam da günü gününe denk gelen seçimin ve teşekkül edecek meclisin bu manayı tahakkuk ettirmesini dileriz.

 

Check Also

KİME OY VERECEĞİZ?

Bediüzzaman Hazretleri Kime Demokrat Der? Soruluyor: -Bu seçimlerde oyumuzu kime vereceğiz? Cevap: Ehvenüşşer kaidesi devam ettiği …