Featured

Risale-i Nur'ları Tenkid Eden Bazı İlahiyat Hocalarına!

Bediüzzaman Hazretleri 1948-1950 Afyon Hapishanesinde yargılanır iken eserleri de yargılanmakta idi. Mahkeme, eserleri bilirkişiye göndermiş ve bu bilirkişiler de bir kısım İlahiyatçılardan teşekkül etmişti. İşte şimdiki bazı İlahiyatçıların anlayamadıkları veya İslam dünyasında ehl-i sünnet vel cemaatin dışındaki gurupların da kabul etmedikleri bazı hakikatları şimdi de kabul etmeyen muterizler vardı.

Risale-i Nurlarda iman hakikatlarının izah ve isbatının yanında bazı müteşabih hadislerin tevilleri de yapılmıştır. Bazı yoruma açık rivayetlere yorum ve anlam yüklenmiştir. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu konuları tenkid mevzuu yapanlara karşı şöyle demiştir:

بِاسْمِهِ‭ ‬سُبْحَانَهُ”

Diyanet Riyasetindeki ehl-i vukufa bir teşekkürname ve tedkiklerindeki cüz’î ve cevabı zahir ve verilmiş tenkidlerine tashihle yardım etmek için üç noktayı beyan edeceğim.]

Birincisi: Üç cihetle o âlimlere teşekkür ederim. Şahsım itibariyle minnettarım.

Birincisi: Siracünnur mecmuasının Beşinci Şua’dan başka onüç parçasını takdirkârane hülâsa etmeleridir.

İkincisi: Medar-ı ittihamımız olan, tarîkatçılık ve cem’iyetçilik ve emniyeti ihlâl bahanelerini reddetmeleridir.

Üçüncüsü: Benim mahkemedeki davamı tasdikleridir. Yani, mahkemeye dedim: Kusur varsa bütün o kusur benimdir. Nur talebeleri hâlis ve masum olup, imanları için Nurlara çalışmışlar. İşte o ehl-i vukuf dahi Nurcuları kurtarıyorlar. Bütün kusuru bana veriyorlar. Ben de onlara, Allah sizden razı olsun derim. Yalnız merhum Hasan Feyzi ve merhum Hâfız Ali’yi ve o iki mübarek şehidin sisteminde ve vârislerinden iki-üç zâtı benim suçuma şerik etmişler. Fakat bir cihette sehvetmişler. Çünki o zâtlar, kusurda değil belki hizmet-i imaniyede benden ileri ve benim hatalarımdan müberra olarak, za’fiyetime merhameten inayet-i İlahiye tarafından bana yardımcı verilmişler.

İkinci Nokta: O ehl-i vukuf, Beşinci Şua’daki rivayetlerin bir kısmına zaîf ve bir kısmına mevzu’ demişler ve tevillerinin bir kısmına yanlış demişler ki; bu Afyon’da aleyhimizde iddianame o tarzda yazılmış ve onbeş sahifede seksenbir yanlış yaptığını bir cedvelde isbat etmişiz. Muhterem ehl-i vukuf o cedveli görsünler. Bir tek nümunesi şudur:

İddiacı demiş: Bütün tevilleri yanlıştır ve o rivayetler, ya mevzu’ veya zaîftir.

Biz dahi deriz: Tevil demek, yani bu mana bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Mantıkça o mananın imkânını reddetmek ise, muhaliyetini isbat etmek ile olur. Halbuki o mana göz ile göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi, hadîsin mana-yı işarî tabakasının külliyetinde bir ferd olması bilmüşahede mu’cizane bir lem’a-yı ihbar-ı gaybîyi, bu asrın gözüne gösterdiğinden, hiç bir cihetle kabil-i inkâr ve itiraz olamaz. Hem o “bütün rivayetler, mevzudur veya zaîftir” iddiacının demesi üç vecihle yanlış olduğu, cedvelde isbat edilmiş.

Birisi: Bir milyon hadîsi hıfzına alan İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve beşyüz bin hadîsi hıfzeden İmam-ı Buharî’nin cesaret edemedikleri ve o nefyin isbatı kabil olmadığı ve bütün hadîs kitablarını görmediği ve ümmetin ekseriyeti her asırda o rivayetlerin manalarının zuhurlarını veya o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve ümmetçe telakki-i bilkabul derecesine yakınlaşmış ve ayn-ı hakikat bazı nümune ve ferdleri meydana çıkıp görüldüğü halde, o rivayetleri külliyetle inkâr etmek on cihetle hatadır.

İkinci Vecih: Mevzu’dur manası; bu rivayet an’aneli, senedli hadîs değil demektir. Yoksa manası yanlıştır demek değildir. Madem ümmette, hususan ehl-i hakikat ve keşf ve bir kısım ehl-i hadîs ve ehl-i içtihad kabul edip manalarının vuku’larını beklemişler. Elbette o rivayetlerin durub-u emsal gibi umuma bakan hakikatları vardır.

Üçüncü Vecih: Hangi mes’ele veya rivayet var ki; meşrebleri, mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona itiraz edilmesin. Meselâ: İslâm içinde birkaç deccal geleceğine dair rivayetlerden birisi bu hadîs-i şerif, sarih bir surette Cengiz ve Hülâgu fitnesinden haber verir. 

لَنْ‭ ‬تَزَالَ‭ ‬الْخِلاَفَةُ‭ ‬فِى‭ ‬وِلْدِ‭ ‬عَمِّى‭ ‬صِنْوِ‭ ‬اَبِى‭ ‬الْعَبَّاسِ‭ ‬حَتَّى‭ ‬يُسَلِّمُهَا‭ ‬اِلَى‭ ‬الدَّجَّالِ

Yani “Uzun zaman hilafet-i Abbasiye devam edecek, sonra o saltanat deccal eline geçecek” diye beşyüz seneden sonra İslâm içine bir deccal gelecek, o hilafeti bozacak gibi ki; eşhas-ı âhirzamandan çok rivayetler haber verdikleri halde, mezhebi ayrı veya fikri müfrit bir kısım ehl-i içtihad kabul etmemişler, mevzu veya zaîftir demişler. 

Her ne ise.. şimdi bu uzun kıssayı kısa kesmeme sebeb, Risale-i Nur ile alâkadar ve Nurlara hücumun aynı zamanında zeminin hiddetini gösteren dört büyük zelzelenin tevafuku gibi bu cevabı yazdığım aynı saatte burada iki şiddetli zelzele vuku buldu. Şöyle ki:

Akşamda elime verilen ehl-i vukufun raporundaki ameliyat-ı cerrahiyenin yaralarından elîm bir teessür ve temassızlıktan hazîn bir zahmetle kendim perişan kalemimle yazmaktan teellüm hissederken, iki zelzelenin tevafukudur. Evet sekiz ay tecrid ve sıkıntılar içinde en ziyade güvendiğim ve raporlarıyla imdadıma yetişmelerini beklediğim Diyanet Riyaseti dairesinden gelen raporu akşamdan aldım. Bu sabah bildim ki; pek ehemmiyetsiz şeylerle imdadıma değil, belki iddiacıya yardım ederek: “Geçen dört zelzeleler Nur’un kerametlerindendir, Said demiş.” dediklerini gördüm. Cedvelde yazdığım gibi: Nurlar, sadaka-i makbule misillü belaların def’ine bir vesiledir, ne vakit Nurlara hücum edilse, musibetler fırsat bulup gelirler ve bazan da zemin hiddet eder, diye yazmağa niyet ederken burada iki şiddetli zelzele (Haşiye: Bu iki zelzele 18.9.1948 tarihine müsadif, cum’a günü kuşluk vakti olmuştur. Afyon hapsinde Risale-i Nur talebeleri namına Halil, Mustafa, Mehmed Feyzi, Hüsrev) beni o bahsi yazmaktan vazgeçirdi. Onu bırakıp üçüncü noktaya geçiyorum.

Üçüncü Nokta: Ey müdakkik ve hakikatlı ve insaflı ehl-i vukuf âlimlerimiz! Eskiden beri ehl-i ilim mabeyninde bir makbul âdet-i müstemirreye binaen yeni te’lif edilen güzel kitabların âhirlerinde başkaların o kitaba medhiyeleri ve takrizleri ve mübalağane ve bazan müfritane senaları yazılıp neşredildiği ve müellif kemal-i memnuniyetle o takrizcilere minnettar olduğu ve rakibleri dahi onu hodfüruşlukla ittiham etmedikleri halde, Nur’un bir kısım has ve hâlis şakirdlerinin ve merhum Hasan Feyzi ve şehid Hâfız Ali tarzında yazdıkları takrizleriyle aleyhime şiddetli hücum eden pekçok insafsız muarızlara karşı aczime, za’fıma, garibliğime, kimsesizliğime yardım ve Nurlara muhtaçları teşvik fikriyle olan medhiyelerini bütün bütün reddetmediğimi ve şahsıma ait kısmını Nurlara çevirdiğimi bir hodfüruşluk telakki etmenizi kemal-i dikkatinize ve tahkikî ilminize ve şefkatkârane muavenetinize ve insafınıza yakıştıramadığımdan müteessir oldum. Ve o medhiyeleri yazan sâfi arkadaşlarımın hiç siyaseti düşünmeyerek riyazî bir hesabla: 

“Mana-yı işarî külliyetinin bir mâsadakı ve cüz’î bir ferdi bu zamanda Risale-i Nur’dur.” demelerine hata denilmez. 

Çünki, zaman tasdik ediyor. Haydi çok mübalağa veya hata dahi olsa, ilmî bir hatadır. Herkes kendi kanaatını yazabilir. Acaba Şeriatta oniki mezheb; hususan Hanefî, Mâlikî, Şafiî, Hanbelî Mezheblerinde ve yetmişe yakın ilm-i kelâm ve usûl-üd din dairesindeki allâmelerin fırkalarında ne kadar ayrı ayrı kanaatlar ve fikirler kitablara yazılmış bilirsiniz. Halbuki bu zaman kadar, hiç bir zaman, din âlimlerinin ittifakına ve münakaşa etmemesine muhtaç olmamış. Şimdilik teferruattaki ihtilafı bırakmağa ve medar-ı münakaşa etmemeğe mecburuz.” (Şualar sh: 400)

Hazret-i Üstadın bahsettiği mesele ki, bazı ilahiyatçıların: “Bütün tevilleri yanlıştır ve o rivayetler, ya mevzu’ veya zaîftir.” demeleri ve bugün dahi aynı hataya düşmelerine artık yeter diyoruz. Üstad o zaman o hataya karşı detaylı cetvel halinde cevaplar vermiş ve bugüne kadar hiç bir hoca ilmi, karşı bir cevap verememiştir. Bugün dahi tenkid edenler yine o zamanki tenkidlere sarılmışlar verilen cevapları görmezden gelmişlerdir. Halbuki Risale-i Nur’un alim talebeleri bütün o rivayetlerin kaynaklarını hadis kitablarından delillerle göstermişlerdir. Mesela, “Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları” ve “Risale-i Nurlarda Geçen Ayet ve Hadislerin Mealleri ve Me’hazleri” isimli kitablarda ve daha bir çok kitaplarda bütün kaynaklar gösterilmiştir.

Hususan İslam Deccalıyla alakalı kaynaklar daha başka rivayetlerle isbat edilmiştir. Üstad Hazretleri de o zaman hocalara “Cengiz ve Hülagu” nun İslam Deccalı olduğuna işaret eden hadis ki, İslam kaynaklarından “Kenz-ul Ummal” da bulunan sahih Deccal hadisini göstermiştir.

Ayrıca İslam aleminde kıyamete kadar üç deccal geleceğini ki, birincisi: Cengiz-Hülagu deccal fitnesidir. İslam’a darbesini “Abbasi Hilafet Devletini” yıkarak vurmuştur. İkinci olarak gelen deccal ise: “Osmanlı Hilafet Devletini” yıkarak İslama darbe vurmaya çalışmıştır. Üstad Hazretlerinin bir talebesine ifade ettiği ki, (kendisiyle hemzaman olan deccal için) “Bu Deccal’in ekser tahribatı Risale-i Nurlarla tamir edilecek. Fakat en son bir deccal daha gelecektir ki manevi tahribatı tamir edilemeyecektir. Kıyametin kopmasına sebebiyet verecektir. Yani mehdisiz deccaldir. Çünkü son Mehdi Risale-i Nurdur.

Fakat Osmanlı Hilafet Devletini yıkan ve yerine gelen ve İslama darbesi çok daha tesirli olan deccalin mahiyeti farklıdır. Hem siyasi hem sosyal İslam aleyhine çok darbeler vurmuştur. Hatta kıyametin kopmasına sebebiyet verecek olan ve Risale-i Nurların vesile olduğu iman kurtarma hizmetinin meydana getirdiği geniş daire dahi nur dairesi olacak hakikatından sonra bu İslam deccalının avenesi olan Halkçılık içinden son deccal zuhur edecektir.

İşte Risale-i Nurlardaki hakikatlar hakkında ulu-orta konuşanların dikkat etmesi gereken konu budur. Risale-i Nurları tenkidiniz İslamın düşmanı Deccaliyetin hesabına geçtiğini düşününüz. Bu noktalardan deccalın safında yer almaktan çekininiz.

Featured

Risale-i Nur'ları Yayınlamak Kimin Hakkı?

 

Son günlerin en önemli gündemi, Risale-i Nurların basımını yapan yayınevlerine bandrol verilmeme meselesidir.

Bunun üzerine bilhassa hükümete eskidenberi muhalif olan bazı guruplarla, şimdi de onlarla birlik olan yeni hükümet muhalifi gurup beraberce gürültü koparmaktadırlar.

Halbuki bu mesele gayet açık ve nettir. Üstad Hazretlerinin eserlerini neşretmek için yerine tayin ettiği talebeleri vardır ve Üstad Bediüzzaman bunların isimlerini hiçbir tereddüde mahal vermeyecek netlikte eserlerinde yazmıştır.

Ayrıca eserlerine yazmakla kalmamış resmi yollardan vekaletnameler vermiştir. Bu değerli ağabeyler şimdiye kadar bu haklarını kullanmamışlardır. Bu varisler, malum gurup’un Risale-i Nurları açıktan tahrif etmelerine kadar, kimsenin neşrine mani olmamışlardır.

Şimdiye kadar Risale-i Nur neşriyatına muvafık olmayan; metinlerin altına, sayfa yanlarına lügat koymak, ayet hadis meallerini kitabın içine ilave etmek kitabın sonlarına bilgiler adıyla bir sürü yanlışlara da fazla itiraz etmemişlerdir. Ta ki bu malum gurup Ufuk yayınları adıyla neşriyat yapıp Risale-i Nurların asliyetini bozmaya çalışıp değiştirerek neşriyat yapıncaya kadar!

Fakat bu art niyetli malum gurubun yıllardır yaptıkları hertürlü suistimalin saklanacak yanları kalmamıştır. Yani hile ve fitne perde altından çıkmıştır. İnşaallah bundan sonrası fitnecilerin planları boşa çıkmıştır.

Ümid ederiz ki, hükümet bu meseleyi Üstad’ın arzusu istikametinde ve kanunlar çerçevesinde bir çözüme kavuşturacaktır.

DAHİLDEKİ BOZGUNCULARA BEDİÜZZAMAN’IN TAVRI

1908 İkinci Meşrutiyetin müslümanlara fayda verdiğini anlayan gizli dinsizler ve Avrupa kafirleri, bu menfaati bozmak için her türlü fitneciliğe tevessül etmişlerdir. İkinci Meşrutiyetin kısa süren nimetlerinin 31 Mart musibetiyle sona erdiğini gören müfsidler bozgunculuğa hız vermişlerdir. Müslümanlar için dehşetli felaketlerin başlangıcı bu tarih olmuştur.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri 1948 yılında Afyon Hapishanesinde bu uyarıcı mektubu yazmıştır. Şöyle ki:

“Efendiler! Otuz-kırk seneden beri ecnebi hesabına ve küfür ve ilhad namına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur’an hakikatına ve iman hakikatlarına her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes’elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitaben, fakat sizin huzurunuzda zahiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsaade ediniz

(Fakat ikinci gün beraet kararı, o dehşetli konuşmayı geriye bıraktı.)

Tecrid-i mutlakta ve haps-i münferidde

Mevkuf

Said Nursî”

Şualar sh: 288)

Şimdi de bu ifsad komitelerine bilerek-bilmeyerek yardımlar oluyor. Milletin tercihiyle hükümet olanlara karşı siyasi veya dinsizlik hesabına muhalefet edenleri görmekteyiz. Üstad Hazretlerinin ikazı mucebince herkesi dikkatli olmaya çağırıyoruz. Hususan kendisine müslüman diyenlerin daha dikkatli olup bu müfsitlere karşı dindar hükümete yardımcı olmaları vatan ve millet ve din namına vazifeleri olduğunu beyan ediyoruz.

 

İSLAM ÜLKELERİ VE TÜRKİYE VE BEDİÜZZAMAN

Devletin geleceği ve bekası ile ayrıca ilgilenen Bediüzzaman Hazretleri, Demokratlar devrinde onları İslam Birliği manasında hizmetlere teşvik etmiş ve müslümanların ve dünya milletlerinin sulh ve huzur içinde yaşaması için İslam Birliğinin kurulmasını şart koşmuştur. 1954 te ilk başta Pakistan, Irak ve Türkiye Bağdat Paktı adıyla bir birlik kurmuşlardır. Yine o zamanlarda İran da bu pakta katılmış ve ABD ise gözlemci olarak bulunmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri bu teşebüsten çok memnun olmuş Alem-i İslamın büyük bayramının mukaddemesi olarak tebrik etmiştir. İslam düşmanı bazı batılı kafirler ve Asya münafıkları bu hareketten çok korkmuşlar ve bu harekete teşebbüs eden siyasilerin de devamında gereken adımı atamamalarından dolayı bu düşünceyi ve birliği dağıtmışlardır. Siyasi liderlerini de darbelerle devirmişlerdir.

Bugün ise; Üstadın işaret ettiği bölgede İslam düşmanı yabancılar; ve yerlilerin gafletinden kargaşa ve huzursuzluk hala hüküm sürmektedir.

Fakat bunca geçmiş acı tecrübeler ve hadiselerin verdiği dersler başta devletimizin ve hükümetimizin ve milletimizin gözünü bir derece açmıştır. İnşaallah bundan sonra geçmiş hatalara düşülmeyecektir umudundayız.

Üstad Said Nursi Hazretlerinin İslam dünyasının geleceğiyle alakalı adeta anayasası hükmündeki şu gelen mektubun içindeki muhtelif hakikatları ders vermiştir. İnşaallah devlet ve hükümet ilgililerin rehberi olur da İslam dünyası bir derece rahat eder. Bediüzzaman Hazretlerinin mektubu şöyle:

“Reisicumhur’a ve Başvekil’e

Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garib ihtiyar der ki: Size iki hakikatı beyan ediyorum:

Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürur ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallah dörtyüz milyon İslâm’ın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin teminine kat’î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim.

Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım. Otuz-kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur’anın bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’un Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale-i Nur’un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumîde yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymetdar ittifakınız, inşâallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def’edecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş Müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hristiyan ve sair dinler sahiblerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına, ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.

Sâlisen: Altmışbeş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur’anı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’anı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”

İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur’an-ı Hakîm’den istimdad eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir Dârülfünun-u İslâmiye tasavvuru ile, altmışbeş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalaletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk:

Birinci Vesilesi: Risale-i Nur’dur ki; uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat’î delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik haletinde te’lif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâm’ın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu’cize-i Kur’aniyenin cilvesini âlem-i İslâm’a işittireceksiniz.

İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmi-ül Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâm’ın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur’anın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam musalaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilayat-ı şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medreset-üz Zehra manasında, Câmi-ül Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i Nur’un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altun lira verdiği gibi, sonra ben eski harb-i umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcud 200 meb’ustan 163 meb’usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an’anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb’uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki: “Biz şimdi ulûm-u an’ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garblılaşmaya ve medeniyete muhtacız.” Ben de cevaben dedim:

“Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların garbda gelmelerinin delaletiyle; Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan vilayat-ı şarkıyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet’in hakaikına kat’iyyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim. Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam imana hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aks-ül amel ile, o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü, sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.” Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaatı geldi ki: Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum!

İşte bu cevabımdan sonra, an’ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allah kusurlarını afvetsin, şimdi vefat etmişler.

Râbian: Madem Reis-i Cumhur gayet mühim mesail-i siyasiye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes’ele yapıp, hattâ hârika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medar-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnetdar etmiş. Ve şimdi orta-şarkta sulh-u umumînin temeltaşı ve birinci kal’ası olan bu üniversiteyi yine mesail-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm faideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünki hariçteki kuvvet tahribatı manevîdir, imansızlıkladır. O manevî tahribata karşı atom bombası, ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. Madem ellibeş sene bu mes’eleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekaikı ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes’elede re’yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu mes’eleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes’elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.

Said Nursî

(Emirdağ Lahikası sh: 222)

* * *

Bu gelen bahis de daha çok Nur Talebelerine bakmaktadır ki, geçmişte Almanyadaki ve diğer devletlerdeki mahdut işcilerimize yaptıkları hizmetleri, Arap devletlerine ve İslam beldelerinden olan Şam’a, Bağdat’a Kahire’ye Tahran’a Haleb’e ve emsali şehirlere yapsalardı. Hatta Türkiye’de batı illerinin ilçe ve hatta köylerine kadar çok katlı modern dersaneler yapmaya bedel doğu illerimize Güneydoğu illerine daha fazla Nur Dershanesi yapılsa idi belki de bugünkü o bölgelerde bu derece kargaşa olmayacaktı.

Üstadın Tariçe-i Hayat kitabın aldığı şu bahis de bize nerelere himmet etmemiz gerektiği üzeride yol gösteriyor kanaatindeyiz. Şöyle ki:

“Bağdat’ta çıkan, ehemmiyetli, siyasî bir ceride olan “Eddifa” gazetesinin muharriri İsa Abdülkadir diyor ki:

Nur Talebelerinin mürşidi olan Bediüzzaman Nursî hakkında “Eddifa” gazetesini okuyanlar benden soruyorlar: “Türkiye’deki Nur Talebelerinden ve Üstadları olan Said Nursî’den bize malûmat ver.” diyorlar. Ben de bunlar hakkında kısa bir cevap vereceğim. Çünki, Üstadın, Nurun ve Nur Talebelerinin Araplar’da hakkı olduğu için, Araplar onlardan ciddî bahsetsinler. Zira: İslâmiyet’in madde-i esasiyesi olan Araplar Risale-i Nur’dan ziyadesiyle faide görmeğe başlamışlar.

Bu Nur Talebeleri; Risale-i Nur’la, hem Türkiye’de, hem bilâd-ı Arabda komünistliğe karşı muhkem bir sed te’sis ediyorlar.

…………………………………………

Bu yazı Demokratlar çıkmadan evvelki zamana bakar; onun için, Nur Talebelerinin adedi hakkında müddeiumuminin dediği gibi, yalnız beşyüzbin değil, belki şimdi Türkiye’de milyonları aşmış bulunuyor.. ve her gün de ziyadeleşiyor.

…………………………………………

Risale-i Nur ise, öyle geniş bir mikyas ile intişar ediyor ki, değil yalnız Türkiye’de ve bilâd-ı İslâmiyyede hattâ ecnebilerde de iştiyakla istenilir oluyor. Ve Nurun Talebelerinin şevklerini hiçbirşey kıramıyor. İşte, Nur Talebeleriyle, Nur Risaleleri ve onların bu büyük hizmet-i Kur’aniyeleri, Demokrat Hükûmetinin bir büyük hasenesidir ki, mübarek âlem-i İslâm’daki hareket-i İslâmiyye bu hükûmet-i demokrasiyi takdir ve tahsinle karşılıyor. Bütün Irak ahali-i Müslimesi ki, Arap, Türk, Kürd, İran bu İslâmî hizmeti ve kudsî mücahedeyi kemal-i ferah ile karşılıyorlar. Ve Türkiye’deki Türk kardeşlerimiz, garbın yanlış te’siratlarına karşı bunlarla mukavemet gösteriyorlar kanaatindedirler.

İsa Abdülkadir

(Tarihçe-i Hayat sh: 732)

 

 

BEDİÜZZAMAN’IN HARB İLE İLGİLİ İBRETLİ BİR BEYANI!

1934 yılında İtalya hükümetiyle vuku bulan siyasi krizde hatta harb etmek tehlikesinde dahi Bediüzzaman Hazretleri, o zamanın din düşmanı ve bir kısmı da münafık olan hükümet adamları zamanında, harice karşı hükümet lehinde bulunmuştur.

1934’ün başlarında bizim de içinde bulunduğumuz Balkan devletlerinin bir kısmıyla yapılan anlaşmaları İtalya kendi güvenliği açısından uygun bulmamıştı.

İtalya başbakanı Mart 1934’te yaptığı konuşmada; “İtalya’nın mukadderatının Akdeniz, Afrika ve Asya’da olduğunu” ileri sürmüş ve “birkaç saatlik deniz seyahati ve bundan daha kısa bir hava seferi İtalya’yı Afrika ve Asya’ya bağlamak için kâfidir” demişti. Akdenizde hakimiyet kurmak istiyordu.

Bunun sonucunda Habeşistan İtalya tarafından işgal edildi.

İtalya’da bazı gazeteler hâlâ, “Anadolu’nun İtalyan göçmenleri için en uygun yer olduğunu” yazmaya devam ediyorlardı.

Bütün bu olaylar Türkiyede gergin bir hava meydana getirmişti. Neredeyse savaş hazırlıkları yapılmaktaydı.

O sıralarda 1934’te hükümet tarafından sürgün olarak Isparta/Barla’da yaşamakta olan Bediüzzaman Hazretleri kendisine bu mevzu ile ilgili olarak sorulan suallere cevaben der ki:

İKİNCİ MERAKLI SUAL: Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimal ile ferah verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek bilakis beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar hayret içinde hayrette kaldılar.

Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi’ ve kısmen münafık baştaki insanların takib ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?” Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:

Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun.

Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır.

Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır; nifaka inkılab eder. Hem nur, hem topuz.. ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.

Amma maddî cihadın muktezası ise; o vazife şimdilik bizde değildir. Evet ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!..” (Lem’alar sh:105)

Bediüzzaman Hazretleri hükümete –hangi hükümet olursa olsun- dışarıdan yapılan baskılara karşı çıkmıştır. Sulh taraftarı olmuştur. Bizim içimizde olan menfiliklerin de kendimiz tarafından halledileceğini söylemiştir. Zaten bizde o zamanki hükümet de inkılâpları kolay ve daha rahat yapabilmek için İtalya’nın Türkiye’ye tehdidini büyüterek gündemde tutmaktaydı. Yani milli ve memleket çapında bir yurt sevgisi diğer din aleyhindeki icraatların üstünü örtmekte kullanılıyordu.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri böyle fırsatlardan istifade yolunu seçmemiştir.

ÜÇÜNCÜ MERAKLI SUAL: Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebilerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i maneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyic etmekle şeair-i İslâmiyenin bir derece ihyasına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harb aleyhinde çıktın ve bu mes’elenin asayişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedilerin hükûmetleri lehinde tarafdar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir?

Elcevab: Biz, ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz. Fakat kâfirlerin kılıncı ile değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen faide bize lâzım değil.

Zâten o mütemerrid ecnebilerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. Hem harb belası ise hizmet-i Kur’aniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymetdar kardeşlerimizin ekserisi kırkbeşten aşağı olduğundan, harb vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur’aniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-ü rızam ile, böyle kıymetdar kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, bedel-i nakdiye bin lira kadar da olsa, verirdim. Böyle yüzer kıymetdar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’aniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüzbin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu iki sene askerliği, belki bin lira kadar manevî faidesini kaybettirdi. Her ne ise…

Kadîr-i Küll-i Şey, bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek, semanın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.”

(Lem’alar sh: 105)

Bu günümüze bakıyoruz da şimdi binlerce güzel haller var. Baştakilerin akılları başında ve kalbleri imanlıdır. Dışa karşı menfi de olsa mevcut hükümete -bahsettiği şartlar mülahazasıyla- ilişmemiştir. Bu zamanımıza hatta gelecek zamanlarda dahi muhtemel vaziyetlere karşı takınılması gereken tavır Bediüzzaman Hazretlerinin takındığı tavırdır..

 

"ÖFKENİZDEN ÖLÜN!"

MÜSLÜMANLARIN BAŞARISINI HAZMEDEMEYENLERE KUR’AN DER Kİ:

هَاأَنتُمْ‭ ‬أُوْلاء‭ ‬تُحِبُّونَهُمْ‭ ‬وَلاَ‭ ‬يُحِبُّونَكُمْ “İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz, onlar ise sizi sevmezler.”

Ayet, Müslümanların onları sevmedeki hatasını beyan eder.

وَتُؤْمِنُونَ‭ ‬بِالْكِتَابِ‭ ‬كُلِّهِ “Ve siz kitabın hepsine inanırsınız.”

Yani, onlar, siz onların kitabına da inandığınız hâlde yine de sizi sevmezler.

Öyleyse, onlar sizin kitabınıza inanmadıkları hâlde ne diye onları seviyorsunuz?

Ayette “onlar kendi batıl yollarında, sizin hak yolda gösterdiğiniz salâbetten daha tavizsizdirler” şeklinde bir kınama vardır.

وَإِذَا‭ ‬لَقُوكُمْ‭ ‬قَالُواْ‭ ‬آمَنَّا “Onlar sizinle karşılaştıkları zaman ‘amenna’ derler.”

Onların ehl-i imana “amenna” yani “iman ettik” deyişleri münafıkâne ve aldatma gayesi iledir.

وَإِذَا‭ ‬خَلَوْاْ‭ ‬عَضُّواْ‭ ‬عَلَيْكُمُ‭ ‬الأَنَامِلَ‭ ‬مِنَ‭ ‬الْغَيْظِ “Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar.”

قُلْ‭ ‬مُوتُواْ‭ ‬بِغَيْظِكُمْ “De ki: Öfkenizden ölün!”

Bu ifade, onlara bir bedduadır.

İslâm’ın ve Müslümanların gücünün gittikçe artmasıyla kinlerinin de artıp, kederlerinden ölmelerini ifade eder.

إِنَّ‭ ‬اللهَ‭ ‬عَلِيمٌ‭ ‬بِذَاتِ‭ ‬الصُّدُورِ “Şüphesiz Allah, kalplerde olanı bilendir.”

Dolayısıyla onların içindeki buğzu ve kini de bilmektedir.

Bu ifade onlara söylenen sözün devamı olabilir. Yani, onlara de ki: “Şüphesiz Allah gizlemiş olduğunuz “öfkeden parmakları yemenizden” daha gizli şeyleri de bilir.”

Veya onlara söylenenden hariç de olabilir. Yani, “Bunu onlara söyle ve Seni onların sırlarına muttali kılmama şaşma. Çünkü ben, onların içlerinde sakladıkları en gizli şeyleri de bilirim.”

BEDİÜZZAMAN’IN MİLLETVEKİLLERİNE HİTABI !

Millet Meclisinde bir konuşma yapan ve istikbalde gelecek milletvekillerine de istikamet gösteren Bediüzzaman Hazretlerinin bu hitabı sadece 1923 deki millet vekillerine değil o tarihten kıyamete kadar seçilecek milletvekillerine de hitabdır, derstir, ikazdır, tavsiyedir. 1950 den sonra da demokrat manasındaki milletvekillerine de aynı mealde, manada ders ve ikazlarda bulunmuştur.

Zaten doksan senedir memleketin ana gündemi değişmemiştir. Her gelen hükümet de bu problemlerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Hatta bu problemler, darbe hükümetlerinin yaptığı anayasa ve kanun değişiklikleriyle daha da kuvvetlendirilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesini mütakip 61 Anayasası kemalizmi ve onun sebep olduğu sorunları devam ettirmiştir. Daha sonrası 12 Mart 1971 darbesi bu sorunların daha da devam ettiğini göstermiştir. Nihayet 12 Eylül 1980 darbesi ve 1982 anayasası ile detaylı olarak kemalist rejim güvence altına alınmıştır. Devlet madde madde kemalist devletin tekeline sokulmaya çalışılmıştır.

Müslüman milletin reyleriyle hükümet olanlar bu girdaptan kurtulmak için Bediüzzaman Hazretlerinin tavsiye ve ikazlarını nazara almak ve ciddi olarak tatbik etmek mecburiyetindedirler. Yoksa 1950 den bu güne kadar en az on defa hükümet olan sağcı, dindar demokrat hükümetler milletin bu ihtiyacını tehir ederlerse hem dünyada hem ahirette büyük mesuliyet altında kalacaklardır.

Bediüzzaman Hazretlerinin milletvekillerine hitaben verdiği ders şudur:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اِنَّ الصَّلَوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُوٴْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

Ey mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd! Bu fakirin bir mes’elede on sözünü, birkaç nasihatını dinlemenizi rica ediyorum.

Evvelâ: Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlahiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Mademki Kur’an’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur’anın en sarih ve en kat’î emri olan Salât gibi feraizi imtisal etmeniz lâzımdır. Tâ onun feyzi böyle hârika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.

Sâniyen: Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.

Sâlisen: Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’an’ın evamir-i kat’iyyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nuranî güruha refik olmağa çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeğe muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzât olsun.

Râbian: Bu millet-i İslâmın cemaatleri -çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa yine- başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum Kürdistan’da umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beyt-üş Şebab aşairinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebeb nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıya idiler.

Hâmisen: Enbiya’nın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garbda gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kalır…

Sâdisen: Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan firenkler dindeki lâkaydlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına, bu ihmali a’male tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihadcılar o kadar hârika azm ü sebat ve fedakârlıklarıyla, hattâ İslâm’ın şu intibahına da bir sebeb oldukları halde, bir derece dinde lâübalilik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.

Sâbian: Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, -âlem-i İslâma- dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübaliyane, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârane, sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılabvari bir iş görmek, İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp, sönmüş…

Sâminen: Za’f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmağa yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’anın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahribkârane iş ise, bu kadar rahnelere maruz kalan İslâm zâten muhtaç değildir.

Tâsian: Sizin bu “İstiklal Harbi”ndeki muzafferiyetinizi ve âlî hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki sağlam müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve, intibaha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur’aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu firenk mukallidleri, avam-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münafî olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecek…

Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa; hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksandokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki feraizin terkinde, doksandokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalalete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?

Bahusus bu güruh-u mücahidîn ve bu yüksek meclisin ef’ali taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delaili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakikî ve ciddî iş görülmez.

Şu inkılab-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlînin şahsiyet-i maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzât imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lafza verecek. O manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkıyla olmayan şböyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise, وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا âyetine zıddır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezaifi deruhde edebilir. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin, iyiliği de fenalığı da mahduddur. Cemaatin ise gayr-ı mahduddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeairini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise düşmanı tevkif etmez, teşci’ eder…

نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

Bediüzzaman, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark Darülfünununun te’sisi için uğraşmaktan kat’iyyen geri durmadı.

Bir gün meb’uslar heyetine der:

– Bütün hayatımda bu darülfünunu takib ediyorum. Sultan Reşad ve İttihadcılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz…

O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, “Bunu meb’uslar imza etmelidirler” der. Bazı meb’uslar diyorlar ki:

– Yalnız; sen, medrese usuliyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun; halbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.

Bediüzzaman:

– O Vilâyât-ı Şarkiye, Âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-u cedide yanında, ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü: Ekser enbiyanın Şarkta, ekser hükemanın Garbda gelmesi gösteriyor ki; Şarkın terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız da, Şarkta her halde; millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan müslümanlar, Türke hakikî kardeşliğini hissedemiyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde muhtacız. Hattâ bu hususta size bir hakikatlı misâl vereyim:

Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünun-u cedide okumuş. Sonra ben -dört sene sonra- esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:

– Ben şimdi, râfizî bir kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de:

Eyvah! dedim, ne kadar bozulmuşsun? Bir hafta çalıştım, onu kurtardım; eski hakikatlı hamiyete çevirdim.

İşte ey meb’uslar!… O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havâle ediyorum. Demek -farz-ı muhal olarak- siz başka yerde dünyayı dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her halde Şark vilâyetlerinde din tedrisatına azamî ehemmiyet vermeniz lâzım.” (Tarhçe-i Hayat sh: 144)

HAKİKİ MEŞVERETİN NASIL YAPILACAĞI VE MEŞVERET’İN SU’İ İSTİMAL EDİLMEMESİ

Meşveret ve şûrâ-i şer’î, dinin esasat ve müsellemat gibi kat’i ve sabit hükümlerinin hâricinde ve şer’î usûlüne göre yapılır.

Meşverette iyi niyet ve ihtisas şarttır. Yani meşverete katılanlar, istişarede ele alınacak meselenin isabetli olan cihetini ve tercihi gereken maslahat- ı umumiyesini keşfetmek niyet ve gayretine sahib olmalıdır.

Yoksa kendi maksadlarını veya bağlı olduğu şahsın veya cemaatin menfaatini tahakkuk ettirmek niyetini taşıyanlarla yapılacak meşveret hak ve maslahat-ı bulmaktan daha çok karışıklıklara ve inşikaklara sebeb olur.

Bu meşveret, meşveret-i şer’îye değildir ve ibadet mahiyetini taşımaz. Hakiki olmayan meşveretlerin bir fayda sağlamayacağını ve dini bir değer taşımayacağını Üstad Hazretleri şu ifadelerle belirtir. “Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.» (Hutbe-i Şamiye sh: 60)

Bu hakikattaki meşveretler yapılmazsa ihtilafların bitmeyeceği ve şahsi garazların devam edeceği aşikârdır. Demek ki şeri meşveret hakiki olmalıdır. Meşveret adı altında yapılan müessese toplantıları veya rakiplerini tasfiye etmek toplantılarına meşveret demek dini bir tabir olan meşveret manasına hakarettir.

Ümmetin itimad edeceği bir meşveretin meclis-i ilmiye olmasını lüzumlu gören Bediüzzaman Hazretleri şu ehemmiyetli hususları nazara verir:

«Müfessir-i azîm olan zamanın taht-ı riyasetinde, herbiri bir fende mütehassıs, muhakkikîn-i ulemadan müntehap bir meclis-i meb’usan-ı ilmiye teşkiliyle, meşveretle bir tefsiri telif etmekle sair tefasirdeki münkasım olan mehasin ve kemâlâtı mühezzebe ve müzehhebe olarak cem etmelidirler.

Evet, meşrutiyettir herşeyde meşveret hükümfermâdır. Efkâr-ı umumiye dahi didebandır. İcma-ı ümmetin hücciyeti buna hüccettir.» (Muhakemat sh: 22)

Bediüzzaman Hazretleri gelecekteki cemahir- i müttefika- i İslâmiyyenin siyaset ehline, şûrâ’nın ehemmiyet ve lüzûmunu beyan eden yazısının bir kısmında şu hususa dikkat çeker:

«Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi, onun fikrini tashih ve tâdil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevîdir ki, şûrâlar o ruhu temsil eder.» (Sünuhat Tuluat İşarat sh: 37)

Bediüzzaman Hazretleri şurâ’ya verdiği aynı ehemmiyeti, Risale-i Nur dairesindeki hizmet faaliyetinde de meşverete ihtiyaç duyduğunu söyler. Mesela der ki:

«Bu mektupta bir ince meseleyi meşveret suretiyle reyinizi almak için gönderdik. Münasib midir?» (Emirdağ Lahikası-ll sh: 104)

«Hâfız Ali’nin mektubunda, medrese-i Nuriyenin üstadı olan Hacı Hâfız ile gayet samimâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretleri bizleri çok mesrur eyledi.» (Kastamonu Lâhikası sh: 199)

«Risale-i Nur dairesindeki şakirdler, istişare suretinde, tab etmek gibi çok ehemmiyetli işleri görmeye başlamalarıdır.» (Kastamonu Lâhikası sh: 129)

HAS TALEBELERLE MEŞVERET ETMEK GEREKLİLİĞİ

Üstad Hazretleri Nur Talebelerinde istişare etmeyi “has şakirdler, haslar” gibi tabirlerle yapılmasını ifade eder.

«Asıl fikir sahibi, sizler ve Risale-i Nur’un has şakirdleri ve müdakkik nâşirleri, meşveretle, hususan Ispartadakilerle, maslahat ne ise yaparsınız.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 109)

«Bundan sonra her meselemizde emir, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini temsil eden has şakirdlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir reyim var.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 223)

«Medâr-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 234)

«Hizmet-i Kur’âniyeye kemal-i tesanüdle çalışmak lâzımdır.

Sakın! Dikkat ediniz, ihtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinizden ehl-i dalâlet istifade edip, birbirinizi tenkit ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer’iyeyle reylerinizi teşettütten muhafaza ediniz. İhlâs Risale-sinin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa, az bir ihtilâf bu vakitte Risale-i Nur’a büyük bir zarar verebilir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 236)

Dini hizmetler yapanlar arasında zaman zaman aykırı düşünceler olabilir. Bu durumda bu farklılıkları görüşerek birliği beraberliği korumak gerekmektedir.

Bir de onbeş günde okunması hususunda tavsiye/emir bulunan İhlas Risalesinin mana anlaşılsın anlaşılmasın vird gibi de olsa okunmasına dikkat gayret lazımdır.

«Şimdi namazda bir hâtıra kalbe geldi ki, kardeşlerin, ziyade hüsn-ü zanlarına binaen, senden maddî ve mânevî ders ve yardım ve himmet bekliyorlar. Sen nasıl dünya işlerinde hasları tevkil ettin, erkânların meşveretlerine bıraktın ve isabet ettin. Aynen öyle de, uhrevî ve Kur’ânî ve imanî ve ilmî işlerinde dahi Risale-i Nur’u ve şakirdlerinin şahs-ı mânevîlerini tevkil ile o hâlis, muhlis hasların şahs-ı mânevîleri senden çok mükemmel o vazifeni kendi vazifeleriyle beraber yaparlar.» (Şualar sh: 492)

«Şakirdlerin tensibiyle ve meşveretiyle intihap edilecek bir yeni kahraman bulununcaya kadar o vazifeleri taksimü’l-a’mâl suretinde herbir şakird bir vazifesini yapmaya başlasın.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 189)

Buraya kadar belirtilen kısımlar çerçevesinde meşveret hizmet ehlinin olmazsa olmaz özelliğidir. Fakat bu meşveretler, görüşerek ve müzakere ile hizmeti ifa ve icra etmenin mukaddemesi mânâsında olan meşveret, istişare ve şûrâ, mezkûr beyanat ve tavsiyelerin neticesi olarak bir esas olduğu zâhir oluyor.

SABAHADDİN BEYİN SU-İ TELAKKİ OLUNAN GÜZEL FİKRİNE CEVAP (*) (KÜRTLERE)

Hayat ittihaddadır. Benim gibi bir bedevînin fikri, fıtrat-ı asli­yeye daha yakın olduğu için muhakemesi de tabîî olduğundan, sun’îden daha mükemmel olacaktır. Şöyle ki:

Efrad mabeyninde muhabbet-i millî, zerrat mabeynindeki câzibe-i cüz’iyeleri gibi, bir muhassal teşkil ile, cihet-ül vahdetimiz olan usûl-ü merkeziyeyi intac edeceğinden ittihad ve muhabbet-i millî revabıtını tah­kîm eylemekle; zülâl-i medeniyet o mecarada seyelân ederek şu ana­sır-ı muhtelifeyi bir seviyeye getirdiğinden, âheng-i te­rakki hoş bir nağme ile ecnebîlerin sımah-ı hassasında tenînendaz edecektir.

Hem de her kavmin mâbihil-bekası olan âdât-ı milliye ve lîsan-ı kavmiyeye ve isti’dad-ı efkâra muvafık, hükumet teşebbüsata başla­malı…

Tâ ki makine-yi teraakkiyat-ı medeniyetin buharı hükmünde olan müsa­bakayı intac edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revabıt ve mecarayi fekk edecek adem-i merkeziyet fikri; veyahud onun ammızâdesi unsura mahsus siyasî kûlüpler –zaten merkezden nefret var– istibdad ciheti ile ve şiddet-i ihtilaf-ı unsur ve mezheb sebebiyle birden bire kuvve-i anilmerkeziyeye inkılab edece­ğinden, tevsî’-i mezuniyet ka­bına vahşetin galeyanıyla sığmayaca­ğından; Osmanlılık ve meşrutiyet per­desini birden feveran ile yırta­cak bir muhtariyete; Ve sonra istiklâliyete; ve sonra tavaif-i mülûk suretini giydiğinden hiss-i rekabet dâiyesiyle vahşetin ve adem-i mü­sâvâtın mahsulü olan fikr-i istilâ yardı­mıyla bir mücadele-i keşme­keş intac edeceğinden, öyle bir zenb-i azîm olur ki; hürriyetteki hasene-yi uzmaya menafi’-i umumî mizanıyla tar­tılsa muvazî, belki ağır gelecektir.

Seviye-i irfanı –bir mütemeddin devlet, Alman gibi libas-ı siya­seti– kâmet-i isti’dadımıza ya kısa veya uzun ola­caktır. Zîra seviye­miz bir de­ğildir. Tıbbın eski bir düsturudur ki; her illet, zıdd-ı tabia­tıyla tedavi olu­nur. Bi­naenaleyh, mizâc-ı ittihad-ı millete arız, semûm-u istibdad ile isti’dâd ve meyl-i iftirak marazı izale veya tev­kîf lâzım iken; adem-i merkeziyet fik­riyle veyahud onun kardeşi oğlu gayr-ı mahlût siyasî kulüp­ler sirayetine yardım ve önüne menfezler, kapılar aç­mak, muhalif-i kâide-i hikmet ve tıb olduğundan, bir dehâ-yı mücessemin ki; fatiha-yı za­feri istihsal, hasene-yi uzma-yı Hürri­yet ve ittihad-ı millî iken; böyle bir iftirakın zenb-i azîmiyle hâtime çekmek, onüç asır evvel ölmüş asabi­yet-i cahiliyeyi ihya ile fitneyi îkâz etmek; ve Asyânın mahall-i saaadetimiz olan sema-yı müstak­beldeki cinanı cehenneme döndürmek, hamiyet ve uluvv-u cenablarına yakıştıramıyorum. Onun te’vili güzel, fikren taakkul edebili­riz. Amma isti’dadımızla amelen tatbik edeme­yiz. Tatbikine çok za­man lâzım.

Biz ki, ekseriz, muvahhidiz. Tevhidle mü­kellef oldu­ğumuz gibi, ittihadı te’sis edecek muhabbet-i milliye ile de mu­vazzafız. Eğer unsur lâzım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir.

(*) Kütübhane-i İçtihad sahibi Ahmed Ramiz’in neşrettiği “Nutuk-1” isimli eserden alınan bu nutuk, elyazma ve Hazret-i Üstad’ın tashihinden geçmiş bir nüsha ile karşılaştırılmştır.

 -Naşir-

KÜRDLER NEYE MUHTAÇ ?

Bediüzzaman Hazretlerinin yüzyıl önce Kürt meselesi hakkında yazdığı çözüm yazılarını bera-yı malumat efkar-ı ammeye arz ediyoruz.

İttihad İlmi Araştırma Heyeti

 

KÜRDLER NEYE MUHTAÇ ?

On beş senedir ki düşündüğüm ihtiyacat arasında iki noktayı he­def-i maksad etmiştim. Bu ikiden maada Kürdistan’ın istikbalini te­min edecek vesaiti görmedim.

Birincisi: İttihad-ı milli.

İkincisi: Ulûm-u diniye ile beraber, fünun-u lazıme-i medeniyeyi ta­mim etmektir, ki, esası ve medresesi aşiret alaylarıdır. Bu sırra is­tinaden bilâperva diyorum:

Aşairde asker olmayanları da onlar gibi asakir-i milliye yapmalı; tâ ki şua-ı elektrikiye gibi olan askerlik, o aşair-i muhtelife-i mütecavire meyanında bir münasebet-i kimyeviye gibi peyda ederek imtizac-ı efkâr ve irsal ile onların cevherlerini ve kıymet-i hakikiyelerini izhar etsin. Ziya-i maarif ve Kürdlerin hararetli kuv­vetlerini tevlid edebilsin. Zira bedevilik, asabîlik, hükûmetsizlik, ne­tice-i zulm-ü hükûmet olan fakr u zaruret ilcaatıyla, ağraz tesadüm eder. Sada-yı mevt gibi daima merkeze şikâyetler aks-endaz oldu­ğundan, hükûmetin lutfuna bedel sillesine istih­kak ve rakiplerin de şematet li-a’dâ aks-i sadası gibi ehl-i hamiyetin ka­falarında nara vu­rarak kuvve-i maneviyelerini meyusiyet darbesiyle mağlub ve ehl-i basireti dağdar ediyor.

Hem de dört yüz bin (400.000) kahraman ve muharip bir kuvve-i cesimeye malik iken ihtilâf-ı dahiliden mahvolduğu gibi, ihtilâftan tevellüd eden şurişle merhamet-i pederaneye bedel buğz-u zalima­neyi davet ediyor. Hem de medeniyetin ruh-u hayatı olan fünun ve maarif-i cedidesinden Kürdler nefret etmişler.

1- Zahiren ecanibten geldiğinden,

2- Bazı mesail-i fenniye, bazı hikâyat-ı İslâmiye ve bazı teşebbühat ile –ki avam-ı nâs sathî olarak akide ve hakikat telâkki etmişlerdir– müsademat ve münakazatlarından,

3- Ve her kemalin madeni bildikleri medarisin usûlüne muhale­fetten,

4- Ve bazı ehl-i mektebe, İslâmiyeti yalnız zevahir ve taklidî ola­rak bir akide-i tıflâne ile fünunumuza kesbettiği meleke-i feylesofa-neye karşı muhakeme ve mukabele etmekle vadi-i evham ve şukûka düştüklerinden Kürdler maarif-i cedideden gayet ürküyorlar.

Bunun çare-i yegânesi, aşiret alaylılık ve askerlik bab-ı âlisi ile mekâtib ve maarifi içlerine idhal ve maden-i saadetleri olan medaris-i münderiseyi ihya ile ulûm-u diniye ile beraber fünun-u lazime-i medeniyeyi Kürd uleması tedris etmektir.

Hülâsatü’l-kelâm: Her milletin, lâsiyyema, Kürdlerin hablü’l-metini ve unsur-u hayatı olan ittihad, eğer bir kasır olsa, aşiret alayları ve her ünvana galebe çalan askerlik esaslı ve uzun bir temel ve muhkem bir ta­van olacaktır. Ve o kasr-ı ittihad ve ittifakı ziyalandıran veyahut o hayat-ı akvamın deveran-ı dem yerine geçen havagazı menbaı gibi olan maarife aşiret alayları gayet müşaşa bir medrese-i fünun ve cesim bir fabrika-i sanayi olacaktır. Üstad-ı hükûmet, alayların istidadına göre iyi bir ders-i intizam verse, feni’me’l-matlub, vesselâm.

Said-i Kürdî

Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi,29 Teşrinisâni 1324 / 12 Aralık 1908 Sayı: 2. Nüshası Sayfa 13

Mehdi Hadisesi ve İseviler Mektubu (Gayr-ı Münteşir)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Yine tekrar hem bayramınızı, hem Feyzi’lerin ve Nazif ve Halil İbrahim gibi etraftaki kardeşlerimin bayramlarını tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak Risale-i Nur’un tab’ ve intişarıyla bizlere manevî bir bayram daha ihsan eylesin, âmîn.
Saniyen: Meyve ve Hüccetullah-il Bâliga’nın tab’ına dair ne lâzım ise yaparsınız. Yanımdaki Meyve ile Hüccetullah-il Bâliga Risalesi’ni Aziz’e göndermek istiyorum. Fakat adresini bilmiyorum. Kardeşimiz Tahirî eğer buraya uğrasa münasibdir. Tâ ki yanımdaki nüshayı beraber alsın, fakat Meyve Risalesi’ni burada yazdırmışım, belki iyi okunmaz. Sizin yazılarınızdan birisi beraber gitsin münasib olur. Onuncu ve Onbirinci Hüccetleri ilâve ettim. Husrev’in mektubunda yalnız bir kaç kelimeyi çizdim.
Sâlisen: Hafız Ali’nin gitmesindeki acısını iki pehlivan Feyzi’lerin Risale-i Nur’un hizmetine girmeleri o acıyı izale ediyor. Ahmed Feyzi’nin Hafız Ali hakkındaki mersiyesi Hasan Feyzi’nin parlak mektubuna denk olarak ikisini birkaç ehemmiyetli parçalarla beraber bir cilt içinde dercetmişler.
Ahmed Feyzi ve Halil İbrahim’in mektublarını okudum. Bu iki metin ve kıymettar ve tam sâdık kardeşlerim mektublarında benim şahsıma ziyade ehemmiyet veriyorlar. Bu ehemmiyet, Risale-i Nur’un küllî kıymetine ve serbestiyetine belki ilişir ve o ehemmiyetli kardeşlerimin de benim âdi şahsiyetimi bazı hâdiselerle bilmekle ve verdikleri makama hiçbir cihetle lâyık olmadığımı anlamalarıyla inkisar-ı hayale uğramamak ve Risale-i Nur’daki iştiyaklarına fütur gelmemek için şahsıma ait olan fevkalâde hüsn-ü zanlarını Risale-i Nur’a çevirseler daha iyidir. Ben de Halil İbrahim’in parlak sadakatından tezahür eden mektubunu ta’dil edip bana karşı hitabını Risale-i Nur’a çevireceğim, sonra size gönderip Lâhika’ya yazılsın.
Ve çok dikkatli ve Risale-i Nur’un avukatı kardeşimiz Ahmed Feyzi‘nin Mehdi hâdisesini Risale-i Nur dairesi içinde çokça medar-ı bahsetmesi ehli dünyanın evhamını tahrike sebeb olabilir. Çünki Mehdi mânasında, bir siyaset dahi bulunuyor diye eskiden beri fikirlerde yerleşmiş. Risale-i Nur bu mes’eleyi halletmiştir.
Ahirzamandaki büyük Mehdi’den evvel çok mehdiler gelmiş geçmiş diye Risale-i Nur isbat etmiş. Rivayetlerin muhtelif olması bu noktadan ileri geliyor. Bu zaman şahıs zamanı olmadığından, o ehemmiyetli unvanlar şahıslara verilmez. Hem Risale-i Nur’a da siyaset mânası da taşıyan o unvanı vermemek münasibdir. Müceddidiyet kâfidir.
Gerçi hakikat noktasında ahirzamandaki gelecek büyük Mehdi siyaseti tam dindar İsevîlere bırakıp yalnız İslâmiyet hakikatlarını isbata, izhara, icraya çalışır. Ve bu nokta-i nazardan Risale-i Nur o zât-ı mübarekin veyahut onun cemaat-ı nuraniyesinin şahs-ı maneviyesinin çok vazifelerinden en ehemmiyetli vazifesi olan hakaik-ı imaniyenin isbat ve neşrini tam yapıyor.
Fakat bu evhamlı ve bahaneleri arayan ve herşeyi siyaset noktasında düşünen adamlara karşı bu Mehdi unvanını Risale-i Nur’a vermek, Risale-i Nur’un ihlâs sırrına ve dünyaya tenezzül etmemesine muvafık olmaz.
Evet Risale-i Nur’daki sırr-ı ihlâs, yüzde doksan ihtimaliyle de olsa o makama tâlib olmamaklığımı iktiza ediyor. Çünki küçük bir memuriyet veyahut zabit olmak gibi bir makamı düşünen, harekâtını o makama tevcih ediyor. Onu maksad yapıp ona çalışıyor, ihlâsını kaybeder. Uhrevî amellerini ona basamak yapsa, bütün bütün yanlış olur.
İşte böyle kudsî ve parlak bir makamı ve memuriyeti dünyada dahi kendine düşünmek ve gaye-i hayal yapmak, bütün harekâtını hattâ uhrevî amellerini o makama yakıştırmak suretini verdiğinden hakikati ihlâsı bozar.
Eğer öyle bir makam verilse de ihsan-ı İlâhî olur. İnsanın kesb ve ameli ona vesile olamaz ve ekseriyetle bilinmez. Bilinmese daha iyidir.
Ve bilhassa efkâr-ı âmmede siyasetçilik ve hâkimiyet mânası bu Mehdi unvanında bulunduğu ve geçmiş bazı mehdi-misal halifeler o gibi hâdiselerin bir mâsadakı ve medarı olmuşlar.
Elbette bu zamanda siyasete her şeyi feda eden insanlar nazarına karşı Risale-i Nur mesleğindeki ihlâs, böyle şeyleri aramaz. Yalnız bu kadar var ki: Şakirdleri tam itimad ve kat’î yakînlerini takviye için harikulade bir surette hem
Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini, hem bazı şakirdlerini, hattâ tercümanını pek büyük makamlarda bulunduklarını itikad edebilirler.
Çünki eskiden beri üstadlarına karşı ziyade hüsnü zan kabul edilmiş, hattâ
Kur’andan ve hadisten sonra en mühim hüccet-i imaniye, Risale-i Nur’dur diyebilirler.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua, dualarını rica ediyoruz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz Said Nursî
(Elyazma Emirdağ Lahikası)

Bu Vatan için en büyük tehlikelerden biri… HALK PARTİSİ İKTİDARI

Bu vatan için en büyük tehlikenin birincisi;

HALK PARTİSİNİN İKTİDARA GELMESİDİR

1927 yılında toplanan Türk Ocakları Kurultayında, Türk Ocağı Yasası’nda değişiklik yapılarak Ocak, Cumhuriyet Halk Partisinin emrine girmişti. Ocak “Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini takip eden Türk Ocağı, mefkureleri tahakkuk ettirmekte olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraber” olacaktı.

Halbuki 1912 deki kuruluş gayesinde var olan “asla siyasetle uğraşmama” prensibi rafa kaldırılmıştı. Yöneticiler bundan memnun olmaz. Ocak daha sonra 1932 yılında Halkevlerine dönüştürülür.

Halk Partisi her yerde açtırdığı Ocakların (Halkevleri) bir şubesini de Ispartanın Barla Nahiyesinde açar. O sıralar orada sürgün olarak bulunan Bediüzzaman Hazretlerinin bu ocakların mahiyetiyle alâkalı bir tesbiti şöyledir:

“Zehire tiryak namı vermekle, tiryak olmadığı gibi; zındıka hissiyatını veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir heyetin vaziyetine, ne nam verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hattâ Mübarekler Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin o mana değişmez.

Başka yerlerde, Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüd Mahfeli gibi isim ve ünvanlarla bulunan heyetler, başka şekillerde zararsız bir surette bulunabilirler. Fakat bu köyde madem sekiz senedir ki, sırf esasat-ı imaniye, usûl-ü hakaik-i diniye ile meşgulüz. Elbette bu köyde bize karşı muannidane bir heyetin takib edeceği esas, imansızlığa ve usûl-ü diniyeye muhalif, hattâ zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin netice öyle çıkar. Çünki bu havalide umumca tebeyyün etmiş ki, siyaset cereyanlarıyla alâkadar değilim, belki yalnız hakaik-i diniye ile meşgulüz.

Şimdi burada birisi bize muhalif hareket etse, hükûmet hesabına olamaz; çünki mesleğimiz siyasî değil. Hem yeni bid’alar hesabına da olamaz, çünki hakikî meşgalemiz, esasat-ı imaniye ve Kur’aniyedir….

Öyle ise, sekiz sene bu cereyan-ı imanî merkezi olan bu köyde, bize karşı muhalefetkârane ve mütecavizane vaziyet alan, ne nam verilirse verilsin, muhalefeti zındıka hesabına ve imansızlık namına kaydedilecek.» (Barla Lahikası sh: 197)

Yine aynı yıllarda yazılan bir mektubda da imanın rükünlerinin inkârının resmiyet yoluyla hedef alındığı bildirilir:

“Onuncu Söz, Kur’an’ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle, haşr-i cismanîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla, hârika bir şu’le-i i’caz-ı Kur’anîyi gösterdiği gibi; daha müteaddid emareler ile, manevî i’caz-ı Kur’an hesabına fevkalâde bir mahiyeti bulunduğunu icmalen hissetmiştik.” (Barla Lahikası sh: 313)

Bediüzzaman Hazretleri İbrahim Suresi 3. ayetin “münasebat-ı maneviye ve muvafakat-ı mefhumiye cihetinde” tefsirini cümle cümle izah eder ve bu güruha “acib bir taife-i dâlle” der.

Şöyle ki:

“Birinci cümlesiyle der ki: َالَّذِينَ يَسْتَحِبّوُنَ اْلحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَةِ

“O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın (imanları beraber olduğu halde) ve bir kısım ehl-i ilmin (âhireti tam bildikleri halde) onlara iltihak delaletiyle, bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı, dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler.”

Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünki hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalalet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.

Ve ikinci cümlesi olan وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّهِ ile der ki:

“O bedbahtların dalaleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neş’et ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadları bağlı olan dine adavetkârane, menbalarını kurutmak ve esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”

Ve üçüncü cümlesi olan وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا ile der ki:

“Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare eden İlahî kanunların şualarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsaid görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.” İşte bu âyet, üç cümlesiyle manen bu asırda acib bir taife-i dâlleye tam bir tevafuk-u manevî ile mana-yı işarîsiyle çok efradı içinde hususî baktığı gibi, tevafuk-u cifrîsiyle dahi başlarına parmak basıyor.” (Ş:725)

O günlerde başlayan ve halen devam eden, tarihte emsali görülmemiş gizli dinsiz ve mason komitelerinin hakimiyetinde, ahirzamanın bu acib insanların dinî durumları Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine sorulmuş ve bu gelen cevap verilmiştir:

«27 Haziran 1934 Çarşamba

Aziz, sıddık ve ziyade müteharri ve müstefsir kardeşim Re’fet Bey!

Senin faik zekân ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevab verebildiği için, muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum, fakat vaktim müsaadesizdir.

“Müslim-i gayr-ı mü’min” ve “mü’min-i gayr-ı müslim”in manası şudur ki:

Bidayet-i Hürriyette İttihadçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve şeriat-ı Ahmediye, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset-i Osmaniye için, gayet nâfi’ ve kıymetdar desatir-i âliyeyi câmi’ olduğunu kabul edip, bütün kuvvetleriyle şeriat-ı Ahmediyeye tarafdar idiler. O noktada müslüman, yani iltizam-ı hak ve hak tarafdarı oldukları halde mü’min değildiler; demek müslim-i gayr-ı mü’min ıtlakına istihkak kesbediyordular.

Şimdi ise firenk usûlünün ve medeniyet namı altında bid’atkârane ve şeriatşikenane cereyanlara tarafdar olduğu halde; Allah’a, âhirete, Peygamber’e imanı da taşıyor ve kendini de mü’min biliyor. Madem hak ve hakikat olan şeriat-ı Ahmediyenin kavaninini iltizam etmiyor ve hakikî tarafgirlik etmiyor, gayr-ı müslim bir mü’min oluyor. İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz iman dahi dayanamıyor, belki necat veremiyor, denilebilir.» (Barla Lahikası sh: 349)

HALK PARTİSİ İÇİN KURTULUŞ ÇARESİ

İkinci Dünya Harbinden sonraki müteselsil gelişmeler ve neticelerini gören Bediüzzaman Hazretleri 1946 yılında yazdığı bir mektupta iktidarı elinde tutan Halk Partisi idarecilerini ikaz eder ve der ki:
«Sen kâtib-i umumî olduğun Halk Fırkası’nın, millet karşısında gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:
Bin seneden beri âlem-i İslâmiyeti kahramanlığı ile memnun eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mutlaktan ve dalaletten şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri!
Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur’an’a ve hakaik-i imana sahib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet, eskide yanlış bir surette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakaik-i Kur’aniye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat’iyyen haber veriyorum ve kat’î hüccetlerle isbat ederim ki;
âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet ve şimdi âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlub olup, âlem-i İslâmın kal’ası ve şanlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimalîden çıkan dehşetli ejderhanın istila etmesine sebebiyet verecek.
Evet hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur’an kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak; ancak İslâmiyet hakikatıyla mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mazideki şerefini İslâmiyette bulmuş bu millet dayanabilir.

Bu milletin hamiyetperverleri ve milliyetperverleri, herşeyden evvel bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-i Kur’aniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve düstur-u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşâallah.» (Emirdağ Lahikası-1: 218)

Mektubun devamında çıkış yolunu da gösterir:

«Sâlisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dâhilî ve haricî muarızlar var. Ben dünya ve siyasetin haline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat beni bu senede çok sıkıştırdıkları için mecburiyetle sebebine baktım ki, size karşı bir muarız çıkmış.

Eğer o muarız mükemmel bir reis bulup hakaik-i imaniye namına çıksa idi, birden sizi mağlub ederdi.

Çünki bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an’ane-i İslâmiye ile, ruh ve kalb ile bağlanmış. Zahiren muhalif-i fıtratındaki emre, itaat cihetiyle serfüru’ etse de kalben bağlanmaz.

Hem bir müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıd altında kalamaz; istibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatın çok hüccetleri, çok misalleri var. Kısa kesip sizin zekâvetinize havale ediyorum.

Bu asrın Kur’ana şiddet-i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir.

Siz, şimdiye kadar gelen inkılab kusurlarını üç-dört adamlara verip şimdiye kadar umumî harb ve sair inkılabların icbarıyla yapılan tahribatları -hususan an’ane-i diniye hakkında- tamire çalışsanız, hem size istikbalde çok büyük bir şeref ve âhirette büyük kusuratlarınıza keffaret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaatli hizmet ederek milliyetperver, hamiyetperver namına müstehak olursunuz.» (Emirdağ Lahikası-1: 219)

Bediüzzaman Hazretlerinin ikazlarına kulağını tıkayan Halk Partisi 1950 seçimlerinde şiddetli bir tokat yediği halde yine ders almamış ve şer cereyanının dinsizliğine alet olmaya devam etmiştir. 27 Mayıs ihtilalini netice veren herkesin bildiği tarzını sürdürmüştür.
Bediüzzaman Hazretleri bir derece ehven olan demokratların din adına, Kur’an adına korunmasını istemiştir. Demokratları da kendi devirlerinde Halk Partisinin memurları tarafından din aleyhinde icraat yapan, Halkçıların fitnelerine karşı ikaz etmiştir. Demokratlar devrinde bir risaleyi halkçılar hesabına yasaklamaya çalışan halkçı memurlar için der ki:

«Sâniyen: Bu mes’elenin gayet sinsi ve gayet gizli hakikatı şudur: Üstadımız manen ve maddeten Demokrat Parti’ye yardım için talebelerini hafifçe teşvik etmişti. Bunu Halk Partisi’nin muannid müstebidleri anladıkları için, manasız bahane ile habbeyi kubbe yaparak bu muameleyi yaptılar. Yoksa her tarafta bu kitablar posta ile alınıp veriliyor ve buraya da İstanbul’dan, başka yerlerden geliyor ve ilişilmiyordu. Bu vaziyet çok dessasane ve ümid edilmeyen bir plândır.
Sâlisen: Zülfikar’daki mevzuubahis iki âyetin tefsirinden bin misli bir muhalefetle halen matbuatta eski hükûmete hücumlar yapılıyor ki, şimdi o âyetlerin tefsiri zerre mikdar bir suç olamıyor. Bundan da anlaşılıyor ki, bu muameleler Halk Partisi hesabına yapılmakta devam edilen keyfî işlerdir. Ve Halk Partililerin “Saltanat Demokratlarda ise, hüküm ve icraat ve iktidar bizdedir” diye olan iddia ve vehimlerinin bir nümunesidir.” (Emirdağ Lahikası-ll sh: 22)

Said Nursi Hazretleri memleketimizdeki ana siyasi tercihleri tahlil ettiği bir mektubunda Halk Partisi ile ilgili olan kısımda der ki:

«Kalbe ihtar edilen içtimaî hayatımıza ait bir hakikat.Bu vatanda şimdilik dört parti var. Biri Halk Partisi, biri Demokrat, biri Millet, diğeri İttihad-ı İslâm’dır.…..
Halk Partisi ise: Hakikaten acib ve zevkli bir rüşvet-i umumîyi kanunlar perdesinde bazı memurlara verdikleri için, yirmisekiz senelik bütün cinayatıyla başkaların cinayatı ve İttihadcıların ve mason kısmının seyyiatları da o partiye yükletildiği halde, Demokratlara bir cihette galib hükmündedirler. Çünki ubudiyetin noksaniyetiyle enaniyet kuvvet bulur, nemrudçuluklar çoğalır.

Bu benlik zamanında, memuriyet hakikatta bir hizmetkârlık olduğu halde; bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrudçuluk ile nefse gayet zevkli bir hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için, bütün o acib cinayetlerle ve kendinden olmayan ceridelerin neşriyatıyla beraber bana yapılan muamelelerinden hissettim ki bir cihette manen Demokratlara galib geliyorlar. Halbuki İslâmiyet’in bir kanun-u esasîsi olan hadîs-i şerifte سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ (*) yani: Memuriyet, emirlik ise reislik değil; millete bir hizmetkârlıktır. Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyet’in bu kanun-u esasîsine dayanabilir. Çünki kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur. Said Nursî” (Emirdağ Lahikası-ll sh: 162)
(*) “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463
«Sayın Adnan Menderes!
Otuz beş seneden beri siyaseti terk eden Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri, şimdi Kur’an ve İslâmiyet ve vatan hesabına bütün kuvvetiyle ve talebeleriyle, dersleriyle Demokrat Parti’nin iktidarda kalmasını muhafazaya çalıştığına, biz Demokrat Parti mensubları ve Nur Talebeleri kat’î kanaatimiz gelmiştir.

Üstadımızdan, ne için Demokrat Parti’yi muhafazaya çalıştığını sorduk, cevaben:

Cevaben “Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Halbuki, Halk Partisi, İttihadçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem cumhuriyetin birinci reisinin Sevr Muahedesiyle ve çok siyasî desiselerin icbarıyla, onbeş senede yaptığı icraatının kısm-ı a’zamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat’iyyen iktidara getirmeyecek.

Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Halbuki bir Müslüman kat’iyyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebilerle mukayese edilemez. İşte bunun için hayat-ı içtimaiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur’an ve vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum” dedi.» (Emirdağ Lahikası-ll sh: 206)

Netice: Fikir ve vicdan hürriyetleri ve ibadet hürriyetinin aleyhine dehşetli hücum ve baskıların olduğu böyle bir zamanda, hakikî hürriyetperver, milliyetperver dindar, demokrat devlet ve siyaset adamlarının birbirleriyle tam bir ittifak ve ittihad halinde ortak hareket etmeleri ve halkçı-ırkçı-mason ve dinsiz komite ve siyasetçilerin hazırladığı baskı ve zulüm sistemini değiştirip Hakikî Hürriyet Rejimine kapıyı açmaları üzerlerine farz ve vacibtir.